Gün geçmiyor ki ekonomide çöküşe işaret eden bir gelişme olmasın… TL, andan ana eriyor. AKP Genel Başkanı yurtdışına seyahate çıkmadan önce, bizzat nefesini kestiği ülkenin oksijensizliğinden etkilenmişçesine ‘’faiz bütün kötülüklerin anası da babası da’’ diyor. Sonra da ekliyor “Benim faiz konusundaki kanaatlerimi biliyorsunuz. Oluyor, olacak, hele hele 24 Haziran’dan sonra bunun şekli de, bunun oranı da çok daha farklı şekilde gelişecek”…

24 Haziran’ın her anlamda bir yol ayrımı olduğu bundan daha net açıklanamazdı herhalde!

Artık Saray’ın şikayeti sadece faizin düzeyiyle ilgili değil, ‘’şeklinden de’’ rahatsız… Piyasa ekonomisine, kuralsızlığıyla veda eden Saray, son noktayı koymaya hazırlandığını yüksek sesle söylüyor.

Sonra uçağa binip nispeten özgürleşince, birden faizin şekli konuşmaları sona eriyor. İngiltere’de yabancı ‘’yatırımcılara’’, faiz almak için Türkiye’ye borç verenlere, “Gelin bize borç verin” çağrıları yapıveriyor aynı Genel Başkan. Elde kalan inşaatı satmak için yollara dökülmüş bir müteahhit edasıyla önce kılıfı sunuyor: ‘’Yüksek teknolojili yatırım yapalım beraber’’…

Biliyor ki bunun için ihtiyaç duyulan hukuk yok, mühendis yok, bilim yok, özgürlük yok… Ne gam… Bu zaten kılıf. Sonra içerdeki müteahhittin gerçek sesi duyuluyor ‘’Gelin konut alın’’…

Ekonomideki telaşlı hal öyle böyle değil…

Saray Rejiminin sahipleri her anlamda telaşlı… İşlerin sarpa sardığının itirafıyla panik seçime gidiyor. Telaşla, yasalarla sandığa müdahale etmeye çalışıyor, adaylara imza veren yurttaşları teröristlikle itham ediyor, siyasetçileri hapishanede tutuyor. En son seçim manifestosu diye, telaşın manifestosunu açıkladılar ki, o da içerdikleri ve içermedikleriyle çaresizliğin cisimleşmiş hali adeta!

Oysa Türkiye’nin Saray Rejimi tarafından hapsedildiği bu sorun sarmalından çıkacak potansiyeli ve kapasitesi var. Buna inanan, bu umudu gerçeğe dönüştürmeye ve yeni bir iktidarı oluşturmaya hazır milyonlar var. Bu milyonlar bir nefes almak, bugünün boğucu Saray havasından kurtulmak için asgari demokratik değerlerde buluşmaya ve demokrasiye sahip çıkmaya hazır olduğunu, attığı her adımda gösteriyor. Bu durumun özeti şimdilik bir kelimede temsiliyet buldu: ‘’Tamam’’

Milyonlar, “artık tamam, bu düzen değişecek!” diyor.

Yıllardır kutuplaştırılmış, siyaset eliyle bölünmüş olan toplum hep bir ağızdan “biz” demeye hazır. “Biz” demenin barış demek olduğunu biliyor. Cesaretle buna öncülük edecek bir siyaset arıyor. Aradığı barış, iktidarın vaat ettiği varlık veya imar barışı değil, milyonları yeniden bir arada yaşatacak toplumsal barış. Yeni bir gelecek hayalinde ortaklaşarak başlamaya hazırız. O zaman şimdi bu hayali gerçeğe dönüştürecek yol haritasını konuşma zamanı.

Saray’ın gözü toplumun gerçek sorunlarına kör. Yoksulluğa mahkum edilen 16 milyon insana mesela… Milyonlar borçlu. Asgari ücret fiili ortalama ücret haline gelmiş, rantın emekten, cehaletin bilgiden üstün sayıldığı düzende, okumanın veya deneyimin neredeyse hiç bir getirisi yok. Asgari ücret en temel ihtiyaç olan gıda gereksinimini dahi karşılamaya yetmiyor, yetmeyecek de… Alım gücümüz azalıyor, hayat pahalanıyor. Türk Lirası, her geçen gün değer kaybediyor. Yani hayat daha da pahalanacak. Engel olmak için neye ihtiyacımız olduğu, bu çizdiğimiz tablonun nedenlerine indiğimizde çok net bir biçimde ortaya çıkıyor.

OHAL rejiminin ilanından bugüne TL, dolar karşısında 3.02’den 4.38’e çıktı. Yüzde 45 oranında, değer kaybetti. Hiç birbirimizi kandırmayalım. Bunun adı ‘’OHAL devalüasyonu”dur.

Bunu ne zaman dillendirsek Saray’dan ve havuzundan tek ses yankılanıyor, ‘’dış güçler, düşmanlar, dünya’’… Oysa meselenin Saray rejiminden kaynaklandığını, TL’nin sadece Dolara, Euro’ya karşı değil, neredeyse tüm para birimlerine karşı değer kaybetmesinde görüyoruz. TL sadece bu yıl, 2018’in ilk 4 ayında, Türkiye’ye benzeyen ülke para birimlerinden neredeyse 4 kat daha çok değer kaybetmiş. Demek ki mesele bizim meselemiz. Demek ki sorun Saray rejimi, bu rejimin hukuk anlayışı, ekonomi anlayışı… Üstelik TL’deki değer kaybının 5 yıldır düzenli gerçekleştiğini de göz önüne alırsak meselenin konjonktürel de olmadığı, Saray’ın kurduğu ekonominin çarpık yapısından kaynaklandığı da gün ışığı gibi ortaya çıkıyor.

Ekonominin bilimsel temellerini de gerçek işleyişini de bilenlerimiz aylardır uyarıyoruz: OHAL kalkmalı, dedik. Keyfi düzen bitmeli, adalet sağlanmalı, dedik. Rantçı düzen yerine halkçı düzen kurulmalı, dedik. Sömürücü, dışlayıcı kurumsal yapılar yerine kapsayıcı kurumlar hayata geçirilmeli, dedik. Bunlar olmazsa hepimizin ortak olduğu ekonomimiz duvara toslar, dedik. İnadınız devam ederse dolar 4’ü aşar, tutulamaz, dedik, üstelik aylar öncesinden… Saray, havuz sularından yankılanan tek sesiyle bağırarak, bu gerçeklerin üstünü örtebileceğini sandı. Oysa artık gerçekler herkesin gözüne görünüyor, kulağına çalınıyor.

Saray’ın ısrar ettiği model çöküyor. Çöküşün maliyetini işsizlikle, enflasyonla, TL’nin kuruş kuruş değer kaybıyla, faiz artışıyla, iflaslarla, ödenemeyen borçlarla hep beraber, her gün yaşıyoruz. OHAL, Saray rejiminin hukuksuzluğu ve kuralsızlığı, TL’ye değer kaybettiriyor. TL değer kaybettiğinde ödememiz gereken dış borç pahalanıyor, net döviz pozisyon açığı olan şirketler zarar yazıyor, enflasyon artıyor. Talanın ve rantın OHAL rejiminde, her beraber yoksullaşıyoruz. Oysa çözüm belli.

Her şeyden önce yeni bir siyasete ihtiyaç var. Türkiye’ye dair, ortak gelecek hedefi olan, kapsayıcı, reform yapma iradesi ve vizyonu olan, emeği merkezine alan halkçı yeni bir siyasete… Gezi’de başlayan, Hayır süreciyle çoğalan, Adalet Yürüyüşüyle adım adım büyüyen cesarete. O cesaret uzun süredir değişim ihtiyacını tespit ediyor, Saray düzeninin yıkımını cesaretle ortaya koyuyor. Şimdi aynı cesaretle ortak bir geleceğin reçetesini de yazma zamanı.

24 Haziran, bu cesareti “Tamam”ama ve bu başlangıca adım atmanın fırsatı. Ve bu fırsatla 25 Haziran’da kurmaya başlayacağımız aydınlık Türkiye’nin reçetesi de belli:

Kalkınma, varlık barışlarıyla değil toplumsal barışla gerçekleşir.

Paramızın değer kaybını, Merkez Bankası’ndaki sınırlı ve sürekli azalan rezervlerle yapılacak müdahaleler değil, OHAL’i kaldırmak durdurur.

Eşitlik, emeklilere seçim vaadi olarak ikramiye vermekle değil, üreten bir ekonomide emekçinin de emeklinin de gelirini arttıracak bir kalkınma hikayesiyle sağlanır.

Kapsayıcılık iktidarın kendi geleceği için kurduğu dışlayıcı kurumsal yapılarla değil, yüzde 99’u gözeten kapsayıcı kurumlarla olur. Yüzde 1 rantçı sınıflara kamu kaynaklarını aktarmakla değil, yüzde 99’un ihtiyaç duyduğu sosyal harcamaları yapan bir sosyal devlet anlayışıyla olur. Kamu İhale Kanunu’nu delik deşik ederek değil, kurallı işleyen bir piyasa ekonomisinin kamu tarafından denetim ve düzenlenmesini sağlayacak bir anlayışla olur.

Kalkınma, Varlık Fonuyla hepimizin ortak mirası olan Cumhuriyet değerlerini lağvederek, gözü dönmüşçesine özelleştirerek değil, stratejik bazı sektörlerde ve bazı bölgelerde kamunun sadece yatırımcı değil aynı zamanda üretici de olmasıyla mümkün olur.

Adil bölüşüm, dolaylı vergilere dayanan Saray düzeniyle değil, yüzde 99’u gözetecek sosyal politikalarla ve emekçinin refahtan pay almasıyla olur.

Ucuz emek gücüyle değil, birikimi ve nitelikli üretimi ile rekabet eden güçlü Türkiye ekonomisi, emek haklarının OHAL’le yok edilmesiyle değil, emekçinin de ücretini kalıcı biçimde arttıracak olan KOBİ’lerin dijital dönüşümüyle başlar. Geçilmeyen köprüler, yapay kanallara değil, kamu kaynaklarının bu dönüşümde ihtiyaç duyulan dijital altyapıya aktarılmasıyla olur.

‘’Yeminlen yapıcaz’’ diyerek değil, milyonların ihtiyacını ve ne yapması gerektiğini bilenlerin, siyaseti de devleti de 24 Haziran’dan sonra devralmasıyla olur.

Ve açık ki 24 Haziran’ın tercihi budur. Diktatörlük mü, demokrasi mi? Yoksulluk mu, zenginlik mi? Devam mı, tamam mı?

Yanıtı da reçetesi de bellidir: Artık Tamam!