Gazeteci Ceyda Karan, Varna Zirvesi’nden çıkan sonuçları ve ABD-Rusya ilişkilerindeki yeni dönemi PolitikYol’a değerlendirdi.

  • Varna Zirvesini nasıl değerlendiriyorsunuz ve AB’nin “Endişe duyulan konularda mutabakata varılmadı” açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye-AB ilişkileri stratejik ortaklığa mı indi?

Varna zirvesinin, Türkiye ile AB arasında iplerin kopmaması amacıyla gerçekleştirilmiş bir toplantı olduğu aşikar. Ortak açıklamada taraflar pozisyonlarını bu kez üsluplarına dikkat ederek dile getirdiler, Türkiye ile AB’nin birbirin duyduğu ihtiyacın altını çizdiler. İşin aslı da bu zaten. AB’nin uzun yıllardır kendi değerlerini kendi içinde de yerle yeksan eden projesinden geriye pek de bir şey kalmadı. Türkiye’ye yaptırım uygulayabilecek durumda değiller. AİHM’den çıkar kararlar ortada. Bütün bunlar AB’nin neoliberal dünyasında değerlerin altının aslında ne kadar boş olduğu ve ortada salt jeopolitik hesapların bulunduğunu apaçık gösteriyor.

Türkiye’nin AB ile ilişkileri zaten en başından ‘stratejik ortaklık’ meselesiydi. AB’nin Türkiye gibi bir ülkeyi tam üye yapabileceğini hiç düşünmedim şahsen. AB’nin federal Avrupa projesinden evrildiği yerde bu daha da imkansız hale geldi elbette. Dolayısıyla geriye iki tarafın ekonomik olarak göbek bağları düşünüldüğünde ‘stratejik ortaklık’ kalıyor. Bu son derece pragmatik değerlendirilebilecek bir şey, öyle değerlere meğerlere de ihtiyaç yok. Suriye’de alenen savaş çıkartıp körükleyen Batı’nın savaşın sonucu olan sığınmacıları tutacağı diyar Türkiye. Bu yüzden Türkiye’yi yönetenlerin her türlü icraatı eninde sonunda hoşgörülebilir. Homurtuların son tahlilde bir hikmeti de yok.

  • AB ülkeleri ve Rusya arasındaki gerilim (AB’nin elçilerini geri çağırması) ve bu gerilime ortak olan ABD ile yaşananlar yeni bir soğuk savaş olarak tanımlanmaya başladı. Bütün bu olayların arka planında ne var?

Valla Cumhuriyet Gazetesi’nde ilki mart ortasında olmak üzere son yazımda da anlatmaya çalıştım bu hadiseyi. Dolayısıyla detaylarına uzun uzun girmeyeyim. Meselenin küresel bilek güreşi açısından önemi Batı neoliberalizminin devlet kapitalisti bir Rusya Federasyonu’nu ve etkisini Ortadoğu başta olmak üzere yaymaya çabalamasına kabullenmemesi ve buna karşı her yol kullanılarak savaş açılmasıyla alakalı. Zira Rusya ekonomik açıdan olmasa bile Sovyet mirası ağırlığını nükleer bir güç olarak sürdürüyor ve askeri anlamda Batı neoliberalizminin gözünü diktiği diyarlarda bir meydan okuma olarak yerli yerinde duruyor. Yine bugünkü neoliberalizm, iki dünya savaşı sonrası oluşmuş olan uluslararası yasal çerçeveye sığmayıp taşmaya çalışıyor. Esasen Yugoslavya’nın parçalanmasından bu yana yaşadığımız bir süreç bu. Liberal müdahalecilik tartışmaları bunun tam göbeğine oturuyor. Rusya Federasyonu ise kapitalist kalkınma yolunu seçmiş, fakat Sovyetler mirası üzerinde bunu devlet kapitalizmiyle tesis etmeye çalışan bir güç olarak uluslararası hukukun bekçiliğini yapıyor. Bu hukuk ne menem bir şey, kimlerin hayrına, nasıl değişmeli ayrı bir tartışma konusudur. Fakat şunu teslim etmek gerek ki, ulus devletler çağında hala dengelerin gözetilmesi için önem taşımaktadır. Bunların gücü olanlar tarafından alenen çiğnenmesi de uluslararası hegemonyayı sarsan, tehlikeli sonuçlar yaratmaya aday. Orası kesin.

  • Dünya otoriterizm ve popülizm sarkacında ciddi bir savrulma yaşıyor. İç ve dış düşman söylemleri, kamplaşmalar, çatışmalar bizi nasıl bir sürece taşıyor?

Otoriterizm ve popülizm kavramlarının liberal sol kullanımını anlamlı bulmuyorum. Bana daha ziyade dünya tarihindeki sol söyleme karşı Sovyetler’in çöküşü sonrası Batı’nın neoliberal hegemonyasını tesis edip sağlamlaştırmak üzere piyasaya sürdüğü kavramlar olarak geliyor. Popülizm dediğiniz zaten siyasete içkin bir şeydir, sağ yahut sağ siyasetlere. Ve hatta bal gibi liberal siyasete de içkindir. Bunu inkar edip sanki liberalizm her şeyin merhemiymiş gibi sunuyorlar. Fransa’nın başına geçen liberallerin altın çocuğu Emanuel Macron misal, bal gibi de popülizmi kullanan bir siyasetçidir. Kullanım alanı da neoliberalizmin ihtiyaçları doğrultusundadır. Dolayısıyla yaşadığımız dönemi otoriterlik ile popülizm arasına sıkıştırılmış kavramsallaştırmaları çok dolu bulmuyorum. Buradaki sorun bence neoliberalizmin yarattığı sorunlar yumağının yeniden aşırı sağcı, geniş emekçi kitleleri yabancı düşmanlığı, ırkçılık üzerinden örgütleyen bir siyasi iklimin oluşması ve bunların giderek güçlenmesi. Eski kurumsallık karşıtı bu hareketler ürküntü yaratıyor haklı olarak. Ancak bunun karşısına çıkardıkları liberalizm çerçevesindeki çözümlerin de aslında çözüm olmaması. Ne ki, sol karşıt bir alternatif yaratamıyor. En azından sahada gördüğümüz bu. Yunanistan’daki Syriza bunun bir örneği. Sol diye herkesi heyecanlandıran Syriza’nın ne Almanya’nın başını çektiği AB liberalizmine hakiki bir direnişi olabildi ne de Yunanistan’da siyaseti yeniden ve farklı biçimde örgütlemesi mümkün olabildi… Durum bu ama bu durum kafa yormamıza engel olmamalı. Solun geçmiş deneyimleri ve tüm olumsuzluklarını da süzerek yeniden değerlendirmek ilk adım olabilir. Bunun için ‘otoriterlik yahut popülizm’ kavramları birinci sıraya mı konulmalı, derseniz, benim yanıtım hayır olur.