Söyleşi: Pelin Teymur

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Raşit Kaya ile Türkiye’de gazeteciliği ve basın özgürlüğünü konuştuk.

-Hocam medyanın nitelik ve sermaye yapısı bakımından bugününü konuşarak başlayalım isterseniz. 

Dilerseniz önce kuramsal bir çerçeve içinde konuşup, bu kuramsal çerçevede AKP iktidarının neyi simgelediğini ele almaya çalışalım. Her şeyden önce rakamlar ortada, daha geçen hafta basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye’nin hangi sırada olduğu, kimlerle birlikte olduğu, Türkiye’nin hiç de iftihar edemeyeceği bir durumda olduğunu görüyoruz. Bu aynı zamanda başka bir şeyi daha gösterir: Demek ki artık basın özgürlüğü günümüzde belirli ölçütlere vurulabilen, bu ölçütler çerçevesinde sıralamanın yapılabildiği bir olgu. Basın özgürlüğü kavramının, kavramsal olarak tartışılmasında siyasal iktidar tarafından kullanılan “bizim anlayışımız budur”,  “bizim milli basın özgürlüğü kavrayışımız vardır” gibi gerekçelerin hiçbiri geçerli değildir.  Bu açıdan evrensel olarak basın özgürlüğünün ne olduğunu bilmek ve bunu kabul etmek ya da basın özgürlüğü yoktur demek lazım.

Aslında basın özgürlüğünün ilkeleri çok basittir. Önce bu alanda etkinlikte bulunmak için önceden izin almak gerekmez ve bu alanda herhangi bir izin gereği olmadan herkes faaliyette bulunabilmelidir. İlk kural budur. İkinci kural faaliyette bulunulan alanda ister istemez bilgi aktarımı, düşünce aktarımı gerektiği için aktarılacak bilgiye, var olan farklı düşüncelere ulaşmak, basın alanında serbestçe faaliyet gösterecek kuruluşlara açık olmalıdır. Yani habere ulaşma mutlak bir serbesti içinde olmalıdır. Belgelikler, arşivler açık olmalıdır. Bir başka ilke ise ulaşılan yerde toplanan bilgiyi, haberi serbestçe işleme tabi tutarak, topluma yayabilecek gazete, televizyon, radyo gibi kuruluşlara serbestçe aktarabilmektir. İşte basın özgürlüğü bunlardan oluşan bir şeydir.

Bu anlamıyla basın özgürlüğü bir temel hak olarak kabul edilen “düşünceyi ifade özgürlüğü”nün gerçekleşebilmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Aydınlanmayla birlikte düşünceyi serbestçe ifade edebilmek bir temel insan hakkı olarak tanındı. Bu olmadan demokrasinin d’sinden bile söz edilemeyeceği benimsendi. Böyle bir ortamda bu özgürlüğün anlam taşıyabilmesi için basın özgürlüğü ile bütünleşmesi lazım. Bu özgürlük gerçekliğe nasıl bir ortamda ulaşıldığı, nasıl bir toplumda yaşandığı bilgisine ulaşabilmek, orada var olan farklı düşüncelerin neler olduğunu bilebilmeye bağlı ki o toplumda yaşayanlar gerçekliğe yönelik akılcı kararları üretebilsinler, ona göre tutum alsınlar. İşte bu da demokrasinin temelidir. Bu basının özgür olmasıyla gerçekleşebilir. Yani aslında basın özgürlüğü Aydınlanma’nın ürünüdür. Basın özgürlüğü her yurttaşın, temel hakkı olarak kendi yaşadığı ortamı, toplumu, onun gerçekliğini kavrayabilmesi için vazgeçilmez bir ögedir.

Basın özgürlüğü bu ilkelerin ve bu tarihsel gelişmenin ürünü olarak karşımıza çıktığında, ne olduğu konusu artık tartışılamayacak kadar netleşmiştir. Ama iş burada bitmiyor tabi. Bir ülkenin siyasal tarihi bilinirse o ülkenin basın tarihi de bilinir, basın tarihi bilinirse siyasal tarihi konusunda da az çok  bilgi sahibi olduğumuzu düşünebiliriz. Bunlar gösteriyor ki bir ülkenin siyasi tarihi basının özgürlük mücadelesi ile doludur. Ama artık 19.yy’ın sonundan itibaren az önce sözünü ettiğim temel ilkeler konusu evrensel bir nitelik kazanmış ve bu konuda bir takım düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Ancak kapitalizmin kendi dinamikleri çerçevesindeki gelişmeler günümüzde öyle bir nitelik almıştır ki artık basın özgürlüğünün içinde yer alan habere serbestçe ulaşma, o haberi serbestçe aktarma, basının özgür olduğu konusunun gerçek güvencesini oluşturabilecek ilke olarak yeterli gözükmemektedir. Bunun bir şekilde tamamlanması gerekir. O da aktarımı yapacak olan, geniş topluma yaymayı yapacak olan kurumun içinde o olay ve oluşumlarla ilgili haberleri aktarırken, aktaranların yani gazetecilerin kendisinin de özgürce davranabilmeleridir. İşte günümüzde editoryal bağımsızlık, yazı işlerinin özerkliği diye benimsenen ilke buradan kaynaklanır.

Bu açılardan baktığımızda AKP’nin iktidara geldiği dönemden itibaren izlenilen tablo bu ilkelerin her birinin çok bilinçli, tasarlı bir çaba ile ortadan yavaş yavaş aşındırılarak kaldırılmakta olduğunu bize gösteriyor. Düşünce spektrumunun baskı altında olduğu yerde, var olan düşüncelerin aktarılma olanakları azaltılır. Dolayısıyla daha temelde bile böyle bir sorun var. Bu temeldeki sorunun pratiğe yansımasına baktığımızda AKP iktidarının ve yandaşlarının benimsediği görüş ve düşünceleri dile getirme konusunda kaynaklara ulaşma diye nitelendirdiğimiz vazgeçilmez ilke büyük ölçüde tahribata uğramıştır. Bunun aktarılmasına yönelik çabalar büyük ölçüde kontrol altına alınmaya çalışılmış ama daha da önemlisi bizzat bir yayın kuruluşunun içerik üretimini yaptığı editoryal masasına doğrudan müdahaleler ile o yayın kuruluşunun yayın politikaları etkilenmeye çalışılmıştır.

Bugünkü yandaş ya da havuz medyası diye nitelendirilen türden, iktidara yandaş medyanın, editoryal bağımsızlığının tamamen kontrol altına alındığı gelişmelere tanık olduk. Bunun sonucu nedir? Gazeteciler işsiz kalmış ya da gazeteciliğin temel olmazsa olmaz kuralı olan toplumsal sorumlu gazetecilik anlayışında uzaktan, siyasal iktidar ve onun çizdiği yolu izleme durumundaki mülkiyet sahiplerinin belirlediği türden yayın etkinliğine dönüşmüştür. Yandaş ya da havuz medyası dediğimiz olay budur. Peki bu sadece doğrudan kontrolle mi olmuştur? Tabi ki dolaylı yollarla da var olan, bizzat kendilerinin mülkiyet açısından doğrudan tasarrufta bulunamadıkları yayın kuruluşları da değişik tehditlerle, iş dünyasının kendi içindeki dinamikleri kullanılarak örneğin kredilerin manipülasyonu yoluyla topluma yönelik, toplumsal sorumlu gibi bir gazetecilik anlayışı engellenmek istenmektedir. Ve fiili olarak da engellenmektedir. Bunun örneklerini her gün görmekteyiz.

Sorun nedir? Toplumsal sorumluluk. Niye? Çünkü gazetecilik toplumda temel bir insan hakkı olan ifade özgürlüğünün anlam taşıması için aktarım yapan bir meslektir. Bu aktarım o toplumu aydınlatmaya yönelik bir şekilde yapılmalıdır. Ama siz değişik yöntemlerle, ister patron manipülasyonu, ister yasal dayanakları işleterek gazeteciyi mesleğini serbestçe yapmaktan alıkoyarsanız basın özgürlüğünden söz edilemez. Bugün Türkiye’de gördüğümüz şey bu.

Aslında klasik anlamıyla, konuşmanın başından beri aktarmaya çalıştığım basın özgürlüğü kavramı çağdaş yaşam çerçevesi içinde biraz yetersiz kalmaktadır. Özellikle teknolojinin yeni geliştirdiği olanaklar içinde. Çünkü artık yurttaşlar sadece bir kaynaktan kendilerine bilgi aktarımına maruz kalmak yerine o aktarılan bilgiyle etkileşime girmek gibi bir hakka da sahip olmalıdırlar. O yüzden basın özgürlüğü kavramı yerine, iletişim özgürlüğü kavramını ikame etmek gerekmektedir. İletişimde bulunabilme özgürlüğü. Bu anlamda Türkiye’de tanık olduğumuz gelişmeler maalesef insanları ürkütecek düzeylere ulaşmıştır. Fiili engeller bu alanda çok ciddi şekilde oluşturulmaya çalışılıyor. Türkiye’de basın özgürlüğü artık anlamını yitirmiş durumda. Bir de işin unutulmaması gereken tarafı kamu kaynakları çok hasis bir biçimde siyasal iktidarın çıkarlarının korunması, onun düşüncelerinin yayılması için kullanılmakta. Bunun en güzel örneği de kamusal televizyon. Kamusal televizyon, kamusal televizyon olmaktan çıkmış siyasal iktidarın, partinin yayın organı haline dönüştürülmüştür. Bütün bunların arkasında tabi gazetecinin tanımının gerektirdiği şekilde gazetecilik mesleğine olanak sağlanmaması, gazetecilik mesleğinin icrasına olanak bırakılmaması ortaya çıkıyor.

Türkiye’de artık basın özgürlüğünden bahsedemiyorsak demokrasiden de bahsetmemiz mümkün gözükmemektedir. Böyle bir ortamda basın özgürlüğü sadece gazetecilerin sorunu değil, bütün ülkenin sorunudur. Gazetecilik mesleğine sahip çıkmak, toplumun geleceğine sahip çıkmak anlamına gelir. O yüzden öncelikli bir mücadele ve direniş alanı olmalıdır. 

-Günümüzde gazetecilik mesleğini nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? 

Türkiye’de yaşanan olaylara şöyle bir baktığımızda, aslında gazetecilik mesleği icrası siyasal iktidar ve yandaşları eliyle öyle bir hale dönüştürüldü ki artık medya kuruluşundan söz etmek yerine onları kara propaganda aygıtı olarak değerlendirmek gerekiyor. Goebbels’in yerleştirdiği Hitler döneminin anlayışı çerçevesi içinde propagandanın bir takım teknik ve ilkeleri vardır. Bunların içinde en önemli propaganda tekniği bir konuda sürekli tekrar ve o tekrar çerçevesinde ısrarlı abartmadır. Bunlar literatürde Hitler propagandasının kurbanı olmuştur. Aslında bu ilkeler bir Alman Yahudi’si olan Tchakotine’in “Siyasal Propaganda ve Kitlelerin İğfali” adlı bir kitabında yer almaktadır. O kitapta geliştirilen ilkeler farklı düşünürler tarafından revize edilerek günümüze kadar getirilmiştir.  Propaganda sözcüğünün kökeninde “propagandacı”, eğitmen demektir. Toplumu aydınlatan demektir. Ama daha sonra propagandacı toplumu manipüle edip belli bir yönde davranmaya zorlayan, sevk eden anlamına gelmeye başlamıştır. İşte “kara propaganda” günümüzde artık gazetecilik mesleğinin mevcut siyasal iktidar ve yandaşlarının benimsediği anlayış çerçevesinde götürülmektedir.

Gazeteciliğin temel ilkeleri arasında şöyle bir şey vardır: Bir konuda bilgi, haber aktarılırken, gazeteci önce gerçekliği nesnel olarak aktarıp ondan sonra yorum yapabilir. Yani haber ile yorumun ayrılması söz konusu olmaktadır. Günümüzde ise bu şekilde senkronize tekrarlarla tek bir düşünce etrafında, tek bir düşman yaratarak, o tek düşmana karşı topyekûn bir seferberliği sağlamak üzere haber-yorum bir günlük pratik haline dönüşmüştür. Böyle olunca da yok edilen gazetecilik mesleğinin kendisi olmaktadır. Yapılan gazetecilik değildir. O zaman gazetecilik yapılmıyorsa tabi ki basın özgürlüğünün de anlamsız olması söz konusu olacaktır. Basın özgürlüğü yerine propaganda yoluyla kitleleri iğfal edebilmek için bastırma, her yolu mübah sayma durumu söz konusu olmaktadır.

Burada çok öğretici olan bir örnek vardır: Goebbels’in “kara propaganda” diye nitelendirdiğimiz propaganda anlayışı çerçevesinde söylediği şudur; soyut ve insanların günlük deneyimlerinin dışında kalan konularda istediğiniz kadar yalan söyleyebilirsiniz. Yalan ne kadar büyük olursa, onun doğruluğunun kontrol edilme şansı olmadığı için mesajın inandırıcılığı ve kitlelerin o mesaja uyma şansı yüksek olacaktır. Buna karşılık farklı bir düşünür iktidara karşı mücadele koşulları içinde şunu önerir: Hiçbir zaman olay ve olgular konusunda yalan söylemeyeceksiniz. Hep doğruları söyleyeceksiniz ama onların düşünce olarak sizin ulaştırmak istediğiniz kişilerin düşünce sistemine gelebilmeleri için kullanılması sizin hakkınızdır. Bu düşünür Lenin’dir ve bunları “Ne Yapmalı?” da söyler.

Yani basın özgürlüğünün olduğu ortamlarda değilseniz yalanla ve gerçek olmayan bir takım telkinlerle toplumu manipüle etme yolu her zaman vardır.  Günümüzde bunun örneklerini saymaya gerek yok ama ilk akla geleni Kabataş ile ilgili söylenen yalan olabilir.

-Bugün bahsettiğimiz üç medya alanı var; birincisi, AKP karşıtı haber yapan, direnen sol çizgideki kuruluşlar, ikincisi “merkez medya” gerçeği ve bir de yandaş  dediğimiz kuruluşlar. Ama merkez medyanın tarihinde daha önce hiç vermediği tavizleri verdiğini görüyoruz. Bundan sonra bir “merkez medya” olgusundan bahsedebilir miyiz? Ya da daha önce böyle bir tabloyla karşılaşmış mıydık? 

Türkiye’de basın özgürlüğü geçmişte de çok ciddi sorunlar yaratmış, basının her zaman için belli kitleleri aydınlatma gibi bir potansiyeli olduğu görülmüştür. Cumhuriyet öncesinden bu yana Türkiye siyasal yaşamının önemli konularından biri basın alanında siyasal iktidarlara, onların otoriter davranışlarına direnmek olmuştur. Ama zaman içinde giderek basının üzerindeki siyasal iktidar kontrolünün arttığı dönemler yaşanmış, bunun yumuşadığı dönemler de yaşanmıştır. Ancak Türkiye’de örgütlenme geleneği ve bunun hukuksal altyapısının çok da uygun olmadığı dönemlerde basın siyasal muhalefetin aracı olarak her zaman için varlığını sürdürebilmiştir.

Bu çerçevede hukuksal anlamda belli bir rahatlığa kavuşulduktan sonra Türkiye’de tanık olduğumuz olay basının Ceza Hukuku’nun yani zorun uygulanmasıyla kontrol altında tutulması yerine basına ya ekonomik baskılar uygulayarak ya da basını besleyerek, ona olanaklar hazırlayarak siyasal iktidarın istediği biçimde bir basın etkinliğini yaratma çabasıdır. Bunun tahammül edilebilir düzeylerde yaşandığı dönemler bile mücadelelerin sertleştiği dönemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama günümüzdeki kadar hem çok ağır ekonomik baskıların hem çok ağır siyasal manipülasyonların hem de Ceza Hukuku ile tehdit etmelerin bu düzeye ulaştığı bir dönemi, ben şahsen 70 yaşına yaklaşmış birisi olarak hatırlamıyorum. Bu konuları etüt eden bir insan olarak da okumadım, öğrenmedim.

Gerçekten günümüzde siyasal iktidar mutlak, totaliter bir yapıya doğru evrilme aşamasında. Tabi ki karşısına en yüksek muhalefet odağı olarak gördüğü basını, medya alanına almaktadır. Örgütsel amacı kar etmek olan, iş dünyasında giderek karını yükseltmek isteyen, bir zamanlar “merkez medya” diye nitelendirdiğimiz basın kuruluşlarının literatürde orta yol tutmak diye anılan, yani “holding the ground line” denen bir anlayışı sürdürebilmeleri artık olanaklı olmamaktadır. Bunu Türkiye basınının “amiral gemisi” unvanını taşıdığı iddiasındaki yayın organının geçirmekte olduğu transformasyonu izleyerek görmek mümkün. Maalesef kendi bilinçleri ve inançlarıyla bile çelişecek düzeyde kendi mecralarını kullanmak durumunda kalıyorlar. Bu kullanma durumu artık onların herhangi bir şekilde gazeteci sıfatıyla toplumda değerlendirilmesine olanak tanımıyor.

Bu anlamda gazeteci sıfatını taşıyanlardan oluşan bir merkez medyadan söz etmek mümkün değil. Buna karşılık her zaman için, her hal ve koşulda mücadelesini sürdüren, hem ekonomik sıkıntılara hem ciddi baskılara ve tehditlere karşı varlıklarını sürdürenler var, ve iyi ki var. Önemli olan şu sırada herkesin basın özgürlüğü konusunun gazetecilerin sorunu olmasından önce toplumun ve toplumda demokrasiyi özleyecek herkesin sorunu olduğunun bilincine kavuşmalarıdır. Bu alanda cesur ve özverili çabalar eksik olmadığına göre ve demokrasiye inananlar olduğu sürece, insan olan her yerde, umut her zaman vardır.