Yordam Kitap ile yaptığımız söyleşilerin bu haftaki konuğu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Prof.Dr.Gamze Yücesan Özdemir.

Özdemir, 21. yüzyılın başında “yeni proleterleşme dalgası” ve “gençlik hareketi”nin öne çıktığını söylüyor ve ekliyor: “21. yüzyılın sınıf mücadelesinde genç ve inatçı köstebeklerin kazma ve tünel açma enerjisi ve hızı belirleyici olacaktır”.

Çalışmanızın ismiyle başlayalım: Neden İnatçı Köstebek?

“İnatçı köstebek” adının bir olgusal, bir teorik bir de edebi anlamı var diyebilirim. Olgusal anlamı derken, çağrı merkezlerinde çalışanlar aslında yer altında çalışan köstebekler bir nevi. Araştırma sırasında gittiğimiz hemen hemen tüm çağrı merkezleri yapay aydınlatma altındaydı. Aslında, 21. yüzyılın başında yalnızca çağrı merkezlerinde değil tüm hizmet sektöründe çalışma mekanlarının gün ışığı almayacak şekilde tasarlandığına tanık oluyoruz. Dolayısıyla, çağrı merkezinde çalışanlar da gün ışığından yoksun köstebekler.
Teorik anlamına gelince, düşüncelerini takip ettiğim teorisyenler köstebek metaforuna sıkça başvuruyorlar. Marx, devrimci bir momenti anlatırken, yer altında sessizce kazan köstebeğe gönderme yapıyor ve şöyle diyor: “İyi kazmışsın, ihtiyar köstebek!” Ayrıca, Fransız Marksist Daniel Bensaid, kapitalizmde sermayeye karşı emeğin mücadelesine atıfla “inatçı köstebek çevik lokomotiften daha uzun yaşar” diye belirtiyor.

Edebi anlamına gelince, emekçilere dair çalışan sosyal bilimcilerin soğuk dilinin edebiyatla beslenmesi gerektiğini düşünürüm hep. Orhan Kemal’in etkisi hayatımda olduğu kadar bu kitapta da var. Kitabın ismine son noktayı ise kızım Ada koydu. Daha önceki kitap isimlerini çok sıkıcı bulduğunu söyleyen Ada, “İnatçı Köstebek”i duyunca, “işte, bu kitap tutar!” dedi.

İnatçı Köstebek, Yordam Kitap tarafından 2014 yılında yayınlandı. Bu da Haziran Direnişi’nden 1 yıl sonra demek… O dönem direnişe katılanların sınıf aidiyetine dair yoğun tartışmalar yapılmıştı. Aradan geçen zamanı da göz önünde bulundurarak, bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Haziran Direnişi’nde gençlik, sınıf ve direniş şöyle örüldü: İşçi sınıfının üyesi ya da potansiyel üyesi olan gençler, kendi hayatlarına sahip çıkmaya dönük yaratıcılıklarını ve güvenlerini yeniden kazandılar. İşçi sınıfı mensupları ya da potansiyel mensupları, kendi hayatları üzerinde sahip oldukları gücü harekete geçirdiler.

Sınıf mücadelesinde, gençliğin dinamik ve akabinde “yaratıcı ve üretken” gücünün çok değerli olduğunu düşünüyorum. 21. yüzyılın başında iki eğilim, “yeni proleterleşme dalgası” ve “gençlik hareketi”, karşılıklı etkileşim içerisinde öne çıkmakta ve netleşmekte. Dünya geneli ile benzer bir seyir içerisinde Türkiye’de de gençlik, emek piyasasında bir yanda güvencesizlik diğer yanda ise geleceksizlik baskısı altında. Gençlik, güvencesizliği çok çeşitli boyutlarda deneyimliyor: İstihdam güvencesizliği; sosyal güvencesizlik; gelir güvencesizliği; sendikal güvencesizlik. Dolayısıyla, bir temenni ya da iyi niyet olarak değil, temelleri sağlam bir beklenti olarak diyorum ki: “21. yüzyılın sınıf mücadelesinde genç ve inatçı köstebeklerin kazma ve tünel açma enerjisi ve hızı belirleyici olacaktır.”

Çağrı merkezlerini “üçüncü binyılın fabrikaları” olarak tanımlıyorsunuz ve “yıkıcı emek rejimleri” olarak kavramsallaştırıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Çağrı merkezlerini “üçüncü binyılın fabrikaları” diye adlandırarak, Marx’ın sınıf tahlilini tekrar merkeze almayı hedefliyorum. Marx’ın sınıf tahlilinde işçi sınıfının ve fabrikanın yalnızca sanayi üretiminde çalışan sanayi işçisini içermediğini tekrar vurgulamak istiyorum. Kapitalizmin artı-değer üretmeyi hedefleyen yapısında işçi sınıfı pekala plazalarda çalışan iyi giyimli, eğitimli ve tüketim alışkanlıkları farklı bir vecheye de bürünebilir. Dolayısıyla, çağrı merkezleri, ağır sömürü ve çok yönlü güvencesizlik koşullarında yeni yüzyılın fabrikalarıdır.
Yine Marx’ın sınıf tahlili doğrultusunda, çağrı merkezi çalışanlarının “yıkıcı emek rejimleri”ne tabi olduklarını öne sürüyorum. Emek rejimini, yalnızca mal ve hizmelerin üretildiği emek süreci ile sınırlı değil, siyasi aygıtları bulunan, toplumsal ilişkilerin yeniden örgütlendiği bir bağlam olarak tanımlıyorum.

Çağrı merkezlerinin gömülü olduğu iktisadi, siyasal ve ideolojik yapılarda sınıf mücadelesinde sarkacın sermayeden yana olması, tüm yapıları emek adına yıkıcı kılmaktadır. Güvencesiz ve geleceksiz çalışma, yoğun işsizlik, neoliberal sosyal politikalar, birey ve rekabet örülü ideolojiler işçi sınıfının geneli üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Ayrıca emek süreci örgütlenmesinde artan vasıfsızlaşma ve derinleşen teknolojik-elektronik denetim çalışanlar üzerinde yıkıcı etkiler yaratıyor. Dolayısıyla, çağrı merkezlerinin bir yıkım merkezi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Meslek örgütleri ve sendikalar, çağrı merkezi çalışanları için ne yapabilir?

Son yıllarda çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenmesi açısından iki önemli gelişme yaşandı. İlki, çağrı merkezlerinin, 2012 yılında kabul edilen Sendikalar Kanunu ile bir işkolu kapsamında tanımlanması. Daha önce, çağrı merkezleri bağımsız bir işkolu olarak tanımlı değildi ve bu da neredeyse tamamı farklı işkollarında faaliyet gösteren şirketlere ait çağrı merkezlerinin örgütlenmesi önünde ciddi bir engeldi. İkinci gelişme ise Mart 2013’de kurulan ve ardından DİSK’e katılan Dev İletişim-İş Sendikası (Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası).

Çağrı merkezinde çalışmak, hem fiziksel hem de psikolojik olarak ağır yaralar açıyor ve sınıfın açık yaraları ortaya çıkıyor. Bu yaraları onarıcı çabaları ise üç başlıkta toplayabiliriz sanırım. İlki, çalışma ortamının toplumsal koşullarının iyileştirilmesi. İş yükünün ve denetimin azaltılması konuları üzerinde öneriler oluşturulabilir. İkincisi, çalışma ortamının iklim koşullarının iyileştirilmesi. Işıklandırma, sıcaklık ve havalandırma koşullarında iyileştirmeler. Son olarak ise çalışma ortamının ergonomik koşullarının, kulaklık, klavye, sandalye gibi, iyileştirilmesi.

Örgütlenme mücadelesinde çağrı merkezi çalışanları, daha genel ifade ile iletişim endüstrisi çalışanları önemli kazanımlara sahipler. Eğitim düzeyleri yüksek, haberleşme kanallarını en iyi şekilde kullanıyorlar. Diğer bir deyişle, ağı çok iyi tanıyorlar. Ayrıca eleştirel tahlil gücüne sahip oldukları da söylenebilir. Tüm bu özellikler, ulusal sınırlar içinde hızla örgütlenebilme imkanına işaret ediyor. Ayrıca ulusal sınırları aşan uluslararası örgütlenmeler için de internet ve teknolojiden yararlanma imkanlarına sahipler. İnternet ve teknolojinin muhalif etkinliklerinin boyutları üzerine, şu cümle manidar aslında: “sermaye iletişim teknolojilerini geliştirerek, cini şişeden çıkarmıştır.”

İnatçı Köstebek, saha araştırmalarına dayanan bir çalışma. Görüşmeye katılan çağrı merkezi çalışanları doğrudan kendi gerçekliklerini anlatıyor. Bu görüşmeleri yaparken nasıl bir yol izlediniz?

Türkiye’de çağrı merkezlerinde sınıf, gençlik ve direnişi anlamak ve anlamlandırabilmek için çalışanlara kulak vermeyi seçtik. İstanbul, Ankara, Erzincan, Malatya, Erzurum, Gümüşhane, Samsun ve Uşak illerine gittik çağrı merkezi çalışanları ile görüşmeye. Buralarda bazen tek kişilik bazen de grup görüşmeleri yaptık.

Emek rejimlerini incelerken, bu rejim altında yaşayan bireylere “birey” olarak odaklanmak yerine onlara sınıf üyeleri olarak odaklandık. Bu süreçte Bertell Ollman’ın tavsiyeleri hep aklımızdaydı. Çalışanların neyi yaptığını, çalışanlar arası etkileşimi ve bu etkileşime katılım derecelerini gözlemlemek. Söylenenleri dinlemek, kavrayışlarını ve onları sınıf bilincine iten veya bundan alıkoyan şeyler hakkındaki hislerinin yoğunluğunu ortaya çıkaracak sorular sormak. Benzer konular hakkında sözler söyleyerek onları cevap vermeye kışkırtmak. Sonuç olarak işçilerle beraber hareket etmek.

“Prekarya” kavramını Marksist sınıf çözümlemesine yönelik bir saldırı olarak tanımlıyorsunuz. Oysa, Türkiye özelinde sınıf mücadelesini önemsediğini iddia eden pek çok odağın böyle düşünmediğini görüyoruz. Bu farklılaşma veya “sapma” neden kaynaklanıyor?

“Kavramlar masum değildir” ifadesini çok önemsiyorum. “Prekarya”, Marksist sınıf çözümlemesine yönelik bir saldırıdır. “Prekarya” kavramı çalışan insanların kolektif varoluşunu, bunların toplumsal konumlanışını ve siyasi-ideolojik motivasyonunu anlamayı imkansız hale getiren boşluklar ve yer değiştirmeler üretmektedir.

“Prekarya” kavramı, güvencesiz çalışma üzerine, diğer bir deyişle bir istihdam biçimi üzerine kurulu bir sınıf analizine dayanmaktadır. Oysa toplumsal sınıflar işçilerin istihdam biçimlerine göre değil, üretim ilişkilerindeki konumlarına göre belirlenir. Çünkü üretim ilişkileri istihdam edilen işçilerle sınırlı teknik bir ilişki değildir. İşsizler ve potansiyel işçileri de içine alan, aynı zamanda üretime katılmayan sınıfları da kapsayan bir toplumsal ilişkiler alanını ifade eder. “Prekarya”, referans verdiği istihdam biçimleri üzerinden sınıf içi katmanlaşmanın altını çizen bir nosyondur. “Prekarya” kavramı, emek gücü potansiyelleri her gün daha fazla metalaşan insanların ortak varoluşlarını tanımlayacak kapasiteye sahip değildir.

“Prekarya” kavramı, kapitalizmin bir dönemine referansla tanımlanmaktadır. Ele aldığımız kavram, kendisini örgütlü kapitalizmin, sosyal refah döneminin kazanımlarının, güvenceli istihdamın sosyal-sendikal haklarının yokluğuna referansla tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu kavram üzerinden belirlenecek emek siyasetinin ufku, kapitalist toplumsal formasyonun, tarihin belirli bir döneminde yurttaşlarına sunduğu hakların yeniden talebi ile sınırlı kalacaktır.

Prekarya yerine “21. yüzyılın proletaryası” kavramını kullanıyorum. “21. yüzyılın proletaryası”nı, kapitalist toplumda emek gücünü satarak hayatta kalanları, hem üretim noktasındaki hem de gündelik hayattaki deneyimleri ile anlamak için kullanıyorum. Burjuva sosyal bilimleri proletarya kavramını “sanayide çalışan, mavi yakalı, iri yarı, kaslı ve erkek” bir kavrayış olarak ele almayı tercih eder. Sol içi tartışmalarda da proletaryanın tam da burjuva sosyal biliminin tarifi ile kabul edildiğine ve dolayısıyla, kavramın eski ve arkaik bulunduğuna şahit oluyoruz. Hep tekrar ediyorum, “sol’ olduğunu iddia edip burjuva bilimlerin aleti durumuna düşmemek ve onların günahlarına ortak olmamak gerekir.
Dolayısıyla, “proletarya” kavramı kapitalizmle yüzleşmek için bir kavramdır. Proletarya içinde yer alıp, emek gücünüzü daha yüksek fiyatlar karşılığı satıyor ve dolayısıyla gündelik hayatta ve tüketimde farklı konumlarda bulunuyor olabilirsiniz. “21. yüzyılın proletaryası”nın, üretim noktasında ve gündelik hayatta farklılaşan ve ortaklaşan deneyimlerinin derinden incelenmesi, sosyalist siyasetin en önemli gündemi olmalıdır diye düşünüyorum.

Pek çok meslektaşınız üniversiteden uzaklaştırıldı. Peki, ya kalanlar? Tabiri caizse akademinin “inatçı köstebeklerinden” ve içinden geçtiğiniz süreçten söz eder misiniz?

Akademi toplumu anlamaya dönük eleştirel bir düşünce üretim noktasıdır. Akademi üniversitenin kurumsal yapılarında ve onun dışındaki yapılarla birlikte üretilir. Bazı tarihsel uğraklarda üniversite bu eleştirel düşünceyi dışlamak üzere tasfiyeler yaşar.

Toplumların zora dayalı ve karanlık dönemlerinde bilim ve akademinin soru ve yanıtları hep susturulmaya çalışılmıştır. Tüm bu zorluklara rağmen düşüncenin gelişmesi ve toplumsallaşması önlenememiştir, önlenemeyecektir. Yine de akademik üretim üniversite içinde ve dışında gelişerek devam eder.

Dolayısıyla akademi ve bilim, üniversitenin kurumsal kimliği kadar bunun dışında da üretilir. Akademinin inatçı köstebekleri zor ve baskı dönemlerinde de üniversitenin kurumsal kimliği içinde ve dışında eleştirel düşüncenin oluşum sürecinde yer almaya devam edecektir.