Türkiye siyaseti geçen hafta yeni bir çıldırma kuyusuna indi. Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak iktidar ve genel başkanından başlayarak ana muhalefet partileri birbirini sapık olmakla suçladı. Şöyle ya da böyle olmuş diye konuşmanın hiçbir anlamı yok; toplumu yeni bir kavga ortamına atan acı gerçek budur.

Tıkanan siyasal İslamcı düşüncedir! 

Siyasal İslam bu ülkede 2002 Kasımı’ndan bu yana AKP olarak iktidardadır. İktidar, kamu yönetiminin dayanakları olan kurumsal yapıları kendine bağımlı kıldı; eğitimi ve hukuku çok büyük ölçüde kendine göre biçimlendirdi; devlet olanaklarını kullanarak yandaş sermayeyi güçlendirdi. 
AKP iktidarı, aslında yeterince gelişememiş olan bilim ve araştırma kurumlarını sözcüğün gerçek anlamıyla kuruttu; yok etti. Cumhuriyetin değerleriyle yetişmiş olan bilim insanlarını ya kendisine bağımlı kıldı ya da düşmanca bir tutumla dışladı; şimdilerde de özgürlük ve barış isteyen bilim insanları acımasızca avlanıyor. 
Sonuçta uygulamada katlanarak büyüyen siyasal İslam, düşünce alanında çok yetersiz ve küçük kalıyor; hiçbir gelişme gösteremiyor; kendi düşünürlerini üretemiyor. Türkiye bu büyük çelişkiyi yaşıyor. 
Diğer siyasal partiler bir tarafa, ana muhalefet partisi de AKP ile güçlenen siyasal İslamın şemsiyesinin altına girdi; gidişe, oyunun artacağı beklentisiyle ilke ve düşünce düzleminde karşı çıkmadı; giderek AKP’lileştirildi ve şimdilerde bunun ağır bunalımını yaşıyor; düşünce de seçenek de üretemiyor. 
Düşünce yok olunca da ortalık sapıklığa kalıyor.

Yanlışın kaynağı ‘mabet ile hükümet’ bütünleşmesi! 
Siyasal İslam konusunda bu toplumu uyaran ve bu nedenle yaşamını yitiren çok insan var; Bahriye Üçok ve Turan Dursun, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu ilk akla gelenler. 
Onların uyarıları dikkate alınmadı. Yalnız onların mı? 
Sağcı düşüncenin saygın isimlerinden Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, bu konuda ta 1950’lerde bakın ne diyor? 
“..bugün dinin devletten ve politikadan uzak kalması, yaşaması ve vazifesini hakkiyle görebilmesi için, hükümet ve siyasetten yakasını sıyırması ve hâkimiyetini ferdi fiiller ve ferdi vicdanlar diyarında tesis etmesi bir zarurettir. Bugün din için selamet bundadır. Bu realiteyi görmemek ve diyaneti politikanın kuyruğu haline koymak, ona hizmet değil, kanaatimce ihanet etmektir… 
…bugün dinin devletten bekleyeceği ‘gölge etme, başka ihsan istemem’dir. 
Yani dini devlete, devleti de dine tabi olmaktan kurtarmak ve bu sayede mabed ile hükümet arasındaki tezatları kaldırmak; mabedi ferdi vicdanların kalesi, hükümeti de madde ve menfaat dünyasının nazımı yapmak…” (Din ve Laiklik, 1954; 7. Baskı, 2003, Yağmur Yayınevi, s.173-174). 

Başgil, büyük bir olasılıkla, siyasal İslama göz kırpan ve bugünlere gelinmesinin yolunu açan o zamanın Demokrat Parti iktidarını uyarıyordu. 

Bugün ise AKP, topluma dini devletleştirmenin, devleti dinselleştirmenin “ihanetini” yaşatıyor. Çocuklar sömürülür, eğitim için gittikleri kaçak evlerde cinsel saldırıya uğrarken, büyükler de birbirlerini sapıklıkla suçluyor. 
Şu gerçeğin altı çizilmelidir. Eğer AKP siyasal İslamı en kısa zamanda sağlıklı bir düşünce açılımı yapamazsa -ki bu çok zor görünüyor- ya da karşısına din ile devleti yerli yerine yerleştirecek bir iktidar seçeneği oluşmazsa -bu da hiç kolay değil- geçen hafta yaşanan “sapık” yıkımı daha da ağırlaşabilir.