Pazar röportajlarında ilk konuğumuz FOX Tv Ankara Temsilcisi Sedat Bozkurt. Bozkurtla 1980’li yıllardan bugüne değişen Türkiye siyasetini konuştuk. 

-Türkiye’de özellikle 1990lı yıllarda daha çok partinin ve daha çok sesin olduğu bir ortam vardı, 1980li ve 90lı yıllardan beri bu çerçevede gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

80li ve 90lı yılları kategorik olarak ikiye ayırıp değerlendirmek lazım. Çünkü 80li yıllarda, 1970li yıllardan gelen ideolojik mücadele müthiş derecede hükmünü sürdürüyordu. 
Her türlü baskıya rağmen o politik iklim sürdü. Çünkü o dönem mücadele edilecek yer belliydi, bir darbe ve darbe hukuku vardı, sizin muhatabınız darbeyi yapanlardı. 80li yılları 90lı yıllara bu mantık taşıdı. 90’dan sonra bu mantık başka bir şeye evrildi, tabi bunun da temelinin 80lerde atıldığı ortaya çıkıyor. ANAP’ın özellikle neo-liberal politikalarla inşa ettiği toplumsal yapıda bir farklılaşma başladı.  Din, siyasetin o zamana kadar görmediği derecede hayatın gerçek öznesi haline getirildi. İki tane merkez sağ partisi liberalizmin farklı formlarını anlatıyordu. SHP’nin ise iyi bir toplumsal desteği vardı. Sokaktaki hemen hemen her yere dokunuyordu ve demokrasi mücadelesi veriyordu.  Ama 1989’da yerel başarı kazanmasına rağmen bunun üzerine bir siyaset inşa edemedi.

-En başa dönmek gerekirse, 12 Eylül darbesini nasıl değerlendirirsiniz?

12 Eylül bence Türkiye için bir milattır ve bugün yaşadıklarımızın hepsinin kökeni de orada yatıyor. O yüzden makarayı başa sarıp hep 12 Eylül’den tartışmaya başlamak lazım. Sokaklarda devrimci ve ülkücü hareket adı altında iki tane hareket var. Birbirleriyle savaşıyorlar. İki hareket de ülkenin menfaatlerini öncelediklerini söylüyorlar. Samimiler mi? Buradan bakınca bana samimi gibi geliyorlar. Çünkü orada sağda ya da solda ön plana çıkmış, bireysel çıkar elde etmiş hiçbir kahraman figür yok. 12 Eylül darbesi tak diye bu iki hareketin önünü kesiyor ki çatışan taraflardan bir tanesi sıkı devletçi. Ama devlet onun da önünü kesiyor. Bunların önünü kesip neyin önünü açıyorlar, bu çok önemli. Bu ülkede laiklik vurgusuyla, Kemalizm  vurgusuyla darbe yapan insanlar Türkiye’de siyasal İslam’ın önünü açtılar. Bunu unutmamak lazım. Zaten bir dönem sonra da Türkiye’deki siyasal İslam’ın aynen sol hareketler gibi yayınevleri ve dergiler etrafında bir entelektüel yapı oluşturduğunu görüyoruz. Bu nüvenin etrafında şekillenen başka bir siyasal akım karşımıza çıkıyor. Yani Milli Görüş’ü de dönüştüren bir süreçten söz ediyoruz. O gün temelleri atılan şeyler 2002 yılında karşımıza iktidar olarak çıkıyor. İktidar olarak çıkarken de içinde yine siyasal İslamcı refleksleri barındıran üretilmiş bir yapı olarak çıkıyor.

-O dönemde ortaya çıkan siyasal boşluğu AKP’nin doldurduğunu söyleyebiliriz. Ancak artık AKP’nin başa sardığını görüyoruz. Bu noktada Türkiye siyasal hareketinde nasıl bir değişim ortaya çıkabilir?

Eskiden siyasete ilişkin, pratiklerimize de dayanarak bir çıkarım yapıyorduk ve aşağı yukarı da tutuyordu. Şimdi hiçbiri tutmuyor. Çünkü eskiden örneğin ANAP diye bir yapı vardı ve muhtelif olaylara gösterebileceği refleksleri tahmin edebiliyordunuz. Artık öyle değil, öngörülemiyor. Sadece biz değil iktidar partisi de öngöremiyor. Recep Tayyip
Erdoğan’ın ne yapacağını Ahmet Davutoğlu’nun öngördüğüne ben inanmıyorum.

Bu sistem için tehlikeli bir şey değil mi?

Çok tehlikeli bir şey. Çünkü el yordamıyla ülkeler yönetilemez. Deneme yanılma yöntemiyle hiç yönetilemez. Türkiye’de siyasette bir tıkanmışlık söz konusu. Nerden bakarsanız bakın %49,5-50’lik kitleyi AKP öyle ya da böyle konsolide etmiş vaziyette. Burada kullandığı araçlar önemli. 7 Haziran’dan sonra gördük, AKP memleketi terörize ederek %20 oyunu arttırdı. Çünkü Kürt meselesi Türkiye’de bütün iktidarlar tarafından, iktidarlarını mutlaklaştırmak için kullanılmıştır. AKP 7 Haziran’a kadar “barış” diyerek bunu kullandı ve karşılığını aldı. 7 Haziran’dan sonra da “terörle mücadele” diyerek kullandı ve yine karşılığını aldı. 

-Peki bu gidişatta ekonominin durumu nedir? Söyledikleri gibi “istikrar” var mı sizce?

"İNSANLARI ‘İSTİKRAR’ SİHİRLİ SÖZCÜĞÜYLE REHİN ALIYORLAR"

Bir rehin alınmışlık durumu söz konusu. İnsanlara ev, araba satıyorlar, tüketici kredisi veriyorlar, kredi kartlarıyla borçlandırıyorlar, durmadan tüketmelerini sağlıyorlar. Yani üretmeden tüketen bir ülkesin. Amerika bile buna dayanamadı, patladı. Ama Türkiye patlamıyor. Her gün önünüze %4 büyüme diye bir rakam koyuyorlar. GSMH’nin düştüğü bir yerde biz ülke olarak nasıl büyüyoruz ben anlamıyorum. Ülkenin ekonomisi şöyle yürümez; kamu harcamasıyla büyüyeceksiniz, inşaat sektöründen ekonomi tekeriniz dönecek. Dünya’da böyle bir model yok. Türkiye herhangi bir ekonomistin tanımlayabileceği bir model değil, başka bir şey. Eskiden şöyle anlatırlardı; herkesin taşra, köy bağlantısı devam ediyor. Oralardan yumurta, süt, bulgur geliyor, un geliyor hayat devam ediyor. Artık bunun ötesinde bir noktadayız ama hala patlamıyor bu ekonomi dediğiniz şey. Ama nereye kadar gider başka bir tartışmanın konusu. İnsanları hala tüketmeye yönlendiriyorlar, o yüzden faizlerin inmesini istiyorlar. İstikrar sihirli sözcüğüyle insanları rehin alıyorlar. O insanlar biliyorlar ki AKP giderse patlarız, şimdi ne güzel ev aldım, araba aldım diye düşünüyorlar. Ama kimse arabanın taksitini ödüyorum o yüzden AKP oy veriyorum demez. Kahramanlık öyküsü, politik bir öykü lazım; Osmanlı gibi, ecdatlarımız gibi asacağız, keseceğiz diyorlar. Ya da Müslümanlığı hakim kılacağız diyorlar. Bu emanet cümleleri veriyorlar insanlara. Bu müthiş bir illüzyon. Bu illüzyonu hakim oldukları televizyonlarla, gazetelerle yapıyorlar.

-AKP’de olası bir ayrışma olursa bu parti tabanını nasıl etkiler?

AKP içindeki ayrışmanın Milli Görüş üzerinden olacağını sanmıyorum. Çünkü AKP şunu iyi yaptı, yukarıdan aşağıya kendine bir seçmen kitlesi yarattı ve onu dönüştürdü. Yukarıdan aşağıya kendine bir ideolojik yapı oluşturdu. Adlandıramasa da bu yapıyı oluşturdu. Bir ara muhafazakar demokrat falan diyordu, şimdi ondan da vazgeçti. Yani böyle bir kitle oluşturdu, artık oradakilere Milli Görüşçü demek çok mümkün değil.  AKP kendi adına ürettiği bir ideolojinin partisi haline geldi, bunları da tabanına empoze etti. Tabanı da artık AKP diliyle konuşuyor. Artık tabanını çocuk istismarına bile ikna edebilir hale geldi. Karşımızda ahlaki olarak da yeniden üretilmiş bir seçmen kitlesi var. Bu kitlenin politik de bir yapısı var ve bunların sayısı hiç az değil. 

-Bu kitleyi harekete geçirecek, parti içinden yeni bir yapılanma çıkar mı?

"TÜRKİYE’DE İÇİNDE MUHALİF HAREKET BARINDIRMA YETENEĞİ SADECE SOL PARTİLERDE VARDIR"

Bazen ufak ufak işaretler geliyor. Bu gidişattan memnun olmayanların yüksek sesle itirazlarını dile getirdiklerini görüyoruz. Bunun son dönem sözcüsü Bülent Arınç. Söylediği zaman bir karşılık buluyor ve hala öyle ya da böyle Davutoğlu’nun yanında, dışlanmış değil. Bu orada bir karşılığı var demektir. Ayrıca bir Abdullah Gül figürü de var. Bunlar devreye girer mi girmez mi başka bir tartışmanın konusu. Oradaki testinin çatladığını net bir şekilde görüyoruz. Çok fazla böyle gitmeyeceği açık bir
şekilde gözüküyor. Nereye doğru evrilir onu kestirmek biraz zor. Örneğin Abdullah Gül öne çıkar da daha liberal, daha Batıcı bir muhafazakar siyaset ortaya koyup AKP’yi oraya yönlendirebilir mi ya da AKP’nin dışında bir siyasi hareket başlatıp AKP’nin içini boşaltır mı? Bunların hepsi tartışmalı. Çünkü içinde muhalif hareket barındırma yeteneği Türkiye’de sadece sol partilerde vardır, sağ partilerin hiç birinde yoktur. Hele böyle Milli Görüş geleneğinden gelen bir partide, ki kendileri de bu hareketin içindeki ilk ve tek muhalif harekettir, iyi bildikleri için kendi içlerinde muhalif hareket barındırmazlar. Çünkü öyle bir hareket ortaya çıktığı zaman o parti patlar. O yüzden olabildiğince önlemlerini alıyorlar. Bence bunların hepsinin dışında en önemli şey devlet aygıtının mutlak ellerinde olması. O devlet aygıtı maddi, manevi ve psikolojik olarak güç açısından insanları bir arada tutma yeteneği sağlıyor onlara. Devlet aygıtı ellerinden gittiği zaman bütün standart sağ partilerde olduğu gibi çökerler.

-Bir muhalefet analizi yaparsanız CHP, HDP ve MHP’yi nasıl değerlendirirsiniz?

MHP’den başlayalım. Ben MHP’yi siyasi parti olarak çok fazla değerlendirmiyorum. Eskiye döndüm, soğuk savaş döneminin kullanışlı bir aygıtı gibi bir izlenim veriyor. Bir ara politik bir parti gibi hareket ediyordu ama 7 Haziran’dan sonra iyice bu işlevini kaybetti. Çünkü devleti kutsayan sağ siyaset anlayışı, devlet dendiği zaman aynı anda hizalanıyor. Oysa ki devlet tartışmalı bir şeydir, soyuttur. Kutsal değildir. Bugün bakıldığında MHP, AKP’nin hoşlanacağı tarzda bir muhalefet partisi. Nitekim AKP’den de oraya güzellemeler geldiğini de görüyoruz. Kürt silahlı hareketinin ortaya çıkardığı çatışma nedeniyle oluşan bir MHP Türk milliyetçi refleksini konsolide eden bir parti, öyle ya da böyle buna kızan herkesin kapısını ilk çaldığı siyasi yapı MHP’dir.

HDP zor ve sıkıntılı bir dönemde siyaset yapıyor. Her şeye rağmen şunu söylemek gerekiyor ki, devletin bir Kürt alerjisi var. HDP, devletle Kürt siyasetinin silahlı kanadının arasına sıkışmış bir parti. Oysa ki HDP 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi kendi iradesini ortaya koyduğu zaman %14 oy aldı ve siyaseten meşru bir yapı haline geldi, parlamentoya girdi. Silahlı Kürt hareketinin dile getirmediği talepleri dile getirmeye başladı. Siz silahı, şiddeti ne zaman kullanırsınız? İfade etme özgürlüğünüz elinizden alındığı zaman. Bana göre yine meşru değildir ama o zaman araçsallaştırırsınız şiddeti. Şimdi baktığınız zaman Kürt siyaseti üzerlerinde baskı olmasına rağmen her şeyi dile getirebiliyor. Mevzi ve alan kazanmış, meşru zeminlerde seçilmiş temsilcileriyle kendini ifade etme yeteneği kazanmış bir siyasi yapı. Burada silah çok gereksiz. Silahı devreye soktuğunu zaman siz otomatikman hedefinize HDP’yi oturtmuş oluyorsunuz. Yani o hendeklerde boğulan parti HDP oldu. HDP’nin kaybolmasından kim hoşlanırsa demek ki onlar işbirliği yapıyor. Çözüm sürecinde HDP ulak yerine bizzat muhatap olarak kullanılmış olsaydı, belki bu aşama daha sağlıklı geçirilebilirdi. HDP’nin açmazı diğer siyasi partilere göre çok daha fazla.

CHP, 7 Haziran seçimlerinden sokaktaki insanın bütün dertlerine dokundu. Nitekim iktidar partisi de seçim vaatlerine itiraz ederken şöyle bir dil kullandı; “Ben 14 yıldır iktidardayım ben bu sorunların hepsini çözdüm” demedi. “CHP çözemez.” dedi. Sonuçta 14 yılda sen de çözememişsin, bu bir itiraftır. Yani muhalefetten rol çaldı, bu muhalefet açısından bir başarıdır. Ama bunu anlatacağınız insanlar daha önce söylediğim gibi illüzyona uğramış insan kitlesi olduğu için CHP söyleyince tepki vermediler ama AKP söyleyince gidip oy verdiler. Bir de tabi oy vermelerini kolaylaştıran, terörize edilmiş bir Türkiye gerçeği vardı.

Bir de şunu da söylemek lazım Türkiye’deki seçim sistemi parti oligarşilerini meşrulaştırma aracıdır, bir demokrasi aracı değildir. Yani partilerde bir araya gelir insanlar, liste yaparlar, insanlar bunu onaylar, bunun adına demokrasi derler. CHP bunu önseçimle biraz kırdı. Sonuçta demokratik bir yöntemle adaylarını belirledi. CHP’nin önüne örgütlü toplum ve katılımcı demokrasi modelini koyması gerekir. CHP’nin belli bir siyaseti hakim kılması lazım. Siyaset yapmakla tiyatro yapmayı eşdeğer gören bir toplumsal algınız var, bunun yıkılması lazım. İnsanların tamamının siyasete kanalize olması lazım.

-Ortadoğu’da şu anki durumun Türkiye’ye etkisi nasıl değerlendirilebilir?

Ortadoğu’daki mezhepsel ve etnik çatışmaların hiçbiri tesadüf değildir ve Türkiye’ye yansımaması mümkün değildir. Örneğin Irak, Amerika oraya “demokrasi” getirmek için geldi ya, orayı bir laboratuvar gibi gördüler. Müslüman Müslümanın camisine taş atmazdı, Müslüman Müslümanın camisine içeride cemaat varken bomba attı. Tamam dediler bu iş oluyor. Orada bir yarılmayı sağladılar zaten. Sünni-Şii var olan bir yarılmaydı zaten. Neresinden bakarsanız bakın, cumhuriyetin kurucu kadrosu çok akıllı insanlardan oluşuyordu. “Yurtta sulh cihanda sulh” dış politikası o bataklığa girmeyi hep engelledi. Ama siz Sünni refleksleriyle siyaset yaparsanız bu sıkıntıya düşersiniz. Tren istasyonunda beklerken Sünni treni gelince hemen atladınız. Oysa yıllarca bu ülkede yapılan gibi, sizin orada beklemeniz gerekiyordu. Sünni trenine atladığınız zaman
karşıdan da bir Şii treni geliyordu. İki tren karşı karşıya geldi ve siz de orada kaldınız. Şunu da düşünmeniz lazımdı, sonuçta bu ayrımlar sizin ülkenizi de ilgilendiren ayrımlar. Ortadoğu’daki bu yeni ekseni böyle okumak lazım. Burada hazır bir potansiyel var. Geleneklerinde hep iktidar mücadelesi olan bir inanç sisteminden söz ediyoruz.

 Fotoğraf: BirGün