Türkiye, 23 Nisan 1920’de Birinci Meclis’in açılmasından ve Meclis Hükümeti’nin kurulmasından sonraki bir asırlık sürenin önemli bir bölümünde dış politikasını üçlü bir sacayağı üzerine kurdu. Bunlardan en önemlisini kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te Adana’da kullandığı “Savaş, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe bir cinayettir” ve bu paralelde 1931 yılında ifade ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz” cümleleri teşkil etmektedir.

Bu çerçevede, komşulardaki devlet dışı unsurlarla ilişkiye girmeme ve komşunun iç işlerine karışmama, komşularının toprak bütünlüğüne saygılı olma şiarıyla kuvvetlenen Hariciye geleneğimiz, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genel başkanınca “monşerler diplomasisi” diye eleştirildiği sürece kadar bölgesinde ve dünyada çok önemli diplomatik girişimlere öncülük etmiş, Türkiye’yi bölgesinde saygın bir diplomatik seviyeye taşımıştır.

Bu seviye sayesindedir ki, İsrail-Filistin sorununda arabulucu olarak yıllardır öncü rol üstlenen ülkemiz, bu rolünü dahi AKP iktidarında Mısır’a kaptırmıştır. İran-Irak savaşına müdahil olmayan, komşuların iç savaşlarına karışmayan bir Türk dış politikasından savrulup gelinen nokta trajiktir.

İlk olarak Hariciyede, Türkiye’nin çıkarlarını önceleyen bir dış politika geleneğinden yetişen diplomatlarımız ötekileştirilmiş, Dışişleri Bakanlığı sonradan FETÖ’cü olduğu açığa çıkacak bir ekibe teslim edilmiş, ardından dışarıdan büyükelçi atanması gibi bir yanlışa tevessül edilmiştir. Bugün Pekin, Tokyo, Tahran, Kuala Lumpur ve Lahey gibi önemli başkentlerde dışarıdan atanan büyükelçilerin görevde olması, Kahire, Şam ve Tel Aviv gibi başkentlerde bir büyükelçimizin bulunmuyor oluşu, yanlış dış politikanın sonucudur. Son olarak Prag gibi Orta Avrupa’nın en önemli başkentlerinden birine büyükelçi olarak hakkındaki rüşvet iddiaları nedeniyle bakanlık görevinden alınmış Egemen Bağış’ın getirilmiş olması da yine, dış politikadaki savrulmanın en yakın örneklerinden biridir.

Adalet ve Kalkınma Partisi, Ortadoğu politikasında İhvancı gruplarla teması merkezine almış, Mısır’da yaptığı bu hatayı Suriye’de bir adım daha ileri götürerek, BM tarafından tanınan Şam rejimi yerine silahlı unsurlarla ilişkiye girmiş, onları cesaretlendirmiş ve Suriye’de 10 yıldır süren iç savaşın, acının, akan kanın ve gözyaşının sorumluluğunda pay sahibi olmuştur.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin şimdilerde Türkiye hariciye geleneğinin aksine Libya’da bir iç savaşa müdahil olmak istemesinin temelinde de yine bu İhvancı anlayışla duyduğu gönül bağı yatmaktadır. Türkiye’nin dış politikasında hiçbir zaman devlet dışı unsurlarla temas kurma ya da yönetimdeki siyasi partiler yerine iktidarda bulunan siyasi partinin dünya görüşüne uygun siyasi ekiplerle ilişki geliştirme gibi bir hataya düşülmemiştir.

Diplomaside yapılan hatalar ve diplomatik açıdan atılan adımların sonuç vermiyor olması nedeniyle, bu eksiği kapatmak için Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, sahaya askeri unsurları sürmek durumunda kalmaktadır. Suriye’den sonra geçtiğimiz günlerde Libya’ya da asker göndermek için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden tezkere çıkartmış olması da diplomasiyi tüketen dış politika anlayışının, diplomasideki başarısızlığın bir sonucudur.

Adalet ve Kalkınma Partisi, sadece Ortadoğu politikasında değil, kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün hedef olarak belirlediği muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için Ankara anlaşmasıyla çıkılan yolda Avrupa Birliği sürecinden de kopmuştur. 2002 yılında ilk göreve geldiğinde, Avrupa Birliği’nin temel çıpa olduğunu ilan edenlerin, Avrupa Birliği değerlerinden de Avrupa Birliği ideallerinden savrulduğu bir süreçle karşı karşıyayız.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının dışladığı ve beğenmediği Hariciye geleneğimiz dünya dengeleri içinde bölgede baskül gibi, doğru noktaya ağırlığını koyan bir yapıya ve öngörüye sahipti.

Geleneksel dış politika dışlandığı gibi artık dış politikamız, Dışişleri Bakanlığı’nda belirlenmiyor. Saray’da Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve bir avuç danışmanının öncülüğünde belirlenen ilkeler adeta Dışişleri Bakanlığı’na da dikte edilmekte, İletişim Başkanlığı, alternatif bir Dışişleri Bakanlığı gibi çalıştırılmakta, Türkiye, Beyaz Saray ile Kremlin arasında sarkaç gibi sallanan, ilkesiz ve akılsız bir dış politikaya savrulmaktadır.

Bu sebeplerle, Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında sıkışan, Ortadoğu ve AB başta olmak üzere pek çok alanda geleneğin dışına çıkan bu dış politikadan ve bu söylemden kurtulabilmek gerekmektedir. Bu da ancak yeniden komşu ülkelerdeki iç politik çekişmelerde taraf olmayan, askeri güç yerine diplomasiye alan açabilen, söylediğinin ağırlığını tüm taraflara hissettirecek Hariciye geleneğimize geri dönmek ile mümkün olabilecektir.