Son günlerde mecliste kabul edilen  “Kiralık işçi Yasası”, AKP’nin emek rejiminin kristalize olduğu bir yasadır. AKP iktidarında emeğe yönelik düzenlemeleri tek tek veya parça parça değerlendirmek anlamlı değildir. Bu düzenlemeleri genel anlamda inşa edilmeye çalışılan bir emek rejiminin parçası olarak değerlendirmek gerekir. Emek rejimi kavramı, emek politikalarını içine gömülü olduğu iktisadi, siyasal ve ideolojik yapılarla birlikte anlamaya ve açıklamaya vurgu yapar. AKP, siyasal iktidarı süresince hiç ödünsüz bir emek rejimi inşa etmektedir. Sıklıkla telaffuz ettiği “istikrar”ı, ne Kürt politikasında ne de dış politikada sağlayabilmiştir. İstikrarı tesis ettiği tek alan emek rejimidir. Ve, AKP’nin istikrarı, emeğin sefaletidir.

AKP’nin emek rejiminin iktisadi, siyasal ve ideolojik  temellerinde bir kavram kilit bir öneme sahip: Güvencesizlik. Ancak, güvencesiz çalışma ve güvencesizlik çok şeyi söyler ve çok şeye işaret eder hale geldikçe açıklayıcılığını kaybediyor. Dolayısıyla, güvencesizliği daha net tartışabilmek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için yedi alanda güvencesizlikten bahsedilebilir: İş güvencesizliği, istihdam biçimlerinin güvencesizliği, sosyal güvencesizlik, gelir güvencesizliği, sendikal güvencesizlik, demokratik güvencesizlik ve irade güvencesizliği. Tüm bu yedi alanın ortaklaştığı nokta ise geleceğin belirsizliği ve/veya geleceksizliktir.

İş güvencesizliğini, yarın o işe sahip olunup olmadığının net olmadığı durumlar olarak tanımlayabiliriz. Diğer bir deyişle, çalışırken sürekli risk altında olma, yarından emin olmama durumu ve gelecek kaygısıdır. Bunun temel nedeni, işten atılmanın önünde engellerin az olması, diğer bir deyişle, işten atılmanın çok kolay olmasıdır. Sermaye en ufak bir sıkıntıda ilk olarak işçi çıkarmayı düşünmektedir.

Güvencesizliğin bir diğer boyutu da istihdam biçimlerinin güvencesizliğidir. Hem dünyada hem de Türkiye’de güvencesiz istihdam biçimleri çeşitlenmekte ve yaygınlaşmaktadır. Taşeron çalışma, ev-eksenli çalışma, çağrı üzerine çalışma, sözleşmeli çalışma, kısmi zamanlı çalışma, çalışma yaşamında en yaygın istihdam biçimleri haline gelmiştir. Özellikle eğitimli gençler “yeni yükselen” piyasalarda diğer bir deyişle iletişim endüstrilerinde (bilişim, medya, reklamcılık, halkla ilişkiler, vb.) bu istihdam biçimlerinde istihdam edilmektedirler.

Sosyal güvencesizlik, güvencesizliğin bir başka veçhesidir. Sosyal güvenceden uzak yani kayıtdışı çalışmaktır. Türkiye, yeni yüzyılda oldukça istikrarsız bir büyüme ve yatırım süreci ile karşı karşıyadır: Gittikçe kötüleşen gelir dağılımı ve sosyal eşitlik, paralize olmuş bir finansal sistem ve her geçen gün büyüyen enformel emek piyasası. Kentlerde gerçekleşen enformel faaliyetler, nüfusun önemli bir bölümünün geçimini sağlamaktadır.

Güvencesizlik, gelir güvencesizliği olarak da deneyimlenmektedir. Gelir güvencesizliği, işten atılıp gelirsiz kalmak ve/veya sosyal güvence olmadığı için iş hayatını tamamladıktan sonra gelirsiz kalmak olarak düşünülebilir. Diğer yandan, gelir yetmezliği de bu sürecin bir parçasıdır. 1980 sonrası dönemde ekonomide ücretleri bastırmak temel davranış biçimi haline gelmiştir. Böylece çalışanlar yüksek üretkenlikte bulunurlarken, ücret baskılamaları ve son derece kısıtlı istihdam artışları ile de sürecin tüm yükünü omuzlarına almaktadırlar.

Sendikal güvencesizlik de güvencesizlik örüntülerinin parçasıdır. Türkiye’de, son yıllarda, hem sendikalaşma oranlarında hem de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki çalışanların oranlarında dramatik düşüşler yaşanmaktadır. Sendikal güvencesizlik ideolojik olarak da örülen bir süreçtir. 1980’lerden bugüne sendikaların ve sendika yanlılarının, medyada ve akademide konumlarıyla ilişkilidir ve sendikalar ve sendika yanlıları, hayatın her alanında zor anlar yaşamaktadırlar. Sendikalar, bir karşı hegemonya stratejisi yaratmaktan uzak kılacak şekilde zayıflatılmakta ve zayıflamaktadır. Bu durumda, sendikalar, mavi yakalı erkek işçilerin “arkaik”(eski) kaleleri olarak görülmektedir. Sendikacılığın bu “yeni imajı”nın üretiminde, medya da önemli rol üstlenmektedir. Medya, sendikalara çok az ses ve yer vermekte, sendikaları şiddet ve anarşi gibi “arkaik” yöntemler kullanan “arkaik” örgütler olarak görmekte ve göstermektedir.

Demokratik güvencesizlik, işçi sınıfının kendi sözünü söyleyeceği mecraların olmamasıdır. Tüm işçi kamusallıklarının ortadan kaldırılmasıdır. Diğer yandan, emek, kendine dair politikaların üretildiği kurum ve kuruluşlarda (Asgari Ücret Komisyonu, İŞKUR, İşsizlik Sigortası Fonu) temsil edilmemektedir.

İrade güvencesizliği de güvencesizlik örüntüsünün bir parçasıdır. Türkiye’de işçileri irade yitimine getiren süreç, güvencesiz çalışmadır. Yaygınlaşan sık sık iş değiştirme, “hayatta dikiş tutturamamış” gözüyle bakılmayı yaratmaktadır. İrade yitimi de, boyun eğmeyi ve itaati yaratır.

Bitirirken, Türkiye’de işçi sınıfı, örgütlü mücadele ile kazandığı hakları ve edindiği mevzileri hızla kaybetmektedir. Çalışan ya da çalışmak isteği içerisinde olan insanlar için daha iyi bir gelecek umudu hızla sönmektedir. “Daha iyi bir gelecek umudunu yeşertecek”,  “başka bir dünyayı mümkün kılacak” bir birikimin eğitimli, sağlıklı ve toplumsal olarak güvenlik içinde bir işçi sınıfından çıkacağı açıktır. Dolayısıyla, bugünden “başka bir dünyayı mümkün kılacak” zemini besleyen kılcal damarların (istihdam, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik, barınma, vb.)  işçi sınıfı adına savunulması ve ileriki mücadeleye eklemlenmesi şarttır.