Özgür Çoban

“Namussuz yırtıcı parazitler, halkın sömürgecileri ve hayatlarını mahvedenler sıkça daha korkunç işler yapıyorlar. Hileyle, yalanla, nispetle veya tehditle, çoğu zaman da ortalık yerdeki zorbalıkla halkın aklını ve iradesini öldürüyorlar, toplumun vicdanını zehirliyorlar, gençliğin ideallerini ve idealizmini söndürüyorlar. Etraflarına manevi karanlık ekiyorlar. Öfkeyi artırıyorlar, insanların derdini ve ıstırabını artırıyorlar. Bütün bunlar karanlığın gönüllü ve canlı köleleridir. Hepsi kalpsiz ve vicdansız insanlardır. Hayatın ışığını söndürenlerdir ve onlarla savaşmak zordur. Onlarla sıkça tartışmak bile zordur…”

Almanya’da faşistlerin Parlamento binasına saldırışı ile Akit TV’de Anıtkabir’e ilişkin yer alan bir haberde “Anırkabir” ifadesini görünce aklıma, Rus Yazar Grigoriy Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabının kahramanlarından biri olan Luka Makdonald’a ait yukarıdaki paragrafta yer alan ifadeler geldi.

Makdonald, sözlerini “Onlarla savaşmak bir şaka ya da eğlence değil. Hafif ve zevk veren bir spor da değil. Burada ateşli coşkuya, ısrara, sağlam ve yenilmez iradeye, ideallerinize gözü kapalı güven gerekiyor” şeklinde tamamlıyor.

Bu yaşananların ortak noktası, demokratik değerlerin ne ölçüde kabullenildiği ya da içselleştirildiği sorunsalı. Günümüzde dünyanın dört bir yanında politik jargona hakim olan ayrımcı, ötekileştirici ve nefretçi dilin tezahürleri olan bu olaylar, toplumsal yarılmaları belirginleştirmeleri açısından oldukça önemlidir.

Almanya’dan devam edersek, geçen hafta sonu Berlin’de düzenlenen Koronavirüs önlemlerinin protesto edildiği eylemlerde, polis barikatını aşan Neonaziler, Bundestag’a yani Almanya Federal Meclisi’ne saldırdı. Binaya girmeye çalışan faşistleri polis güçlükle durdurdu. Saldırının planlı olduğunu ve daha büyük bir kalkışmanın provası olduğunu ifade eden politikacılar var. Bir başka politikacı ise “demokrasimizi kurtarmak için son işaret fişeği” diye niteliyordu parlamentoyu işgal girişimini. Türkiye’den arkadaşlar bana sıklıkla “Nasıl oralar? Irkçılık ne aşamada” diye soruyorlar. Almanya’da Naziler, Meclis binasına, “ülke demokrasisinin kalbi”ne saldırıyor. Almanya’da faşizm işte bu boyutta. Bu minvaldeki sorulara da topluca yanıt vermiş olayım.

Alman antifaşist Yazar Bertolt Brecht, küresel cinayet şebekesi lideri Hitler ve şürekası tarafından dünyaya bulaştırılan Nazizm hastalığına ilişkin, “Ünlü Reichstag yangını gözönüne alınırsa bir ‘pirokrasi’ diye adlandırılacak bu yeni biçim” ifadesini kullanıyor yazılarında. Pirokrasi, bizzat Brecht tarafından icat edilmiş bir kavram. Brecht, bu kavramı eski Yunanca’da ateş anlamına gelen “pyro” kelimesinden türetmiş. Yani Nazilerin Meclis’i kundaklama yoluyla kurdukları faşist rejime atfen kullanıyor.  Almanya, geçen hafta pirokrasi benzeri yeni deneyim yaşadı diyebiliriz velhasıl.

Ortada bir sorun olduğu açık. Bugüne kadar “aşırı”, “popülist”, “radikal” diyerek yeni faşistleri olduğundan yumuşak göstermeye çalışan muhafazakârlar ve medya dahi Parlamento saldırısının ardından “demokrasimiz tehlike altında, savunmalıyız” tarzı çıkışlar yaptı. Günaydın.

İDEOLOJİK YAKINLAŞMA

Neofaşist hareketler bulundukları ülkelerde iktidara gelemeseler ya da parlamentolarda temsil edilemeseler bile farklı siyasi hareketleri ve bunların uzantıları olan siyasi partileri söylemleriyle etkileyebiliyorlar. Muhafazakârların ve hatta bazen sosyal demokratların bu söylemlere prim verdiğini ülkeler bazında örnekleriyle yaşayıp görüyoruz. İdeolojik yakınlaşma hali yani. Buradan yola çıkarak neofaşist hareketlerin demokrasiyi merkezinden yani parlamentodan transformasyona uğratma yeteneği olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor.  Örneğin, korona önlemlerini protesto eylemlerinin kışkırtıcılarından olan neonazi partisi “Almanya için Alternatif”ten (AfD), kendisinin de anamuhalefet koltuğunda oturduğu Parlamento’ya yönelik saldırıya ilişkin hiçbir açıklama gelmedi. Esasında onlar da söz konusu saldırı tarzı eylemlerin, demokrasiyi zayıflatma ya da onu ortadan kaldırma emellerine hizmet ettiğini biliyorlar ancak tüm faşistler gibi demokrasi ya da özgürlük gibi kaygıları olmadığı için susuyorlar.

Avrupa demokrasileri post-faşist hareketlere ilişkin yeni durumu deneyimliyor. Hâlâ birçok ülkede bu hareketlere karşı nasıl bir yol izleneceğine dair bir mutabakata varılmış değil. Neofaşist hareketlere geniş saldırı sahasını esas itibarıyla bu kararsızlık hali sağlıyor. Yani demokratik sistem yürütücülerinin, bu sapkınlara karşı nasıl bir tavır sergileyeceklerine karar verememeleri, saldırıları ve cüretkârlıkları daha da artırıyor. İşte Almanya’da olduğu gibi Parlamento’nun giriş kapısında kadar gelip, orada imparatorluk ve Nazi bayrakları sallayabiliyorlar.

Demokrasilerin, antidemokratik hareketleri nasıl “rasyonalize” ettiği meselesi bir bütün olarak ele alındığında yani tüm demokratik sistem aktörleri açısından söylüyorum, neofaşist hareketlere ilişkin “sıfır tolerans” ilkesiyle politika icra edenlerin sadece sol/sosyalist siyaset olduğunu net bir şekilde ifade edebiliriz. Avrupa sathında Hristiyan demokratlar, sosyal demokratlar, liberaller ya da Yeşiller içerisinden zaman zaman sapkın faşist hareketlerin söylemlerine yakın tutumlar sergileyen politikacılar çıktığını görüyoruz.

Bazı Avrupa ülkelerinde günümüzde ırkçılık, faşizm ve ayrımcılık, demokratik süreçler dışlanarak kurumsallaştırılabilir mi? Olabilir. Buna milyonlarca Avrupalı’nın destek vermesi muhtemeldir. Özellikle 2015’ten sonra gelen Müslüman göçmenlerin, entegrasyona direnmeleri ve sistemleri kendi istekleri, inanç ve kültürleri doğrultusunda evrilmeye zorlamaları gerginliği giderek tırmandırıyor. İngiltere’de şeriat mahkemeleri kurulması talepleri, müslüman kadınların erkeklerle aynı ofiste çalışmayı reddetmesi, müslüman ailelerin okullarda kızlarının erkek öğrencilerle aynı alanları kullanmasını istememeleri ve bu nedenle mahkemelere davalar açmaları… Örnekler çoğaltılabilir. Tüm bu çıkışların neofaşistlerin değirmenine su taşıdığını görmezden gelemeyiz tabii ki. Ancak burada bir kurumsallaşmadan bahsediyoruz. Bu, aynı zamanda insanların fiziksel, milli, etnik, cinsel, dinsel kategorilere göre sınıflandırılmasını da meşru hale getirebilir. Yani demokrasiler zorbalığa evrilebilir. Dünya siyaseti bunun örnekleriyle dolu.

PROF. DR. GÖÇMEN: FAŞİZM İNSANLIK SUÇUDUR

Bu meseleyi, görüşlerine çok kıymet verdiğim, Almanya’da uzun yıllar boyunca akademik çalışmalar yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Göçmen ile konuştuk. Sizlerle Prof. Dr. Göçmen’in, söyleşimizde Almanya’daki koronavirüs önlemlere ilişkin, önemli tespitlerinin yer aldığı görüşlerini paylaşmak istiyorum.

Prof. Dr. Göçmen, “Hocam, Almanya’da düzenlenen koronavirüs önlemleri karşıtı protestolar adeta neonazilerin şov alanlarına dönüştü. Buralarda demokrasi ya da özgürlüklerle hiç ilgisi olmayan faşist hareketler, ülkedeki ifade ve toplanma özgürlüğünü düzenleyen yasaları kullanarak, insanlara ideolojilerinin propagandalarını yapıyorlar. Demokrasiler, kendilerini yıkmayı hedef edinmiş hareketlere hangi noktaya kadar tolerans gösterebilir ya da demokrasiyi yok etme çalışmalarının bütünü içerisinde yer alan uygulamalar da demokratik hak ya da özgürlükler çerçevesinde değerlendirilebilir mi” sorumuza, “Faşizme hiçbir şekilde tolerans gösterilemez. Çünkü faşizm insanlık suçudur. Faşizm bir ruh hastalığıdır ve tedavi edilmesi gerekir” yanıtını verdi. Göçmen, şöyle devam etti:

“Dolayısıyla faşizmin politik olarak örgütlenmesine de müsaade edilemez. Çünkü her şeyden önce demokrasinin kendisine karşı olan bir harekettir. Sorun salt bir rejimin değişmesi filan değil. Sorun, rejimin değişmesiyle birlikte bütün bir toplumun hayatının tehlikeye atılması. Bu engellenmediği zaman suç işlenmiş oluyor. Bundan ötürü kaybolan bir hayattan dolayı herkes sorumludur, özellikle sorumlu kişiler en çok sorumludur ve suçludurlar. Dolayısıyla faşist zihniyete hoşgörü göstermek bir demokratın takınabileceği bir tavır değildir.”

Söyleşimize soru-cevap şeklinde devam edelim.

Hocam, birçok Alman parlamentoya saldırıyı dahi “toplanma ve ifade özgürlüğü “ kapsamında değerlendiriyor. Asıl tehlike bu eylemlerde Nazilerle birlikte yürüyen solcu aktivistler, veganlar, hayvan hakları savunucuları, insan hakları savunucuları vb. Hiçbir rahatsızlık belirtisi ya da Nazileri dışlayıcı bir tavır göstermiyorlar. Kamuoyu bu insanları neonazizmi meşrulaştırmakla suçluyor. Ağır bir yük değil mi bu?

Evet çok ağır bir yük ve utanç kaynağı ancak orada karanlık güçlerin de bir işlevi ya da rolü olduğunu düşünüyorum. Bu hareket aslında adını koymuyor ama “piyasa özgürlükçü” bir hareket (önlemlere karşı koronavirüs eylemleri), radikal bir neoliberal hareket. Çünkü koronavirüs ile ilgili alınan tüm önlemler insan yaşamını korumayı amaçlarken aynı piyasanın işleyeşine bir müdahaledir. Kapitalistler bu müdahaleyi istemiyorlar. Eylemciler bu müdahalelere karşı çıkıyorlar. Bu nedenle aslında ilk bakışta özgürlük ya da demokrasi arayışı gibi görülen eylemler, bu açıdan baktığımızda insanı, hayatını kâr için tehlikeye atmaya motive eden bir harekettir. Dolayısıyla insan yaşamına düşman bir harekettir. Bu eylemlere katılan solcular, veganlar vb. gruplar sadece bu hareketin insanlık düşmanı yanını saklamak, kamufle etmek için orada oluyorlar. Yaşam düşmanı bir eylem tarzı ve yaklaşım.

Önlemler, piyasanın onların tabiriyle serbest işleyişine müdahaledir. Serbest piyasacılar çok uzun zamandan beri “özgürlük” kavramını kullanıyor. Farklı yazılarımda buna dikkat çektim. Onların özgürlük kavramının içeriği serbest mülkiyet edinmedir. Hegel, “özgürlüğü içermeyen eşitlik despotizme götürür” diyor. Tamamlamak gerekiyor, içinde “eşitlik” ve “dayanışma” olmayan özgürlük talebi faşizme götürür. Modern filozoflar, özgürlük talebinin kötüye kullanımına karşı önlemlerini bu kavramları özgürlük kavramının içine yerleştirerek almışlardır. Özgürlük mutluluk koşulunu yerine getiriyorsa özgürlüktür yoksa bir yanılmadan başka bir şey değildir.

“BENİM SAĞLIĞIM, BENİM TERCİHİM” Mİ?

Gösterilerde sıklıkla “Meine Gesundheit, meine Entscheidung” yani “Benim sağlığım, benim tercihim” yazılı dövizler taşınıyor. Bu dövizleri taşıyanlar, her bir kişinin yaşadığı toplumun sağlığından da sorumlu olduğunu bilmiyorlar mı? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda Hocam?

Evet, bununla birlikte her şeyden önce toplum da her bir kişinin sağlığına karşı sorumludur. Zaten sistem de bunun üzerine kurulmuştur. Sağlık sistemi her bir hastaya karşı sorumludur ve masraflarını üstlenmek zorundadır. “Benim sağlığım, benim tercihim” diyorsun ama hastalandığın zaman hastaneye yatırılman gerekiyor o zaman ne olacak? Bir kişi değil ki bu. Diğer insanların hayatlarını tehlikeye atıyorsun. Burada böyle bir ifade kullanılamaz.

Hocam, küresel politik gidişat siz de nasıl bir izlenim bırakıyor? Örneğin, faşizm siyasal ajandalara yeniden bir yönetim şekli olarak girebilir mi? İnsanlar buna rıza gösterebilir mi?

Almanya için söyleyeyim, 1990’lardan bu yana çok programlı bir şekilde tüm sistemin gittikçe daha çok sağa kaydırılmasına yönelik çalışmalar yürütülüyor. Bunun için anayasa değişiklikleri yapıldı, eyaletler yeniden yapılandırıldı, ideolojik olarak tüm partiler kendilerini yeniden yapılandırdılar ve siyaseten yerlerini yeniden belirlediler. Devletin “derin” tarafından aşırı sağcı hareketler desteklenerek toplumun politik duruşu sağa doğru kaydırılıyor. Sorunuzun cevabı, evet olabilir.

Kıymetli Doğan Göçmen Hocama “Demokrasiler, kendilerini yıkmayı hedef edinmiş hareketlere hangi noktaya kadar tolerans gösterebilir” diye sormuştuk yukarıda. Ben de kendi fikrimi paylaşayım. Demokrasi, kendisinin varlığı için sistem içi ve sisteme uyumlu tüm siyasi aktör ve yapıları korumak zorundadır. Demokrasi, sınırsız bir özgürlük tahayyülü değildir, uygarca yaşamanın yoludur ve gerekli olduğunda -tıpkı salgın zamanında olduğu gibi- halkın faydasına yönelik olarak özgürlüklerin kısıtlanmasına ilişkin uygulamalar gündeme gelebilir. Hele bunca uygarlıktan istifa etmiş, insanlığı dışlamış, cehaletleri yüzlerini karartmış faşiste karşı her şekilde kendini korumalıdır. Tolerans, yaptığının hata olduğunun farkında olan, hatayı tekrarlamayacağından emin olanlar kullanılacak için bir opsiyondur. Israrla faşistliğini ve vahşiliğini dayatanlar için değil.

Prof. Dr. Doğan Göçmen hocamızın değerli katkılarıyla vücuda getirdiğimiz yazımızı ünlü Rus Yazar Leo Nikolayeviç Tolstoy’un “Aşkın Yasası Şiddetin Yasası” adlı eserinden şu alıntıyla sonlandıralım:

“Gerçeğe gözlerini açmamış bir kişi, siyasi iktidara, hayatın temel şartlarını oluşturan canlı bir bedenin organları gibi çeşitli kutsal kurumlar gözüyle bakar. Gerçeği görmüş bir kişinin gözünde bu insanlar, siyasi iktidara hiçbir akla yatkın olmaksızın hayali bir anlam ve önem atfettikleri ve arzularını şiddet yoluyla dışa vurdukları için yanlış yoldadırlar. Bu yanlışlığı gören kişinin gözünde, birbirlerine şiddet uygulayan bu insanlar, yoldan geçenlerin mallarını gasp eden, onlara tecavüz eden soyguncular gibidir.”

“Gerçeği görmüş kişilerin” sayısının artması dileğiyle…