Sermaye gözünden: Göçün ekonomik sonuçları

Esat Daşdemir

Bir an için bütün ekonomiyi bir otomobil firması olarak düşünelim. Bu firmanın 1 adet otobüsü ve 10 sürücüsü bulunuyor olsun. Bu firma 11’inci sürücüyü istihdam ettiğinde firmanın büyüdüğünü düşünebilir miyiz? Firmanın kaynakları artmış olur, ancak üretiminde bir artış olmaz. Bu otomobil firmasında üretimin artması için otomobil sayısının artması gereklidir. Üstelik 11’inci işçi maliyetleri artırdığından firmanın net kârı düşecektir. İşte Türkiye ekonomisi bu otomotiv firması gibi hareket etmektedir. Emek zengini bir ülkede emek arzının artması maliyetlerde artışa neden olur. Oysa örneğimizdeki firmanın 10 otobüsü ve 1 sürücüsü olsaydı, sürücü istihdamı üretimde artışı sağlayabilirdi. İşte Almanya’nın göç politikasındaki mantık da budur. Dolayısıyla Almanya örneğini vererek, Türkiye ekonomisine mülteci ve sığınmacı girişlerini, toplam ekonomik geliri artıracağı söylemiyle savunmak tümüyle yanlıştır. Faktör donanımı açısından Almanya ve Türkiye ekonomisinin yapısı oldukça farklıdır.

Toplam büyümede artışa neden olmayan mülteci politikasını anlayabilmek için öncelikle sınıflar arası çıkar çatışması -ya da sınıf savaşımı diyebiliriz- kavramını bilmek gerekmektedir. Adam Smith, bireylerin çıkarları arasında uyum olduğunu söyleyerek; kendi çıkarını maksimize eden bireylerin toplam çıkarı artıracağını savunmuştur. Yani Smith’e göre çalan ama çalışan politikacılar topluma yarar (!) sağlamaktadır. Oysa John Nash, oyun teorisi ile bireylerin kendi çıkarlarını korumasının toplam kazancı maksimize etmeyeceğini, tam tersine toplam kazancı düşürebileceğini kanıtlamıştır. Ancak Nash’ten de önce, bazı gelenek dışı yaklaşımlar Smith’in bu cennet vaadini zaten kabul etmiyordu. Sosyalist yaklaşım ve Karl Marks’ın ortaya koyduğu “çıkar savaşımı” buna en güzel örnektir. İktisadi iş bölümüne göre ayrılan sınıflar, çıkarlarını maksimize etmek için çıkar savaşı vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti özelinde bakıldığında göç konusu, sınıflar arası çıkar savaşımını gördüğümüz en belirgin konulardan biridir.

İŞ BEĞENMEYEN TÜRKLER, İŞSİZLİKTEN İNTİHAR EDİYOR

Firma sahipleri, sermayedarlar, liberaller ve bir takım çıkarcı politikacıların göçmenler ile ilgili şaşırtmayan sözü “mülteciler ekonomiyi güçlendiriyor” olduğunu biliyoruz. TÜİK verilerine göre 4 milyon işsiz varken, başka işsizler nasıl olur da ülke ekonomisini güçlendirebilir? Bu söylemi savunan kişi aslında “mülteciler asgari ücretin altına kaçak çalışıyor, 4 milyon Türk yurttaşına asgari ücret vereceğimize, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası primi ödeyeceğimize 8 milyon mülteci çalıştırırız” demek istiyor. Zaten bu söylemin hemen peşinden şu sözler gelir: “Türkler iş beğenmiyor.”

İşsizliğin ilk dönemlerinde kişilerin, işin niteliğini sorgulamaları oldukça doğaldır. Ancak işsizlik oranlarının çift haneli sayılara ulaştığı, yıllardır işsizlik sorunu çeken işsizlerin intihar ettiği bir işgücü piyasası için “işçi iş beğenmiyor” demek en büyük yalan ve alçaklıktır. Bu söylem, işsiz olduğu için intihar eden yurttaşlarımıza ve ailelerine yapılmış ağır bir hakarettir. Türkler iş beğenmiyor değildir. Özellikle gençlerimiz ne iş olsa yapacak duruma gelmiş, asgari ücretin altında bir geliri bile kabul edecek durumdadır. Ancak asgari ücret altına da çalışsa işveren Türk yurttaşı beğenmez. Nedenini birazdan anlayacaksınız.

Asgari ücretle çalışan bir işçinin işverene maliyeti 2021 itibariyle 4.203,56 TL’dir. Dolayısıyla işveren, maliyeti nedeniyle daha düşük ücretlerle göçmenleri yasadışı çalıştırmayı seçebilir. Ancak işverenin Türkleri çalıştırmamasındaki neden maliyetler değildir. İşveren, çalışanın kendisi istese dahi, Türkleri asgari ücretin altına kaçak olarak çalıştırmak istemez. Çünkü Türk işçinin, işvereni devlete şikâyet etme olasılığı daha yüksektir, hakkını savunabilir ve kendi aralarında işverene karşı örgütlenebilir. Oysa mülteci öyle mi? Pasaportu bile olmayan bir mülteci nasıl olur da işvereni şikâyet edebilir? İşveren, Türk yurttaşının emeğini kolay kolay sömüremez ancak mülteciye istediğini yapabilir. Hatta iddia ediyorum; her ikisi de asgari ücret alacak olsa, ortalama bir işveren yine mülteciyi seçecektir. Çünkü mülteciyi haftanın 7 günü izinsiz çalıştırabilir, istediği gibi azarlayabilir, maaşını ödemeyebilir, hatta dövebilir! Dolayısıyla iş beğenmeyen Türk yurttaşı yoktur; Türk yurttaşı beğenmeyen işveren vardır.

Şirketler tarafından öyle algılansa da işgücü maliyeti ücret değildir ve işgücü maliyetini düşürmek için emek arzı artırılamaz. İşgücü maliyetini düşürmek için temel tüketim mallarındaki fiyatlar düşülmelidir. Aksi halde zaten minimal düzeyde yaşayan işçiden yaşam koşullarını düşürmesi istenemez. Nitekim mülteciler bu nedene sevilir. Bir evde 10-20 kişi kalan, yetersiz beslenen ve giyinen, sosyal yaşama dair hiçbir harcaması olmayan mülteciler ve sığınmacılar; emek piyasasında bir çeşit damping yapmaktadır. Bu durum işgücü piyasasında emeğini arz eden her çalışan için berbat bir durumdur.

GERÇEKTEN MÜLTECİLER İŞGÜCÜ MALİYETLERİNİ DÜŞÜRÜYOR MU?

İktisat politikasının sağlıklı sonuçlar vermesi için uzun dönem planlama gereklidir. Konumuzdan örnek verecek olursak, kısa dönemde işgücü maliyetleri ücretler olarak görülebilir. Nitekim özellikle Türkiye ekonomisindeki işverenler uzun ya da kısa dönem fark etmeksizin ücretleri maliyet olarak görmektedir. Oysa iktisat literatüründe işgücü maliyetini belirleyen unsur gıda ve temel ihtiyaçların fiyatlarıdır. Gıda fiyatlarındaki artış sonucu özellikle asgari ücretin artması gerekir. Çünkü asgari ücretli bireyin gıda ve barınma gibi temel tüketim harcamaları gelirinde daha önemli bir paya -belki de bütün gelirine- eşittir. Dolayısıyla gıda ve temel tüketim mallarının fiyatlarındaki artış, toplam çalışan sayısının %38,3’ünü oluşturan asgari ücret ve altı gelir düzeyinde çalışanların alım gücünü önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu durumda asgari ücretlerin artması elzem bir durumdur.

Gıda fiyatlarındaki artış genel enflasyondan yüksek olduğu için enflasyon oranından daha çok artması gereken asgari ücret, üretici gözünde önemli bir “maliyet” unsuru olarak canlanmaktadır. Oysa asgari ücretlerin artmasındaki kök neden -gerçek maliyet unsuru- gıda ve temel tüketim mallarının fiyatlarında yaşanan artışlardır. Ücretlerin düşmesini isteyen işverenlerin yapması gereken haksız pazarlıklarla, bürokratlara ve bazı sendikalara rüşvet vererek ücretleri düşürmek olmamalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında mülteci ve sığınmacıların uzun dönem işgücü maliyetlerini düşürdüğünü söylemek olanaksızdır. Kontrolsüz gerçekleşen mülteci akınları, gıda başta olmak üzere temel gereksinim ürünlerine olan talebi artırdığı için işgücü maliyetlerini yükseltmektedir. Dolayısıyla asgari ücretler yükselmekte, yükselen asgari ücretler nedeniyle yasadışı işçi çalıştırma eğilimi işverenler arasında artmaktadır. Oysa bu nedensellik ilişkisi yanlış kurgulandığından emek arzı artırma -diğer bir deyişle mülteci ithalatı- yöntemiyle ücretler düşürülmeye çalışılmaktadır. Oysa mülteci sayısı arttıkça gıda enflasyonu artmakta, asgari ücretler de yükselmek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla sigortalı ya da sigortasız tüm ücretli çalışanlar arasında %38,3 oranına karşılık gelen asgari ücret ve altı çalışanlarının oranı mülteci akınları devam ettikçe artmaya devam edecektir.

POLİTİKACILARIN GÖZÜNDEN

Göç konusunu destekleyen yalnızca sermayedarlar değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısı ümmetçilerin en büyük düşmanı olmuştur. Dolayısıyla ulusal yapıyı yok etmenin en kolay yollarından biri “ortak din” etrafında toplumu buluşturacak adımlar atmak ve farklı ulusal kimlikleri ön plana çıkartarak bireylerin kendilerini tanımlamalarında dinlerini seçmelerini sağlamaktır. Bunu yapabilmenin en kolay yolu aynı dini görüşten ancak farklı ulusal kimlikten gelen bireyleri ülke topraklarına çekebilmektir. Bazı politikacıların “Suriyeliler giderse ülke ekonomisi çöker” söylemini bu çerçevede okumak gerekir.

İNSANLARI KORKUYLA YÖNETME ALIŞKANLIĞI

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” sözünü söylemiştir. Günümüze gelindiğinde ise yüz yılını doldurmuş bir devlet ne hikmetse birilerinin istediği olmadığında “yıkılacak” duruma gelmiştir. Örneğin “ben gidersem devlet yıkılır” söylemi ya da göç konusunda bir politikacının söylediği “Suriyeliler giderse ülke ekonomisi çöker” sözleri… Şimdi bu “Suriyeliler giderse ülke ekonomisi çöker” söylemi ne demektir? Bu ülkeyi kuran, kanını, canını veren ve vermeye devam eden Türkler bu ülke ekonomisine katkı sunmuyorlar mıdır? Onca Türk genci yurt dışına çıkmakta, çıkamayanlar ise yurt dışına çıkma planı yapmaktadır. İşte ülkenin ekonomisini çökerten asıl neden budur.

HÜMANİSTLER NE KADAR SAMİMİ?

Mülteci ve sığınmacıların kabul edilmesi insani bir sorumluluk olarak görülmektedir. Oysa göç veren ülkelerin sorunlarını kalıcı olarak çözmesi olanaksızdır. Buna en iyi gösterge, yüzyıllardır göç veren Afrika ülkeleridir. Göç eğilimi yoksulluğu derinleştiren ve yaygınlaştıran bir süreçtir. Gelir eşitliğine katkısı olan bir göç akımı yoktur. Üstelik mülteci akını sürecinde ve sonrasında birçok insanlık dramı yaşanmaktadır. Dolayısıyla bu göç akımlarına en başta karşı durması gereken hümanistlerin, mülteci akınlarına kayıtsız kalması oldukça üzücüdür. Yapılması gereken ülkelerin göç vermesine engel olarak, sorunların ülke içinde çözülmesidir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Türkiye Cumhuriyeti özelinde mülteci ve sığınmacı sorununa çözüm önerilerimi aşağıda sıraladım.

  1. İşgücü maliyetleri ile ücretler aynı şey değildir. Dolaysıyla işgücü maliyetinin düşürülmesi için ücretlerin düşürülmesi bir politika olamaz. Bunun yerine gıda ürünleri başta olmak üzere temel tüketim ürünlerindeki fiyat artışlarının önlenmesi gerekmektedir. Bu da ancak tarım sektöründe büyük ölçekli ve sermaye yoğun üretime geçilmesi ve verimliliğin artması ile mümkün olabilir.
  2. Mülteci ve sığınmacı akınlarının durdurulamamasındaki en büyük iç nedenlerden biri işverenlerin çıkarcı tutumlarıdır. Ölçeği ve faaliyet alanı fark etmeksizin işverenlerin kaçak işçi çalıştırılması engellenmelidir.
  3. Mülteci ve sığınmacıların kaçak çalıştırılmasının önüne geçilemiyorsa en azından asgari ücret altına çalışmalarını sağlayan bir düzenleme getirilebilir. Böylece mülteci ve sığınmacılara işveren karşısında yasal hak tanınmış olur. Bu yolla mülteci ve sığınmacı kendisine hakaret eden, izin vermeyen, sigorta yapmayan, maaşını ödemeyen işvereni şikâyet edebilir.
  4. Konut kiralama ve barınma ile ilgili düzenlemeler yapılmalıdır. Mültecilerin gruplar halinde yaşadığı yerleşkeler denetlenmeli, buralarda yaşayabilecek azami kişi sayısı belirlenerek bu düzey üzerinde kimsenin yaşamasına izin verilmemelidir. Ayrıca mülteci ve sığınmacıların yurtiçinde mobilitesi engellenmelidir.
  5. Mülteciler kırsal alanlara ve ülkenin ortalamasına göre daha az gelişmiş bölgelere yerleştirilmelidir. Bu bölgelerde özellikle tarım ve temel tüketim ürünlerinin üretiminde istihdam edilmelidirler.

EK 1: Konu ile ilgili ileri okuma için aşağıdaki kaynaklardan yararlanılabilir.

Daşdemir, E . (2017). Göçün Piyasalara Etkisi ve Faktör Hareketliliğini Açıklama Gücü: Emek Piyasalarının Küreselleşmesi ve Maliyetleri . Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 19 (2) , 676-700 . DOI: 10.26745/gaziuiibfd.418588

Daşdemir, E. (2021) Göç ve Büyüme Konusu: Almanya ve Türkiye Cumhuriyeti Örneği. https://yenisav.blogspot.com/2021/07/goc-ve-buyume-konusu-almanya-ve-turkiye.html

Ek 2: Harrold-Domar modelinde emek ve sermaye arasında ikame ilişkisi oldukça düşük kabul edildiği için, emek ve sermaye ikamesinin düşük olduğu ulaşım sektöründen bir örnek vermek istedim. Sermaye yerine emeğin ikame edildiği sektörler de bulunmaktadır. Ancak günümüzde kullanılan imalat sanayi ürünlerini emek ile ikame ederek rekabetçi bir üretim modeli kurmak olanaksızdır. Bunun yerine imalat sanayiyi sermaye yoğun üretime zorlayarak, kalan fazla emeği aramalı üretimine ya da tarıma yönlendirmek daha doğru olacaktır. Bunu yapabilmek için önemli bir planlama mekanizması gerekir. Oysa planlamadan uzak olan ülkemiz anı yaşayan bir “hippi” gibidir.

Ek 3: Sermaye ve emek arasındaki ikame ilişkisinin tam olduğu durumlar için Solow büyüme modelini inceleyebilirsiniz. Ancak bu durumda bile ekonomide ana tüketim mallarında enflasyon oluşacak, üretim katma değeri düşük mallara yönelecek, ulusal tasarruflar düşecek ve -kişi başına düşen gelirde- resesyon kaçınılmaz olacaktır. Detaylar için 2017 yılında Gazi Üniversitesinde yayınlanan makalemi inceleyebilirsiniz.


Akademisyen Esat Daşdemir, 1994 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini Bülent Ecevit Üniversitesi İktisat Bölümünde yaptıktan sonra Marmara Üniversitesinde aynı alanda yüksek lisans eğitimine başladı. Yüksek lisans tez dönemini, yedek subay olarak yerine getirdiği askerlik göreviyle birlikte tamamladı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesinde doktora eğitimine başladı. İstanbul Gelişim Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak kariyerine devam eden Esat Daşdemir tezini Prof. Dr. Halil Tunalı’nın danışmanlığında şirketlerin kâr payı dağıtımı ve vergi suçları üzerine yazmaktadır. Çalışma alanı gelir dağılımı, iktisadi büyüme ve kalkınma konuları üzerinedir.

 

 

 

 

 

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
39,803TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

KÖŞE YAZARLARI

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER

PolitiYol Telegram'da