Yüksel Taşkın: AKP ve Gülenciler kavgası, sağ cenahın “liberallerini” bu iki aktör arasında bir tercihe zorladı

Söyleşi : Dilara İlbuğa

15 Temmuz sonrası süreci Prof. Dr. Yüksel Taşkın ile konuştuk. Darbeler ve demokrasi ile ilgili sorularımızı yanıtlayan Taşkın, Gülen Cemaati’nin Özal’lı yıllar ve AKP devri olmak üzere iki büyük güçlenme devri olduğunu söylüyor.

-Türkiye’de darbe ve demokrasi ilişkisinin temel dinamiğinin bürokrasi üzerinden şekillendiği söylenir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Bu soruyu yanıtlamak için, Demokratikleşme literatüründeki Vesayetçi Demokrasi kavramını anımsamalıyız. Bu sistemde partiler seçimle iktidara gelirler ama bürokrasinin (genellikle ordu veya yargı) demokratik işleyiş üzerinde bir “veto gücü” vardır. Siyaset bazı alanlara giremez. Kırmızı çizgileri ihlal ettiğindeyse ikazdan darbeye kadar bir dizi müdahaleye maruz kalır.

Türkiye’deki darbelerin özelliğiyse, darbecilerin iktidarda uzun süre kalma “hatasını” yapmamalarıdır. Darbeden sonra hızlı bir temizlik yapılır. Siyaset kurumuna eski sınırları anımsatılır. Darbeciler, “oyun alanını” temizledikten sonra hızla kışlalarına çekilirler. Enkazı temizlemek, ekonomiyi toparlamak siyasetçilerin işidir.

Oysa Latin Amerika ülkelerinde darbeciler, uzun süre iktidarda kalma cazibesinden sıyrılamadılar. Ekonomiyi yönetemedikleri, insan haklarını da budadıkları için çok hızla meşruiyetlerini yitirdiler. Bu da Latin Amerika’nın askeri darbeleri aşarak demokratikleşmesinde belirleyici oldu.

Bizdeki darbeciler ise, uzaktan denetlemeyi, uzaktan istediklerini almayı becerdikleri Vesayetçi Demokrasi sayesinde fazlasıyla yıpranmaktan kurtuldular. “Asker gelse de bizi kurtarsa” diyebilen bir toplumsal tabanları hep olageldi.

Vesayetçi Demokrasiyi, ordunun rejimi büyük bir idealizmle koruduğu varsayılan bir “Gardiyan Ordu” söylemiyle karıştırmamalı. Bir bütün olarak askeri ve sivil bürokrasinin bu kadar güçlü olmasının elbette zümrevi ve sınıfsal neticeleri de oldu. Oransız ve denetimsiz gücün, kapitalist üretim koşullarında haksız kazanca dönüştürülmemesi, zaten tuhaf olur. OYAK’ın neredeyse doğal tekel olunan iktisadi alanlara girebilmesi, emekli askerlerin büyük şirketlerin yönetim kurullarında kendilerine yer bulabilmeleri gibi bir dizi avantaj elbette vesayetçiliğin neticeleridir.

Bizdeki Vesayetçi Demokrasinin bir başka özelliği de Cumhurbaşkanı’nın mutlaka sivil ve askeri bürokrasinin çıkarlarını koruyacağı hesabının yapılmış olmasıdır. Cumhurbaşkanlığına sivil birisi seçildiğinde Veyasetçi Demokrasi dengeleri şaşar, sistemin seçkin katlarında gerilimler oluşur. “Seçilmiş Seçkinler ve Seçilmemiş Seçkinler” kapışmaya başlarlar.

Vesayetçi Demokraside yargı ve askeri bürokrasinin, siyasi partileri denetleme anlamında en çok güven duydukları kurum olan Cumhurbaşkanlığı, bu nedenle fiili ve yasal bakımlardan çok güçlü yetkilerle donanmıştır. Bu gücün, siyaset sınıfının eline geçmeyeceği varsayımıyla yapılmıştır bunlar. Dolayısıyla darbeye gerek kalmadan bazı meseleleri cumhurbaşkanlarının çözmeleri umulur. Cumhurbaşkanlığı, Vesayetçi Demokrasinin devlet içindeki denge ve fren mekanizmasının kalbidir.

Demek ki, bu kurum sivillerin eline geçtiğinde, hele hele cumhurbaşkanlığı direkt oylarla belirlendiğinde bu uzun sürede oluşmuş yapı büyük bir sarsıntı yaşamıştır. Üstelik bu yetkiler “nasıl olsa hep bizde kalır” denilerek abartıldığı için, sivil cumhurbaşkanının direkt halkoyuyla gelmesi, Vesayetçi Demokrasinin en önemli kalelerinden birisinin yenilmesi anlamına gelmiştir. Elbette bu kadar güçlü bir Cumhurbaşkanlığı makamının sivillerin eline geçmesinin kendiliğinden demokratikleşmeyi derinleştireceği algısı yanıltıcıdır. Oransız güç, bu defa başka türlü bir otoriterleşmeye zemin olmuştur. Mesele bu oransız gücü demokrasi lehine dağıtmaktır hâlbuki. “Ele geçirmek” değil, diğer kurumlara dağıtmak demokratların asıl gündemi olmalıdır.

-Çok partili yaşama geçildikten sonra özellikle sağ iktidarların sürekli egemen olduğu dönemde darbelerin yaşanmasını nasıl açıklayabiliriz?  

İlk bölümde bu soruya kısmen yanıt verdim. Devam edeyim. Vesayetçi Demokrasinin siyaset alanını ve sivil toplumu denetim altına alma çabaları karşısında Türkiye sağının farklı bileşenlerinin en büyük “çareleri” Devleti demokratikleştirmek değil, Devlet’i ele geçirmek arayışı olmuştur. 12 Mart’tan sonra, başta İçişleri Bakanlığı ve Güvenlik Bürokrasisi olmak üzere, pek çok bakanlıkta Milliyetçi Muhafazakâr kadroların önü açıldı. Bu bir devlet tercihiydi. 12 Mart’tan sonra Ordu, sosyal adaletçi söylemlerini terk etti, iktisadi meselelere ilgisini kaybetti ve bu alanı sağ teknokratlara bıraktı. Bu ABD’nin de tercih ettiği bir yakınlaşma olacaktı. Anti-komünist Ordu ve sağ siyaset sınıfı arasında daha 12 Eylül’den önce, Aydınlar Ocağı gibi kurumlar vasıtasıyla bir yakınlaşma sağlandı. 12 Eylül’den sonra bu yakınlaşma Özal’ın da tercihiyle daha da güçlendi. Ortak düşman sol güçlerdi ve solun uzun süre devre dışı bırakılması, bu ittifakla mümkün oldu. Demek ki 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, sağ iktidarları görevden alsa bile, temelde sola karşı yapılmıştır. Ecevit bu tezi ölene kadar sahiplenmiştir. Zaten izleyen yıllarda çok güçlü sağ iktidarlar oluşması da bununla alakalıdır. 27 Mayıs’ın Demokrat Parti’ye (DP) karşı yapıldığı doğrudur. Ama 1957 seçimlerinde oyunu arttıran CHP, bir sonraki seçimde iktidara gelebilseydi, DP sandıkta mağlup edilebilecekti. DP’nin darbeyle tasfiyesi ve Menderes’in idamı, Merkez Sağ’a çok büyük bir meşruiyet ve oy desteği sağladı. Solun halk nezdindeki itibarını azalttı. Demek ki 27 Mayıs’ın da bu türden negatif etkileri olmuştur. Benim genel tezim de darbelerin bir bütün olarak ve tarihsel açıdan daha geniş bir perspektifle bakıldığında ne solculara ne de demokrasi güçlerine hiç yaramadığıdır.

12 Eylül Cuntasının onayıyla ve Özal’ın kıvrak manevralarıyla sağ çevrelerin devlet içerisindeki etkinlikleri daha da artmaya başladı. Özal, laik sermaye çevreleriyle kavga etmeden, Muhafazakâr/İslami sermayenin önünü açtı. Böylece bu kesim kazandığı parayla eğitim, kültür, medya alanlarına yatırım yapabilecek güce erişmeye başladı. Tam da 1980’lerin ortalarında, Özal’ın bilinçli arkalamalarıyla Gülenciler, diğer Nurcu çevrelerden koparak muazzam bir büyüme aşamasına girdiler. Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki, Emniyet’ten Ordu’ya her alana sızmak için büyük ve uzun erimli bir strateji geliştirmişler. Merkez sağ ve sol partilerle iyi ilişkiler geliştirmeye, “ılımı devletçi Türk Müslümanlığı” savunusu yaparken, tam gaz Devlet’e yerleşmeye gayret etmişler. Elbette Devlet’te etkilerini arttıranlar sadece Gülenciler değildi. MHP’lilerden Milli Görüşçülere kadar, hatta Milli Görüş’e yakın duran Nakşi çevrelere kadar çok ciddi bir kadrolaşma gayreti söz konusuydu.

SHP-DYP koalisyonunda, Devlet’teki özellikle Gülenci ve MHP’li kadroların, demokratikleşme adımlarının başarısız olmasında etkileri olmuştur. Özellikle Kürt meselesinin demokratik çözümünde ayak direttikleri, bu konuda Ordu ile de zımni mutabakat içerisinde oldukları söylenebilir. Bu da Ordu nezdindeki meşruiyetlerini arttırmış olabilir. Devlet’in en güçlü odaklarından himaye görmeden, bu kadar etkinlik kazanmalarını başka nasıl açıklayabiliriz?

Anımsanırsa ben bu etkinlik kazanma sürecini 12 Mart sonrasına kadar geri götürüyorum ve Devlet’in onayıyla bu kadrolaşmanın başladığını göstermeye çalışıyorum.  O zamanlar Devlet’in dümeninde olanlar, bırakın sosyalistleri, solcuları, Sol Kemalistleri dahi devlette barındırmama kararına varmışlardı. Bugünkü manzarayı anlamak için tarihte biraz geri gitmeye işte bu nedenle ihtiyacımız var. Yani sorumlular listesi hayli uzun.

-Son darbe girişimine kadar gelinen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP ve Cemaat çatışmasının bir boyutu olarak mı yoksa sistemin derin bir krizi olarak mı yorumlarsınız?

Gülen Cemaati’nin iki büyük güçlenme dönemi var: Özal’lı yıllar ve AKP devri. AKP iktidara geldiğinde, sürekli bir tasfiye korkusu yaşıyordu. Hatta bu korku İsmet Berkan’ın bir kitabına da adını vermiştir: “Asker bize iktidarı verir mi?”

Devlet’teki Gülenci kadrolar, AKP’lilerin korkularını maharetle kullanarak, Güvenlik bürokrasisindeki etkinliklerini zirve noktasına taşıdılar. Orduda Ergenekon-Balyoz davalarını kullanarak geniş çaplı tasfiyelere giderek, kendi kadrolarının önünü açtılar. AKP’nin Orduda bu tasfiyelere ve  “bizim cenahtan alnı secdeye değenler” diyerek Gülencilerin Ordu’da kilit noktalara gelmelerine onay verdiği çok açıktır. Yine 2010 Referandumu’ndan sonra “şeytana bile külahını ters giydirerek” Yargı bürokrasisinin kontrolünü bütünüyle ele geçirdiler. AKP’lilerin 2010’dan sonra Yargı’da Gülencilerin bu kadar hızla tam etkinlik kurmaları karşısında büyük bir aldatılmışlık duygusuna kapılmış oldukları anlaşılıyor. Çünkü Gülenciler, AKP kadrolarını da dışlayarak Yargı’yı ele geçirdiler. Daha sonra 2012’de patlak veren MİT krizi ve 17-25 Aralık sürecinde Gülenciler, Yargı’daki tartışmasız güçlerini AKP’ye karşı kullanmaya yöneldiler. Ergenekon-Balyoz sürecinde aynı güç Kemalistlere ve KCK yargılamaları ile Kürtlere karşı kullanılırken, çok sorun görmemekteydiler. Ama aynı güç kendilerine kafa tutunca, kontrolsüz bir savaş patlak vermiş oldu. AKP, Devlet’in Gülencilerin denetimi dışında kalmayı başaran diğer kesimlerini de yanına alarak büyük bir taarruz başlattı. 15 Temmuz darbe girişimine kadar geçen sürede AKP’nin Emniyet ve Yargı’daki Gülencileri en azından büyük ölçüde pasifize ettiği doğrudur. 15 Temmuz darbe girişimi, Gülencilerin “Altın Nesilci” zinde güçlerinin son “altın vuruş” umuduydu. Bu altın vuruş başarısız kalınca Gülencilerin Devlet’ten bütünsel tasfiye süreçleri zirveye ulaştı. Bundan sonra Gülencilerin Batı’da tutunacakları, Türkiye’deki önemli kadrolarının da zamanla Batı’ya göç edecekleri beklenebilir. Gülencilerin Türkiye’de uzun yıllar toparlanamayacakları çok açıktır.

Son dönemde iki İslamcı/Muhafazakâr yapının kapışmasına şahit olduk. Yukarıda vurguladığımız gibi asıl mesele, sağın devleti demokratikleşme değil, ele geçirme tercihinde bulunması ve bunun sistemi krize sürüklemesidir. Bir demokrasi olacaksak veya demokrasimizi konsolide edeceksek, sağ çevrelerin bazı tercihlerde bulunmaları şarttır. Bu nedenle sağın yüzleşmesi gereken çok büyük meseleler vardır.

Oldum olası özeleştiri yapmayan, hep ötekileri itham etmeyi seven sağ çevrelerin son 15 yılda ürettikleri siyasetin, dönüp dolaşıp devleti ele geçirme heveskârlığına demirlemesi, artık yüzleşmekten kaçılamayacak bir meseledir. Bugün AK Parti, bütün iradesini tek bir lidere devreden bir oluşumdur ama kurum değildir. “Cumhuriyet’in geçici bir parantez oluşturduğu” “milli insanı” yeniden inşa eksenli dava söyleminin, demokrasinin olmazsa olmazı olan güven inşasını imkânsızlaştırdığı açıktır. “Kazanan hepsini alır” veya “devleti ele geçiren yeni oyunun kurallarını tek başına belirler” zihniyetiyle, demokrasi konsolide edilemez. “Kazanan hepsini alır” zihniyeti, muhalif çevreleri varoluşsal kaygılara sokar. Çünkü karşılarında kendilerini tarih dışı gören ve tasfiye etmeye yönelen bir iktidar vardır. AK Parti’nin bugünkü durumu budur. Buradan çıkabilmesi için gerekli eleştirellik, kendi etrafındaki entelektüellerde veya siyasetçilerde mevcut mudur? Özeleştiri kültürü, bu cenahta ne kadar kabul görmektedir. Mevcut durumda içeriden yapılan eleştirilerin gayrı-meşru görüldüğü, kimi zaman hainlikle özdeşleştirildiği açıktır.

Sağ’ın diğer güçlü yapısı olan Gülencilere baktığımızda gördüğümüz manzara daha da iç karartıcı. Yıllarca Kemalistleri, Komünistleri, Modernistleri v.b “devleti ele geçirmekle” itham edenlerin, meğerse içten içe “ötekilerine” özendikleri ortaya çıktı. Meğerse devleti ele geçirecek özne olma arzusunun kamuflajıymış bu eleştiriler. Kendi “zinde güçlerini” yani “Altın Nesilci” rüyalarını gerçekleştirmek adına etik tüm kodları bir yana bırakarak ordudan diğer devlet kurumlarına “sızıntı” yapma kararlılıkları, başka nasıl açıklanabilir.

Yine sağ çevrelerin kendilerini liberal veya demokrat olarak adlandıran ve AK Parti’ye ve diğer sağ güç odaklarına karşı en azından nispi özerkliğe, belirli bir mesafeye sahip bir tekili bir küme yaratamamış olmaları da bir vakıadır. Son AK Parti-Gülenciler kavgası, sağ cenahın “liberallerini” bu iki aktör arasında bir tercihe zorlamış görünüyor. Elbette bu kavgada ilkesel olarak bir siyasi partiyi tercih etmek anlaşılabilir. Bu durumda, liberal veya demokrat olduğunuz için, ilkesel destek verdiğiniz partiye de eleştirel bir mesafede konumlanmanız gerekmez mi? Bunu sağ cenahın içinden gelip yapabilen liberal veya demokratlar, bir elin parmaklarını geçebilirler mi, emin değilim. Devleti ele geçirmeyi etik veya reel nedenlerle doğal sayan anlayışların demokrasiyi konsolide edemeyecekleri açıktır. Devlet eliyle toplumu yeniden inşa etmek veya eski kodlarına döndürmek için yeniden ihya etmek, kaçınılmaz olarak dışlayıcılıkla, tasfiyecilikle yol almak durumundadır. Bunun da bir şiddet türü olduğunda ve etik olmadığında anlaşan demokratların sayısı arttıkça, 2016’da yaşadığımız darbe kalkışması gibi türbülanslar tam anlamıyla tarih olabilirler.

Ele geçirme siyasetinin kendisi,  bu türden darbeleri tasavvur etmeyi ve gerçekleştirmeyi mümkün hale getirmektedir. Demokrasi, mevcut toplumsal çoğulluğun “giderilmesi gereken bir arıza” olduğuna inananlarla inşa edilemez. Demokrasi, bu çoğulluğun kalıcı ve olumlu olduğu bilinciyle var olabilecek bir birlikte yaşama yöntemidir…

-Darbe süreçlerinde iç ve dış dinamiklerin etkilerini nasıl okuyorsunuz? 

Darbecilerin ülke içerisinde ciddiye alınabilecek hiçbir toplumsal taban yaratamamaları çok olumlu olmuştur. Halkın darbeye karşı sokağa çıkması, uzun süredir kıskaca alınan medya guruplarının ve CHP liderliğinde, “laik çevrelerin” darbeye prim vermemesi çok müspettir. Özellikle gençlerin, bu darbe girişimini izledikten sonra bu türden çabalara mesafe koyacaklarını; darbeciliği oldukça “arkaik, eski zamanlara ait” bir olgu olarak tecrübe ettiklerini söyleyebiliriz.

Darbenin dış desteği mevzusu da çok kolayca yanıtlanamayacak bir sorudur. ABD’de Erdoğan’ın gitmesi için darbeyi olumlu görecek Neo-Conlar gibi çevreler olduğunu biliyoruz. Bunlar darbecileri özendirmiş olabilirler. Ama Obama yönetimi, böyle bir darbeye destek vermiş midir? Öncelikle bugün ABD’yi yönetenler, darbecileri teşvik etmiş, açıktan desteklemiş değillerdir gibime geliyor. Ama ABD Devleti de rekabet halinde kliklerden oluşuyor. CIA, Pentagon içerisinde “darbeciler başarılı olurlarsa arkalayalım” fikri oluşmuş olabilir, Mısır’da olduğu gibi.

Öte yandan darbeciler başarılı olsalardı, Obama yönetimi de çok fazla sesini çıkarmayabilirdi. Erdoğan’ın tasfiyesine sevinebilirlerdi. Darbecilere bir an önce “normal demokratik hayata geri dönün” telkinlerinde bulunarak imajlarını korumaya özen gösterebilirlerdi.

Sonuca baktığımızda darbecilerin, kendi kendisini yok yere ısırarak tüketen akrepler gibi açığa düştükleri görülüyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasını iyi okuduğumuzda, ABD ve AB çevrelerinde Erdoğan’ın istenmeyen adam olduğunu net biçimde görmekteyiz. Darbeden sonra Erdoğan’a hararetle sahip çıkılmaması, limoni ilişkilerin en azından bir süre sürdürülmesi de Erdoğan’a “tercihini yap” baskısı yapmak için olabilir. Erdoğan’a verilmek istenilen mesaj şudur: Batı yanlısı net bir duruşta bulunursan, seni yeniden (istemeden de olsa) kabulleniriz.

Türkiye’yi şu anda yönetenlerin Batı ittifakından çıkmak gibi bir çılgınlık yapmaları mümkün müdür? Böyle bir tercihin Erdoğan ve AKP de içinde olmak üzere bütün Türkiye’nin kaybettiği bir kaygan zemine yol açması kaçınılmazdır. Bu son derece akıl dışı bir tercih de olsa, ihtimal dışı değildir…

 

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
43,444TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER