HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile “Adalet Yürüyüşü’nden Adalet Kurultayı’na: Türkiye’nin adalet arayışı” dosyası kapsamında Türkiye’nin adalet arayışını ve HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbeti’ni konuştuk.

Önder, Türkiye’de yaşam kalitesi, güvence ve güven kavramlarının açıkça ortadan kalktığını, barış için, refah için ve toplumsal psikolojinin normalleşebilmesi için adalete ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Adalet Yürüyüşü’nün, bir partinin genel başkanının eylemi olmaktan ziyade toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir mesele hâline geldiğini ifade eden Önder, Adalet Yürüyüşü’nün sokağa çıkmanın, sokakta olmanın önemini gösterdiğini söylüyor.

-Adalet Yürüyüşünün Türkiye’deki “hak, hukuk ve adalet” mücadelesine katkı sunduğunu düşünüyor musunuz? Yürüyüş hakkındaki genel değerlendirmeleriniz nelerdir?

Adalet Yürüyüşü’nü Türkiye’nin mevcut hâl ve gidişatına ilişkin daha önce yaşananlardan bağımsız bir tepki olmaktan ziyade, Türkiye’deki demokrasiyi koruma adına atılmış bir seri adımdan biri olarak görmeyi yeğliyorum. Bu şekilde baktığımda, Adalet Yürüyüşü, aralarında Gezi’den vaktiyle bölgede büyük ses getirmiş sivil itaatsizlik eylemlerine, kentsel dönüşüm protestolarından açlık grevine girerek hakkını arayan KHK mağdurlarına, zeytinliklerini ve ormanları korumak için hayatında ilk kez devletle karşı karşıya gelenlere Türkiye’de ses çıkarma cesaretine sahip olanların birlikte yaptığı eylemler serisinin bir parçası.

Bana kalırsa tam da bu nedenle Adalet Yürüyüşü, bir partinin genel başkanının eylemi olmaktan ziyade toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir mesele hâline geldi. Bugüne dek parlamentoda aslında birçok kez muhalefetle iktidar partileri karşı karşıya geldi ve muhalefet olarak aktivist bir tavır sergiledik. Ama sokağa inmek, sokakta olmak ne kadar büyük fark yaratıyor Adalet Yürüyüşü tüm paydaşlarına gösterdi.

-HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbeti ile amaçlanan nedir? HDP’nin bundan sonraki stratejisi hangi doğrultuda olacak?

Öncelikle, bu eylem daha önceden planlanmıştı; Adalet Yürüyüşü ile çakışmaması için ertelendi. Şu bir gerçek ki Vicdan ve Adalet Nöbeti, temel olarak hem sokağı hem medyayı mevcut durumun normalleşmemesi için sürekli tetikte tutma gibi bir işleve sahip. HDP’nin en önemi hedefi yaşadığımız durumun olağanüstü olduğunu insanlara unutturmama, toplumdaki adaletsizlik ve vicdansızlıkla ezilen kitlelerin durumunu normalleştirmeme amaçlı bir eylem planı geliştirmektir. Strateji de toplumun geniş kesimlerinin talep ve arzularını ortaklaştıracak, sözü söyleyeni sözün önüne geçirmeyecek eylemler geliştirmektir. Vicdan ve Adalet Nöbeti HDP’nin dediğinizde örneğin aslında biraz amacımızdan uzaklaştırıyorsunuz bizi. Evet, orada onca bariyerin arasında o nöbeti biz tutuyoruz; ancak mühim olan neyin nöbetinin tutulduğu. Adaletsizliğin kol gezdiği, vicdanın mumla arandığı yerde nöbetçiye değil, nöbete dikkat etmek lazım. Toplumu yalnızca toplumun kendisi motive edebiliyor; biz yalnızca tıpkı Adalet Yürüyüşü’nde olduğu üzere bir kıvılcım yakıp siyasetin meşru alanını insanlara açabiliyoruz. Türkiye’de meclisin en azından böyle bir işlevi olabilmeli bu denli işlevsizleştirildiği bir dönemde. Stratejimiz sözün ortaklaştırılmasına katkıda bulunmak ve sözün paydaşlarının birbirleriyle konuşmasını sağlamak. Aslında HDP’nin ilk günkü stratejisiyle hiç farkı yok. Bu kamyon hepimizi ezmek üzere üstümüze doğru geliyor ve bir kısmımızı ezdi bile. Onu ya birlikte durdurma kararlılığı sergileyeceğiz ya da anlamsız bir kalıcı moralsizlik hâline takılı kalıp iktidara hizmet edeceğiz. Stratejimiz birlikteliği koruyacak politikalar üstüne kurulu.

-CHP’nin 26-30 Ağustos tarihlerinde düzenleyeceğini açıkladığı “Adalet Kurultayı”nın çerçevesi hangi talepler ve beklentiler ekseninde oluşturulmalıdır? HDP buna katılacak mı?

Öncelikle adalet kavramının altını doğru şekilde doldurmalıyız. Barışın da, iyi işleyen bir ekonominin de arkasında güçlü bir adalet yatıyor. Bakın, dünyada en çok çatışma gören ülkelerde savaş sonrası adalet sağlanmadıysa, insanların vicdanları rahatlamadıysa herkes daima diken üstünde oluyor. Yine dünyanın birçok gelişen demokrasisinde, adalet duygusu toplumsal ve idari anlamda yok olduğunda hızla ekonomik gerileme ve hatta çöküş geliyor. Siz sermayedar olsanız kendileri şüpheli olan savcıların hiç alakası olmayan insanları hapse tıktığı bir ülkeye yatırım yapar mısınız? Devletin bir KHK ile binlerce insanı işten attığı bir ülkeye yatırım yapar mısınız? Borcun gittikçe büyüdüğü, orta gelir ve orta teknoloji tuzağına takılmış ülkemizde adaletsizlik bu durumdayken kurtuluş mümkün mü? Bir başka mesele ise Türkiye’de iktidar partisine oy verenler dahil herkeste sürekli bir haksızlığa uğramış hissi var. Herkes diğerinin kendinden daha iyi yaşadığını, diğeri için her şeyin daha adil olduğunu düşünüyor. Mağduriyet pozları ile lütfen karışmasın, insanlar haklılar.

Türkiye’de yaşam kalitesi, güvence ve güven kavramları açıkça ortadan kalktı. Yani barış için, refah için ve toplumsal psikolojinin normalleşebilmesi için adalete ihtiyaç var. Kurultayın ilk gündemi insanlara bu üç temel başlık altında iyileşme sağlayacak bir ajanda ortaya koymak olmalı. Teorik, tanım odaklı şeylere değil; adaletsizliğin ülkeye verdiği zarara dair somut kanıtlara ihtiyaç var. Adaletin bir slogan olmadığını, adaletsizliğin uydurma olmadığını insanlara olabildiğince sistemli bir şekilde anlatabilmenin koşullarını oluşturmak şart. Bu ülkenin açıklarında bu ülkeden Avrupa’ya geçmek isteyen aileler ölüyor, bu ülkenin sınırlarında yıllardır insanlar ölüyor, bazı insanlar hukuk yoluyla sivil ölüme mahkum ediliyor. İnsanlar yoksulluk ve borç krizine dayanamayıp yaşamlarına son veriyorlar. Bizim yürümek için, nöbet tutmak için “mazeretimiz var”; peki iktidardakilerin asabiyetinin ve vicdansızlığının mazereti ne? Adalet Kurultayı bizi bir araya getiren şeyleri somut olarak anlatmalı. Eylem söylemin önüne geçmemeli; denk gitmeli.

-Sıklıkla Türkiye’deki bütün siyasal ve toplumsal muhalefetin birlikte hareket etmesine dikkat çekiyorsunuz. Adalet ekseninde ülkenin yeniden inşası için nasıl bir siyaset izlenmelidir?

Birlikte harekete dikkat çeken yalnızca ben değilim. Türkiye’yi 2002 sonrası dönemde yöneten siyasi parti ve sözde görünmez/özde görünür ortağı geriye yönetilemez bir ülke bıraktı. Ülkenin yönetilmezliğinin iktidar da farkında ve yönetilebilir kılmak için sınırsız baskı uyguluyor. Kendilerini vaktiyle iktidarda tutmuş değerlerin üstünden geçiyorlar. Üstelik bunu insanları popülizmle kandırarak, kitlelerin sessizliğinden yararlanarak yapıyorlar. Türkiye’nin bu hoyratlık ve zulüm üreten sistemi dönüştürecek bir ortak akla ihtiyacı var. Siyasal İslamcılar’ın devri öyle ya da böyle kapandı. Bunun sorumluluğu da bizim değil, ne yaptılar, ne ettiler önlerine gelen her fırsatı harcadılar; her şeyi korkunç bir karanlığa sürüklediler. Birbirleriyle ve ittifak yaptığı içeride ve dışarıda kim varsa herkesle sorun yaşadılar; kavga ettiler. Türkiye’nin tüm sorunlarının kaynağı oldular. Şimdi de kendilerinden olmayan herkesi sorun ilan ediyorlar; ama toplumun sandıklarından çok daha büyük bir kısmı “onlardan” değil. %49-%51 dengesi yapay bir denge. Üstelik ben bir “seçim ittifakı” için birlikteliği savunmuyorum, bu dar görüşlülük olur. Türkiye’deki mevcut durumda güvenli bir seçime gitmek için dahi on milyonlarca kişinin seferber olması gerekiyor. İnsanlar devlete ve merkeziyetçiliğe karşı birbirlerine, sokakta gördüklerine güvenmek zorunda. Bugüne dek birbiriyle rekabet etmiş olanlar birbirlerinin varlığının sigortası olduğunu fark etti.

Aydınlık, ilerici, demokrat, özgürlükçü kitlelerin birbirlerine günaydın bile diyemediği bir gerginlik ortamı yaratıldı; dört ayrı sıfat kullandım belki; ama hepsi ciddi ortak paydalara denk düşüyor. Türkiye’nin en iyi şirketlerinde çalışan gençler yurtdışında iş arıyorlar, İstanbul göç veriyor. Ülkede bir umutsuzluk hâli hakim. Korkunç bir savaş korkusu var her yerde ve herkeste. Birlikte durmazsak sizce bu korku rejimini nasıl yenebiliriz? Birbirine kayıtsız şartsız değil; belirli evrensel ilkelerle bağlı bir topluma ihtiyacımız var. Toplumu birbirine bağlayan tek şeyin ekonomik ilişkiler olduğu bu çözünme, bu dekadans halini ancak birlikte yıkabiliriz. Farklıların birlikteliğinden sayısalın ötesinde bir moral üstünlük çıkacak. Bizim devletin eksik kaldığı her alanı muhalefet olarak toplamamız, devletin yok ettiği her şeyi yeniden üretmemiz gerekiyor. Sökülen ağacı diken, kapatılan gazeteyi el birliğiyle tekrar açan, işsiz kalan akademisyene ve öğretmene iş bulan biz olmalıyız. Eğer bu toplum idealini insanlara anlatır ve karşılık alırsak, iktidarı da kazanırız. Çünkü iktidar bir moral işidir, seçimler de bir rüzgara bakar. 7 Haziran havasını unutmayın. Bizim elimizden alınmış 16 Haziran öncesinin havasını da. Biz kaybetmesi imkansız bir mutluluğun ittifakını ortaya koymalı; sloganlarımızın ardını eylemlerimizle doldurmalıyız. İnsanlara geleceği değil, bugünü vermemiz lazım. Evet, insanlar icraat bekliyor; ama icraat kapalı salonlarda birlikte poz vermek değil, Adalet Yürüyüşü’ndeki ya da nöbetimizdeki gibi orada ve birlikte olmakla mümkün olur. Siyaseti tekrar alanlara götürmeliyiz. İki genç insanın ölümüne seyirci kalan bu ülke, bu sokaklar bizim olamaz. Hızla kendimize bir uyarı vermeliyiz. Başka çaremiz yok.