Adının “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak kararlaştırıldığı, fakat öncesinde “Türk Tipi Başkanlık”, “Yarı-Başkanlık”, “Partili Cumhurbaşkanlığı” gibi ifadelerle tanıtılmış ve özünde “seçimsel otoriter demokrasi” modeli olan Anayasal değişiklik önerisi referanduma sunuldu ve sonuca göre yürürlüğe girdi.

Bu değişiklik Türkiye’nin siyasal yaşamı boyunca varlığını koruyan seçimsel demokrasisini, otoriter bir demokrasiye taşımayı hedefliyor. Güçlü yetkilerle donatılmış bir yürütme erkinin parlamentoyu zayıflatmasıyla karar alma yetkisini ele geçirmesi ve yargı üyelerini belirleyerek “herkesin hukukunu” yürütme erkininin hukuku haline getirmesi söz konusudur.

ÜÇÜNCÜ CUMHURBAŞKANI: ERDOĞAN

Aslında siyasetin en aktif isimlerinden olan, Süleyman Demirel’den beri siyasi gelişmeleri yaşayarak görenler Başkanlık Sistemi’nin gündeme getirilmesiyle ilk defa karşılaşmış değiller. Zira Demirel de Cumhurbaşkanı olduğunda, partisinin mecliste muhalefet konumuna gelmesinden önce ve Turgut Özal da aynı şekilde, partisinin yerel seçimlerde birçok belediyeyi kaybetmesiyle başkanlık sistemini gündeme getirdiler. Tıpkı Erdoğan gibi, onlar da güçlü liderlik, istikrar ve tek parti hükümeti önermeleriyle siyasal sistemin değişmesini istediler. Belki de bu durum kaybedeceğini anlayan lider sendromu olarak da anılabilir.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından da referandumdan “evet” sonucunun çıkmış olması oldukça manidardır. Zira üç büyük şehirde “evet” oyu kaybetmiştir. Bu durum Erdoğan’ın yerel seçimler de oy kaybedeceğini göstermektedir.

NEDEN BAŞKANLIK İSTİYORLAR?

Aslında üç lider de meşruiyetin kaynağını değiştirmek istiyordu. Demokrasilerde denge ve kontrol mekanizmasının, şeffaflığın, hukukun üstünlüğünün, hesap verilebilirliğin, erkler ayrılığının kurumsallaşması nedeniyle hükümetler meşruiyetlerini kolay elde edemiyorlar veya koruyamıyorlar.

Oysa seçimsel otoriter demokrasilerde yalnızca belli aralıklarla halkoyuna gidildiği için ve diğer demokratik kurumsallaşmaların olmaması nedeniyle meşruiyet kaygısı yaşanmıyor. Üç Cumhurbaşkanı da aslında otoritelerinin kaynağını sağlayacak olan halkoyundan başka bir demokrasi kırıntısı istemiyor. Getirmek istedikleri değişikliğin özü bu.

SEÇİMSEL OTORİTER DEMOKRASİ

Ergun Özbudun hocanın ifadesiyle*, seçimsel demokrasilerde bütün vatandaşlar temel haklardan ve özgürlüklerden yararlanamıyorlar. Tam ve eşit siyasal yarışma unsuru eksik oluyor. Buna “fiili tek partili demokrasi” de deniliyor. Ancak bu tip rejimlerle demokrasiler arasında gri alanlar da oluyor. Örneğin belli aralıklarla seçim yapılması ve seçimlere muhalefet partilerinin de katılabilmesi gibi.

Seçimsel otoriter demokrasilerde ise belli aralıklarla yapılan seçimlere katılan partiler arasında eşit bir yarış ortamı bulunmuyor. Hakim İdeolojinin zengin manipülasyon araçları seçim propagandalarını zehirliyor. Medya araçları kısıtlanıyor. Bu tip demokrasilerde de belli aralıklarla seçim yapılıyor. Zira halkoyu sayesinde otoritenin meşruiyeti sağlanıyor ve “seçilen” lider (Başkan, Cumhurbaşkanı, Şef, vs.) kendisini milli iradenin temsilcisi addederek meşru bir otorite haline geliyor.

TEK ADAMLIĞIN SONU YOK

İnönü’nün tek adam rejimi hakkında söyledikleri günümüze bir nebze ışık tutuyor. 19 Mayıs 1945’te İsmet İnönü Nihat Erim’e şunları söylüyor:

“Bizim şimdiki sistemimiz baştaki şahsa dayanmaktadır. (…) Bunun sonu yoktur. Baştaki şahıs sahneden çekildiği zaman nasıl bir akıbetle karşılanacağı bilinemez. (…) Ben, ömrümü tek parti rejimi ile geçirebilirim. Ama sonucu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten vakit geçirmeksizin işe girişmeliyiz.”

*ÖZBUDUN, Ergun, Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016, Ss: 39-42.