Pelin Teymür

Türkiye’de Kentleşme ve Çevre Bilimleri alanının en önemli isimlerinden Prof. Dr. Ruşen Keleş ile 21. “Yüzyıl’da Kent Yönetimi” başlıklı dosya kapsamında kent yönetimi ve Türkiye’de yerel yönetimlerin sorunlarına ilişkin konuştuk. 

Kent yönetiminde akıllı kent uygulamalarına değinen Keleş, bu kavramı zaman zaman yadırgadığını söyleyerek; “Dijital teknolojideki gelişmelerin kent yönetimine uygulanmasına “akıllı kent” adı veriliyor. Ben zaman zaman bunu yadırgadığımı söylüyorum. Şu nedenle; tabii ki şehirleri yönetenler bu tip gelişmelerden yararlanacaklardır, daha kolay, daha çabuk ve daha ucuza hizmetler sunulabilir. Fakat netice itibariyle bu türlü gelişmeler bir araçtan ibarettir. Önemli olan teknolojik gelişmelerin sağlamış olduğu bu araçların yöneticiler tarafından hangi amaçlarla kullanılacağı konusunda isabetli kararlar vermektir. Eğer amaçlar konusunda isabetli kararlar verilmiş olmazsa, kullandığınız araçlar dilediğiniz kadar gelişmiş, modern olsun sizi yanlış noktalara götürebilir. Bu nedenle, akıllı kent kent olmaz, kenti yönetenler akıllı olur.” dedi.

  • 21. Yüzyıl’da kentlerin, daha önceki dönemlere kıyasla çok farklı ihtiyaçları var. 21. Yüzyıl’da kent yönetimi deyince ne düşünmeliyiz? Türkiye kentlerinin yönetimleri, 21. Yüzyıldaki kent anlayışını yakalayabiliyor mu?  

21. yüzyılda kentlerin ihtiyaçlarının teknolojideki gelişmelerle, küreselleşme adını da verdiğimiz gelişmelerle çok yakından ilgisi var. Dijital teknoloji insan yaşamının bütün yönlerine hakim duruma geldi. Bunlardan geniş ölçüde her kademedeki yönetimler yararlanmaya çalışıyorlar. Kent yönetimleri de geniş ölçüde bundan yararlanmaya çalışıyorlar.

Dijital teknolojideki gelişmelerin kent yönetimine uygulanmasına “akıllı kent” adı veriliyor. Ben zaman zaman bunu yadırgadığımı söylüyorum. Şu nedenle; tabii ki şehirleri yönetenler bu tip gelişmelerden yararlanacaklardır, daha kolay, daha çabuk ve daha ucuza hizmetler sunulabilir. Fakat netice itibariyle bu türlü gelişmeler bir araçtan ibarettir. Önemli olan teknolojik gelişmelerin sağlamış olduğu bu araçların yöneticiler tarafından hangi amaçlarla kullanılacağı konusunda isabetli kararlar vermektir. Eğer amaçlar konusunda isabetli kararlar verilmiş olmazsa, kullandığınız araçlar dilediğiniz kadar gelişmiş, modern olsun sizi yanlış noktalara götürebilir. Bu nedenle, akıllı kent kent olmaz, kenti yönetenler akıllı olur. Bu kamu hizmetleri sunumunun yalnız bir yönüdür. Türkiye’de buna tam anlamıyla değilse de büyük ölçüde uyma yolunda çabalar var. Özellikle büyükşehirlerde bunlara sahip olan kadrolar var, bu sevindirici bir şeydir. Fakat kent yönetimi dediğimiz zaman sadece mahalli nitelikteki kamu hizmetlerinin belli bir yerel toplulukta yaşayanlara sunuşunun ötesine geçen bir takım düşünceler de gündeme gelir. Bu da yerel demokrasinin, yerel yönetimlerin iki ayağı olduğunu bize hatırlatır. Birisi yerel nitelikteki kamu hizmetlerinin halka sunulmasından ibarettir. İkincisi de halkın yerel düzeydeki karar alma süreçlerine katılımı anlamına gelen yerel demokrasinin niteliğidir.

Bana öyle geliyor ki Türkiye’de yerel kamu hizmetlerinin sunumunda, geliştirilmesinde alınan mesafe yerel demokrasinin niteliği açısından alınan mesafeden daha ileridedir. Çünkü bu kültür düzeyiyle, bilinç düzeyiyle ilgilidir. O konuda beklenen düzeye gelmiş olduğumuzu söylemek mümkün değil.

  • 21. Yüzyılda yerel yönetimlerde çok tartışılan iki kavram var; katılımcılık ve çoğulculuk. Bu kavramları Türkiye’deki yerel yönetimler bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bazı bilim insanları ve belediyeciler demokrasinin önüne katılımcı sıfatını koyuyorlar. Ben bunu da doğru bulmadığımı söylüyorum. Çünkü biliyorsunuz büyük düşünürlerin yapmış olduğu tanıma göre demokrasi; halkın, halk tarafından halk için yönetimi anlamına gelmektedir. Burada zaten katılım vardır. Halkın kendi kendisini yönetmesi söz konusu olduğuna göre katılım demokrasinin özünde var olan bir şey olduğundan, demokrasinin başına bir de “katılımcı” sıfatının eklenmesine bana göre gerek yoktur. Bu genel anlamda demokrasi için olduğu kadar, yerel düzeydeki demokrasi için de böyledir. Ancak tabii bu vakıanın bu şekilde saptanmış olması, halkın bütün kesimlerinin yerel düzeydeki karar alma süreçlerine mümkün mertebe katılımını özendirmek için “Hiçbir şey yapmayalım” demenin gerekçesi olamaz. İşvereni de işçisi de memuru da esnafı da, toplumun bütün sınıfları kenti ve kendilerini ilgilendiren bütün konularda fikir sorulması gereken gruplardır. Bu konuda çok mesafe aldığımız söylenemez.

Bakın Türkiye’de bunu genel olarak zorunlu hale getiren bir durum var. Çünkü Türkiye bir cumhuriyet ve demokrasiye, insan haklarına, anayasaya saygılı bir devlet. Aynı zamanda uluslararası bir takım yükümlülükleri de olan bir devlet. Tartışmakta olduğumuz konu açısından özellikle yerel yönetimlerin demokratik gelişmeleri konusunda biz Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na taraf olmuş bir devletiz. Orada halkın katılımı ile ilgili çeşitli kurallar var. Orada, yerel bir toplulukta yaşayan halkı ilgilendiren her konunun planlanması ve aşamalara bağlanması konusunda yerel halka uygun zamanlarda danışma mecburiyeti vardır. İşte bu katılım mecburiyetini bir uluslararası sözleşmenin kuralıyla getiren bir düzenlemedir. Türkiye bu şarta çekince koymuş. Neden çekince koyduğu hala anlaşılamıyor. Bunu 21. yy’da anlamak mümkün değil. Avrupa Özerklik Şartı’nda katılımla ilgili yine şöyle bir kural var; eğer devlet yerel yönetimlerin sınırlarında bir değişiklik yapmaya karar verirse, bu konuda da yerel halka danışmak durumundadır. Bu kurala Türkiye çekince koymamasına rağmen gereğini yapmıyor.

Size örnek vereceğim. 2012 yılında biliyorsunuz büyükşehirlerimizin sayısı 14’ten 29’a çıkarıldı, bir yıl sonra Ordu da eklenerek 30 oldu. Bu sayı artışı sırasında birçok büyükşehirlerimizde sınırlar değiştirildi. Köylerin hepsi mahalle oldu. Belde belediyeleri tüzel kişiliği kaldırılmak suretiyle mahalle oldu. Bunların tümünün gerektirdiği sınır değişiklikleri konusunda o yörelerde yaşayanlara normal olarak danışmak gerekirken, devlet danışma gereğini duymadı. Bu bir hukuk devletinde çok yanlış bir şeydir. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’ne ana muhalefet partisi tarafından gidildiği halde, Anayasa Mahkememiz bir uluslararası yükümlülüğünün gereğini yerine getirmeyen Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine karşı bir yaptırım uygulamak ihtiyacını ne yazık ki duymadı.

  • Türkiye’de yaklaşık 20-25 yıldır büyükşehirleri muhafazakar-İslamcı gelenek yönetiyor. Siz kent yönetiminde bu geleneği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belediyeler de sonuçta siyasi kuruluşlardır. Elbette orada görev alan kimselerin de siyasi görüşleri vardır ve bunu hakim kılmak isteyebilirler. Yeter ki bu türlü görüşler devletin temel niteliklerinin belirlenmiş olduğu anayasanın kurallarına aykırı olmasın. Laiklik bunlardan birisidir. Eşitlik, sosyal adalet bunlardandır. Bu türlü dünya görüşlerinin toplum yaşamına egemen kılınmasının sınırlarını anayasalar belirler. Bir diğer yön de kendi siyasi düşüncelerini hayat geçirecekler diye kamu kaynaklarını ölçüsüz, sınırsız ve denetimsiz bir şekilde kullanamazlar.

Bu konuda ben şu örneği vermek istiyorum. Belediyelerden bize aylık dergiler geliyor. Bir büyükşehir belediyemizden gelen bir dergiyi görüyorum. Bu derginin yazılarına bir göz attığım zaman şunlar dikkatimi çekiyor, size yalnızca başlıklarını okuyacağım. İlk makale; “Şehir ve fıkıh” diğer makalelerin başlıkları; “Fıkıh, hikmet ve medeniyet”, “İbn-i Haldun’da bedavet adalet ekseninde şehir düşüncesi”, “Şam-Şerif’in inşasında fıkıh ve sünnetin tesiri”, “Fıkıh çerçevesinde İslam şehirciliği ve Medine-i münevvere”. Makaleler bu şekilde gidiyor. Bu derginin bana bütün sayıları geliyor ve hepsinin içi bu şekilde yazılarla dolu. Bizim ders kitaplarımız üçüncü hamur kağıtlara basılıyor, bunlar kuşe kağıtlara basılıyor. Bunların mali yükü o belediyelerin sınırları içinde yaşayan insanların verdikleri vergilerle karşılanıyorsa burada yapılmaması gereken bir durum vardır. Dolayısıyla sormuş olduğunuz soruya tekrar dönersek farklı dünya görüşleri olabilir. İslamcılık vs. Karşı görüşler de olabilir. ÖDP’li, HDP’li, Türkiye İşçi Parti’li belediyeler olabilir. Dünya görüşlerine karşı fikir özgürlüğünün geçerliği olduğu bir yerde yakınmaya gerek yoktur. Ancak kamu kaynaklarını bu amaçlar için kullanmayı önleyen bir takım kurallar varsa, bu konulara dikkat etmek gerekir. Belediyeler üzerinde iç ve dış denetim uygulamaları var. İç denetimi yaptırmıyor olabilirler ama dış denetim dediğimiz ve Sayıştay tarafından gerçekleştirilen denetimin hiçbir surette engellenmemesi lazım. Ne yazık ki Sayıştay’ın bu konularda yapmış olduğu denetim raporları hasıraltı edilebiliyor TBMM tarafından.

  • Tunceli’de Ovacık Belediyesi örneğini nasıl buluyorsunuz?

Bunları takdirle karşılamak gerekir. Eğer kamu yararını ön planda tutmak için bir takım adımlar atarsa belediye, bunları kendi kaynakları ile gerçekleştirmişse bu takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir durumdur. Türkiye Belediyeler Birliği’nin bu tür örnekler üzerinde başka belediyelere örnek olması için önemle durması gerekir diye düşünüyorum.

  • Çok uzun yıllardır Ankara’da yaşayan bir yurttaş ve bu alanda çalışan bir akademisyen olarak, sizce Ankara’nın ihtiyaçları nedir?

Başka şehirler gibi Ankara’nın da ihtiyacı olan pek çok hizmet var. Pek çok hizmet karşılanır gibi görüldüğü halde yeterince karşılanamıyor. Su, temizlik, katı atık, çevre sorunları, yeşil alanların azalması, kamusal alanların yetersizliği… Var gibi görünen fakat yeterli standartlarda vatandaşa sunulamayan hizmetleri yüksek standartlarda sunulur hale getirmek gerekir. Bu tabi belediyecilerin bu konuları iyi görebilecek teknik ekipleri oluşturmasına bağlıdır. Fakat olay bundan ibaret değildir; halkın ne istediğini yönetime yansıtacak bir hemşeri düzeyine gelmesi lazım. En büyük eksikliklerimizden biri budur.

  • Yerel seçimler bir “beka” meselesi olarak tanımlanıyor. Siz yerel seçimin hakim olduğu bu gündemde beka tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Beka ile kastedilen şeyi ben şöyle yorumluyorum; yerel seçimlerde alınacak sonuçlar hangi siyasal parti olursa olsun onun yakın bir gelecekte genel seçimlerde alacağı sonucun ilk adımını oluşturacaktır. Bu nedenle ikisi tabii ki birbirine bağlıdır. Bundan 25-30 yıl kadar önce bir muhalif siyasi parti başkanımız bazı büyükşehirlerde yerel seçimi kazandı. O partinin lideri “yerel düzeyde iktidar olduk” dedi. Bana sorarsanız yanlış bir değerlendirmedir. Yerel düzeyde iktidar hiçbir zaman olunamaz çünkü Türkiye’de yerel yönetimler merkeze mali açılardan, yönetim ve siyasi açılardan bağlıdırlar. Dolayısıyla atacakları her adım o merkezi yönetimin yakacağı yeşil ışığa büyük ölçüde bağlıdır. Hele de bugün yürürlükte olan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, sistemin başında bulunan kişinin aynı zamanda bir siyasi partinin lideri olması durumunda eşitlik ve adalet ilkelerinin yerel yönetimler açısından ne hale geldiğini sormaya gerek bile kalmaz.