*Ancak birbirimizden nefret etmeye yetecek kadar dindarız, birbirimizi sevmeye yetecek kadar değil. 

Jonathan Swift 

Dini ihtiyaç kılan üç başat neden sayılabilir: 

Birincisi; bilimin en azından henüz ulaşamadığı alanlara, dini terminoloji içinden konuşacaksak "gayb"a, yani "bilinemeyen"e ilişkin bir açıklama sunmasıdır. İkincisi, insanın ölüm başta olmak üzere güçsüz ve çaresiz hallerinde tolere edici bir işlevi vardır. Üçüncüsü, bir topluluk olarak var olabilmenin gerektirdiği ortak davranış kuralları ve ortak değerler alanında düzenleyici bir role sahiptir. 

"Doğal-Sosyal Din" 

Ama bunlar içinde hiç kuşku yok ki; en önemli neden, ölüm korkusu ve sonsuz yaşam arzusudur.Tüm bu nedenlerin hepsi belirli bir insanlık durumunu gösterir ama hiçbiri kendi başlarına bir sınıfsallık içermezler. 

İşte bu nedenle biz buna "doğal-sosyal din" adını veriyoruz. 

"Din" diyebilir miyiz? 

Bugünkü bilgilerimiz bize insanlığın yaşam serüveninde toplayıcılık ve avcılık dönemlerinde sırasıyla animizm ve totemizm denilen bir ortak topluluk "bilinci"nin var olduğunu gösteriyor. Kimi araştırmacılara göre; dünyayı ve varoluşun her düzeyini belirleyen "dışsal  metafizik yaratıcı" fikri bulunmadığı için, animizmi ve totemizmi "din" olarak tanımlamak yanlıştır. 

Elbette insanlığın o günkü gelişme ve soyutlama düzeyi bugünkü anlamda sistematik bir din tasavvuru açısından yetersizdi. Ama dini ihtiyaç haline getiren nedenlerle animizmi ve totemizmi koşullayan etmenler aynıydı. Bu toplumlarda büyü, totem törenleri ve cenaze törenleri temelde bugünkü din ile aynı ihtiyacı karşılıyordu. 

Bu nedenle ve bu kayıtlarla, Animizmi ve Totemizmi birer "doğal/sosyal din" örnekleri olarak kabul edebiliriz. 

Geçiş Dönemi ve Şamanizm… 

Sonra Şamanizm. Şamanizm ülkemizde genellikle yanlış bilindiği gibi salt eski Türklere ait bir inanış değildir. Farklı kıta ve coğrafyaları da kapsayan tarihinin belirli aşamasına ait ortak bir düşünüş/inanış biçimidir. Denk düştüğü aşama toplumsal eşitsizliklerin boy vermeye başladığı ama aynı zamanda eşitlikçi uygulama ve fikirlerin de yaşamını sürdürdüğü  "geçiş" evresidir. 

"Egemen siyasal din"e… 

Ardından  "Tanrı Kral" dönemi gelir. Artık tarıma geçilmiş, toplumun ihtiyacından fazlası üretilmeye başlanmış, eşitsizlikler derinleşmiş hem ticaret hem savaşlar küçük toplulukların tasfiyesine yol açmış, daha büyük ve daha merkezi toplulukların oluşmasına neden olmuştur. Bu gelişmeye paralel olarak küçük ve yerel Tanrılar önce büyük ve merkezi Tanrı’nın emrine girmiş, süreç içinde de yok olmuşlardır. Bu dönemde soyut/metafizik bir yaratıcı inanışı da gelişmiştir. Ama o soyut Tanrı kendini Kral’da somutlaştırmaktadır da… Kral, gökyüzündeki Tanrı’nın yeryüzündeki yansımasıdır. 

Bu gelişmeler aynı zamanda dinin içerikçe değişimi demektir… Doğal toplumsal din, insanın ölüm ve doğal olaylar karşısındaki çaresizliklerini tolere eder, topluluk olarak yaşamanın gerektirdiği ortak normları sağlarken, "yeni din" bunlarla birlikte ama bunlardan önce, toplumsal/siyasal eşitsizlik, baskı ve ayrımcılık karşısındaki çaresizlik ve acıyı normalleştirmeye hizmet eder. İşte biz bu yeni dine "egemen siyasal din" diyoruz. 

Bu din bu dünyada halka yönetici ve zenginlere itaati emrettiği gibi, öte dünya yaşamı açısından da "hayırsever zengin" ve "Tanrı Kral"a göre yoksul halkı -ve kadınları- çok daha dezavantajlı görmekteydi. Zavallı yoksulların ve kadınların cennete gidebilmesi için yalnızca Tanrı için çalışmaları yetersizdi ayrıca ve daha önemlisi bu dünyadaki zengin ve erkek efendileri için de çokça itaat edip, çokça çalışmaları gerekmekteydi. 

Tek Tanrılı Dinler ve "Ezilenlerin Siyasal Dini" 

Tek tanrılı dinler de çıkışları itibariyle "siyasal din" niteliği taşırlar. Ama "egemenlerin siyasal dini"ne karşı "ezilenlerin siyasal dini" olarak… 

Hristiyanlık açıkça ezenlere ve zenginlere meydan okudu. Zenginliğin temelde haksızlık üzerine oturduğu gerekçesiyle zenginlere cennet kapısını kural olarak kapadı. Kralın Tanrı’nın temsilcisi olduğu görüşünü reddederek gökteki Tanrı ile yeryüzündeki kralı birbirinden ayırdı. Ne var ki eşitliğin ve adaletin yeryüzünde de hakim kılınması konusunda net olamadı. Bu dünya için "acı" ve "çile"yi kaçınılmaz, hatta olumlu buldu. 

Cennet vaadi ile yetinmeyerek adil ve eşitlikçi bir yeryüzü çağrısı yapması, Allah ile kul arasında aracılık üstlenen din ya da siyaset adamları sınıfını kabul etmemesi, itaat konusunda tek yükümlülüğün Allah’a karşı olduğunu vurgulaması vb. ile İslam bir ileri adım daha attı. İslam’da Hz.Muhammed’de dahil peygamberlerin konumu bile büyük ölçüde sıradanlaştırıldı. Zenginlik ve iktidar sahiplerinin Allah karşısındaki konumu tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi, İslam’da da ikincilleştirildi. 

Ez cümle tek tanrılı dinler "ezilenlerin ezenler karşısındaki sesi" oldu ve din halklaştı. 

Karşı devrimci restorasyon… 

Ünlü Müslüman düşünce insanı Ali Şeriati, "Din’e Karşı Din" isimli kitabında ontolojik olarak değil ama tarihsel ve siyasal açıdan Marks’ın "Din halkın afyonudur" değerlendirmesini haklı bulur. 

Şeriati’ye göre; ezilenlerin ve mağdurların sesi, adalet ve eşitliğin çağrısı olan İslamiyet, doğuşundan bir müddet sonra ezenlerce teslim alınmış ve ezenlere biatı, haksızlığa boyun eğmeyi telkin eden bir afyonlama aracına dönüştürülmüştür. 

Günümüze ulaşan da Allah’ın Muhammed Peygamber aracılığıyla gönderdiği İslam değil, Ebu Cehil anlayışının ele geçirdiği bu din anlayışıdır.Ezilenlerin siyasal dininin Türkiye’deki az sayıdaki temsilcilerinden olan İhsan Eliaçık, geçtiğimiz günlerde bu yaklaşımı şu çarpıcı tespitle tekrar etmiştir: "Allah’ın dini Kerbela’da son bulmuştur." 

Hristiyanlıkta benzer bir akıbete uğramış yoksulların, kadınların, tüm ezilenlerin bir çığlığı olan Hristiyanlık, büyük imparatorlukların elinde M.S.4. yüzyılda  özellikle de Papa X.Leo döneminde,"ezilenlerin eşitlikçi siyasal dini" olmaktan çıkarılıp "egemenlerin siyasal dini" haline getirilmiştir. Aziz Ambrose, Aziz Gregory, Aziz Chrosostom’da simgelenen "yoksul İsa"nın "eşitlikçi Hıristiyanlığı" paranın ve iktidarın gücüye baş aşağı çevrilerek tasfiye edilmiştir. 

Olivier Roy ve "Siyasal İslam"… 

Dünyanın önde gelen İran ve Ortadoğu uzmanlarından kabul edilen Fransız düşünce insanı Olivier Roy "Siyasal İslam’ın İflası" isimli bir kitap yayınladı. Dünyada ve ülkemizde çok okunan bu kitap, Roy’un "Küreselleşen İslam" ve "Afganistan’da Direniş ve İslam" kitaplarıyla birlikte pek çok aydın ve siyasetçi için önemli bir esin ve referans kaynağı oldu. 

Roy; siyasal İslam’ı, devleti din kurallarıyla yönetmek (İslamcılık) ve geçmiş şanlı çağı (asr-ı saadeti) referans alarak tüm toplumu İslamileştirmek (fundementalizm) ekseninde tanımlıyordu. Yaşanan deneyimler üzerinden de ayrıntılı bir analizle, siyasal İslam’ın "ütopya"sının çağın gereklerine boyun eğmek ve iflas etmek zorunda kaldığını gösteriyordu. 

Roy’un analizi dört temel alanda sorunluydu: Bir, olayı salt İslam’a has bir soruna indirgediği gibi oryantalist" çağrışımlar veriyordu. İki, siyasal din/islam başlığı altında farklı siyasal din anlayışları arasındaki farkı silikleştiriyor ve tümünü aynılaştırıyordu. Üç, siyasal İslam’ın çağın gerçekleri karşısında diz çökmek zorunda olduğu tespiti, siyasal dinin yaratacağı tahribatları önemsizleştirmek riskini taşıyordu. Ve dört, bir eşitsizlik sistemi olan kapitalizmdeki din/devlet/siyaset ilişkisini sorunsallaştırmıyor ve üstü kapalı biçimde idealleştiriliyordu. 

Sonuç olarak… 

Oysa toplumsal sınıfsal eşitsizlikler üzerinde yükselen iktidar yapıları var olduğu müddetçe tüm din anlayışları kaçınılmaz biçimde "siyasal din" olarak varlığını sürdürecektir.Bu rejimler açık bir diktatörlüğe evrildikçe ya da toplumsal eşitsizlik derinleştikçe daha belirgin ve despot biçimde, bu rejimler daha demokratik ve eşitlikçi iseler daha silik ve ılımlı biçimde… Ama kaçınılmaz biçimde "siyasal din" olarak… 

"Devletin dinlere kör olması ve her inanışa eşit din ve vicdan özgürlüğü tesis edilmesi" anlamına gelen laiklik, tüm kapitalist dünyada zaman içinde ciddi deformasyonlara uğramıştır. Kapitalist devletler; ılımlılaştırılmış ve sisteme entegre hale getirilmiş Ortodoks, Katolik, Protestan, Sünni, Şii vb. bir siyasal dini/mezhebi öne çıkararak siyaseten araçsallaştırma yoluna gitmişlerdir. 

Egemen ve entegre siyasal dinin dışında kalan siyasal din anlayışlarının da kendi içinde  daha eşitlikçi ve özgürlükçü örnekleri olduğu gibi daha gerici ve bağnaz biçimleri vardır. Ve elbette bunlar aynı sepete konulamazlar. 

Laikliği dinsel/siyasal restorasyona tabi tutmuş olan kapitalist devletler ayrıca Müslüman Kardeşler, El Kaide, IŞİD gibi "gerici ve bağnaz siyasal dini" kendileri açısından kullanışlı bularak sıklıkla desteklemişlerdir,desteklemektedirler… 

Ama Latin Amerika’daki Kurtuluş Teolojisi örneğinde olduğu gibi, "ezilenlerin eşitlikçi-özgürlükçü siyasal dini"ni temsil edenlere de şiddetle  karşı duruş göstermişlerdir ve göstermektedirler. 

Dolayısıyla "siyasal din" toplumsal/siyasal eşitsizlik üzerine bina edilen tüm sistemlere olduğu gibi kapitalizme de "içkin"dir ve sürekli olarak yeniden üretilmektedir 

Öyle görünüyor ki; ancak eşitlikçi ve özgürlükçü bir sol, eşit ve adil bir toplum kurduğu ölçüde gerçek bir laikliğe ulaşılabilir. 

Ve ancak bu koşul sağlandığında yani eksiksiz bir laiklik tesis edildiğinde dinler de Ebu Cehil, Muaviye ve Yezid’lerin çağdaş temsilcilerinin mevcut siyasal tahakkümünden ve Tanrısı Mammon olan bir din olmaktan kurtarılabilir, ontolojik ve teolojik açıdan özgürleşebilir.