Pelin Teymur

CHP eski milletvekili, iktisatçı Oğuz Oyan; PolitikYol’un “21. Yüzyıl’da Kent Yönetimi” dosyası kapsamında yaklaşan yerel seçimler öncesi ekonomik kriz ve yerel yönetimler ile ilgili sorularımızı cevapladı.

Oyan, krize karşı neoliberal reçeteler dışında köklü çözümler aranması gerektiğinin altını çizerek; “Krizden çıkış için gerçek sol seçeneklerin tartışılması doğrudan yerel yönetimlerin işi olmayabilir; ama bu tartışmanın olgunlaşabilmesi için dolaylı kolaylaştırıcılar (mekan sağlanması ve sempozyum örgütleme desteği) sağlanabilir.” ifadelerini kullandı.

İktidarın bu ekonomik krizi bir dış saldırı olarak sunmaya çalışmasının, kriz ortamında girilen 2009 Yerel Seçimlerinden çıkardığı derslerle ilgili olduğunu ifade eden Oyan; “Bilindiği gibi, 2008’in son çeyreği ile 2009’un ilk çeyreğinde şiddetli bir ekonomik küçülme olarak yaşanan (ve izleyen iki çeyrekte de devam eden) derin kriz ortamında yerel seçimlere gidilmişti. İktidar partisi 2007 genel seçimlerinde yüzde 46,5 olan oy oranının 2009 seçimlerinde yüzde 38,7’ye düşmesine engel olamamıştı.” dedi.

  • İktidar partisi ve ortağı MHP’nin yerel seçimleri bir “beka” meselesi olarak dile getirmesini nasıl yorumluyorsunuz ve bunun yaşanan ekonomik krizle olan ilişkisi hakkında görüşünüz nedir?

Yaşanan ekonomik kriz, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinin iktidar açısından yeni bir siyasi başarısızlığa dönüşmesi riskini arttırmıştır. Ekonomik kriz bu kadar derin yaşanmıyor olsaydı dahi, iktidarın yıpranmışlığının ve yeni şeyler söyleme kapasitesindeki tükenmişliğin etkisiyle seçimlerde oy ve mekan yitirmesi beklenebilirdi. Ama ekonomik kriz iktidarın toplumsal tabanındaki erimeyi hızlandırıcı bir etki yapmaktadır ve bunun sonuçlarının bir ay içinde yapılacak seçimlere yansıması şaşırtıcı olmayacaktır. Kamuoyu araştırma şirketlerinin anket sonuçlarına da yansıyan bu durum, iktidarın bir “beka sorunu” tartışması üzerinden yeni bir savunma-saldırı pozisyonu benimsemesine yol açmıştır.

İktidar bloğu, devlet açısından bir “hayat memat” meselesiyle karşı karşıya olunduğu ima ve ithamlarıyla yüklü bir seçim kampanyası yürütmeye çalışmakta ve devletin bekası için Cumhur İttifakı’nın başarılı kılınması zorunluluğuna vurgu yapmaktadır. Buradan yeni bir kutuplaştırma söylemi de üretmekte, karşısındaki Millet İttifakı’nın bir “zillet ittifakı” olduğunu, HDP ile yani kendisine göre bölücü güçlerle örtük/açık bir ittifakı içerdiğini tüm medya kanallarından sabah akşam seçmenin kafasına çakmaya çalışmaktadır. Kamuoyunu yönlendirme çalışmaları o kadar ileriye götürülmektedir ki, seçmene telefonla ulaşan sözde anketörler, “HDP, CHP, İYİP’ten oluşan ittifaka oy vermeyi düşünüp düşünmediği” yanıltıcı sorusunu yöneltebilmektedirler. İktidara yakın sarıklılar da “bu seçim, İslam’la küfrün savaşıdır” diyerek koroya katılmaktadırlar. İktidar bloğu, Türkiye’nin çeşitli yönlerden kuşatıldığını, FETÖ darbesinin ekonomik vs. başka biçimler altında tekrarlandığını, Kuzey Suriye’de dış müdahalelerle bir uydu-devlet kurma çabalarının olduğunu (bunda kendi aslî sorumluluğunu gizleyerek) ve şimdi de içerde AKP iktidarını siyasi olarak geriletme çabaları içine girildiğini ima ederek veya açıkça söyleyerek seçmenini tutmaya çalışmaktadır.

Aslında bütün bunlar, iktidarını kaybetme sürecini başlatabilecek bir seçim yenilgisine dair duyulan telaş ve kaygıyı yansıtmaktan başka anlam ifade etmemektedir. “Beka sorunu” devlet için değil, Cumhur İttifakının kendisi ve onu oluşturan partilerin herbiri ve liderleri için geçerlidir. Seçimlerde alınabilecek bir hezimet, her iki partinin de içinde yeni muhalif hareketlerin açığa çıkmasına ve 2023 vadesi beklenmeden iktidar içi hesaplaşmalara yol açabilecektir.

  • Yaşanan ekonomik krizi bir tür dış saldırı olarak kodlayan iktidar partisi, bu ülkede en büyük özelleştirmeleri yapan parti aynı zamanda. Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

İktidarın bu ekonomik krizi bir dış saldırı olarak sunmaya çalışması, öncelikle, kriz ortamında girilen 2009 Yerel Seçimlerinden çıkardığı derslerle ilgilidir. Bilindiği gibi, 2008’in son çeyreği ile 2009’un ilk çeyreğinde şiddetli bir ekonomik küçülme olarak yaşanan (ve izleyen iki çeyrekte de devam eden) derin kriz ortamında yerel seçimlere gidilmişti. İktidar partisi 2007 genel seçimlerinde yüzde 46,5 olan oy oranının 2009 seçimlerinde yüzde 38,7’ye düşmesine engel olamamıştı. 2009 seçimleri, iktidarın dış ekonomik ve siyasi olumlu konjonktürü arkasında hissettiği 2003-2008 dönemi sonrasında gerçekleştiği için, ekonomik krizin dış güçlere yüklenmesi ortamı kesinlikle yoktu; dolayısıyla bu krizin sorumluluğundan kaçamamıştı. Ocak 2009’da Davos’ta dikkatleri İsrail’in Filistin mezalimi üzerinden dağıtmaya çalışma senaryosu da işe yaramamıştı. Şimdi, dolayısıyla, bu krizin sorumluluğunu üzerlerinden atmak için bir bahane yaratmaya çalışmalarını, eski deneyimden öğrenilmiş bir siyasi kaygıyla ilişkilendirmek yanlış olmaz.

Bunu destekleyen bir başka konu da, ekonomik krizin AKP’nin oy tabanını oluşturan geniş yoksul ve emekçi kesimleri yakından ilgilendiriyor oluşudur. İki bakımdan: Bir, enflasyonun ve özellikle yoksulun tüketim sepetinde geniş yer tutan gıda ürünleri enflasyonunun genel enflasyon oranının dahi çok üzerine çıkması; iki, işsizlik sorununun beklenenden daha kötüye gideceğine dair işaretlerin çoğalması. Döviz fiyatlarındaki tırmanışın yoksul kitleler açısından etkisi daha ikincildir; ama ithalata dayalı bir ekonomide temel tüketim mallarını da ilgilendirdiği ölçüde, satın alma güçlerini aşağıya çekici etkisi vardır. Döviz kuru ve faiz yükselişinin, krizin algılanması bakımından psikolojik etkileri de yabana atılmamalıdır.

  • İktidar partisinin açıkladığı Yeni Ekonomi Programı geniş toplum kesimleri açısından nasıl bir tablo ortaya çıkaracaktır?

İktidar, paniklemiş halde bir seçim ekonomisi programını uygulamaya koymuştur. Henüz 20 Eylül 2018’de açıkladığı ve standart sıkı maliye politikaları reçetesi sunan Yeni Ekonomi Programı (YEP), Kasım ayından itibaren rafa kaldırılmıştır. Bir taraftan geniş kitlelere yönelik olarak, enflasyonu geçici süreler için dahi olsa düşürücü önlemler, enerji fiyatlarında teşvikli uygulamalar vs., öbür taraftan sermayeyi yatırım ve istihdama yönlendireceği sanılan bol kepçe (ama gene İşsizlik Sigortası Fonun’ndan karşılanan) teşvikler… Özelleştirme tarihinin en gözü kara uygulayıcısı olan AKP iktidarının bugün tanzim satış noktaları kurarak AKP devletini marketçiliğe soyundurması, neoliberal bir zihniyet açısından kaderin ironisi gibidir.

Seçimler sonrasında tekrar gündeme gelmesi kaçınılmaz gibi duran YEP ise, kamu harcamalarında 60 milyar TL bir kesinti ve vergilerde 16 milyar TL artış öngörmekteydi. Son aylardaki gevşek maliye politikalarını telafi etmek bakımından, bu daraltıcı maliye politikalarının çok daha şiddetli bir biçimde uygulanması zorunluluğu ortaya çıkabilecektir.

  • 1 Nisan’dan sonra iktidar partisi reddetmesine rağmen İMF ile masaya oturacak mı?

İktidar partisi, IMF’siz bir IMF programı olan YEP’i uygulamakla da işin içinden sıyrılamayabilir; çünkü bu programın finansmanı ve borçların döndürülebilmesinin güvenceye alınması için bir IMF desteğine ihtiyaç duyabilecektir. Önündeki 4,5 yıllık seçimsiz döneme güvenerek IMF ile bir stand-by düzenlemesini gündemine alabilecektir. IMF’ye yeniden muhtaç olmanın sıkıntısını kendisine körü körüne bağlı kitlelere ve emrindeki medyaya güvenerek aşabileceğini düşünsek bile, IMF disiplininin iktidarın mega projelerine ve kamuya yüksek maliyetler yükleyen Yap-İşlet Devret ve Kamu-Özel Ortaklığı tarzı finansman biçimlerine getirebileceği sınırlamalar iktidarın iş yapma pratiği açısından kaygı verici bulunacaktır. Seçim sonuçlarının beklendiği gibi gelmemesi veya istendiği gibi manipüle edilememesi durumlarında, iktidarın IMF seçeneğini kullanması ayrı bir güçlük içerecektir.

  • Yerel yönetimler üzerinde idari ve mali vesayet olduğunu bir sunumunuzda dile getirdiniz. Bu vesayet sorununu biraz açabilir misiniz?

Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerinde -kamu görevlerinde birliğin sağlanması vs. bakımından- vesayet yetkisine sahip olduğu Anayasa’nın 127/5’inci maddesi hükmüdür. Türkiye, yerel yönetimlerin gelirleri içinde merkezi bütçe vergi gelirlerinden yapılan transferlerin önemi bakımından da zaten önemli bir mali vesayet ülkesidir. Son zamanlarda bu malî vesayeti pekiştirecek yeni düzenlemeler de devreye sokulmaktadır. Örneğin, -Cumhurbaşkanlığı’nın 17 sayılı Kararı ile “Tek Hazine Kurumlar Hesabı” kapsamına yerel yönetimlerin de alınması; -17 Ocak 2019’da kabul edilen 7161 sayılı torba yasaya eklenen hükümle, “Belediyelerin ihtiyaç duyduğu yatırım nitelikli projelerin gerçekleştirilmesi amacıyla Strateji ve Bütçe Başkanlığı bütçesine konulan belediyelere yardım ödeneğini, belediyelerin talebi üzerine kullandırmaya Cumhurbaşkanı yetkilidir” denilmesi; -gene 7161 sayılı torba yasayla İller Bankası’nın safi kârının yüzde 51’inin yerel yönetimlerin çeşitli uygulamalarına hibe olarak aktarılacağının düzenlenmesi… Bunlar, rejimin “tek adam”ına mali vesayette yeni keyfilik alanları açmaktadır.

  • Son olarak siz Türkiye’nin nasıl bir yerel yönetime ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz ve yerel yönetimlerin yurttaşların ekonomik krizi aşmalarında belirleyici bir rol oynayabileceğini düşünüyor musunuz?

Ekonomik kriz koşullarının oluşmaması, oluşursa bunların halka fazla bedel ödetmeden aşılabilmesi, öncelikle merkezi yönetimin yetki ve sorumluluğundadır. Yerel yönetimlerin rolü ancak küçük dokunuşlar biçiminde olabilir, bunun ötesine geçmelerine mali güçleri, idari yetkileri ve siyasi sorumlulukları elvermez.

Kaldı ki, merkezi yönetimin ekonomik krize karşı bütüncül politikalar uygulama sorumluluğunu üzerinden atmasına yardımcı olacak hiçbir söylem -ne yerel yönetimlerce ne de aydınlarca- geliştirilmemelidir. Tam tersine, krize karşı neoliberal reçeteler dışında köklü çözümler aranması gereklidir ve bu da mevcut dışa açık birikim modelinden kopuşları da içermelidir. Krizden çıkış için gerçek sol seçeneklerin tartışılması doğrudan yerel yönetimlerin işi olmayabilir; ama bu tartışmanın olgunlaşabilmesi için dolaylı kolaylaştırıcılar (mekan sağlanması ve sempozyum örgütleme desteği) sağlanabilir.

Yerel yönetimler, kriz zamanlarından geçilirken değil ama o zamanlarda da iş görebilecek şekilde, olağan ekonomik konjonktürlerde de belde halkının meslek edinmesi; tarımsal ürünlerin üretici ve tüketici (tanzim satış) kooperatifleri eliyle tüketiciye ulaştırılması; çocuklara besleyici gıdaların ulaştırılması konusunda tarımsal kooperatiflerle işbirliğine gidilmesi; tüm bu yöntemlerle tarımsal üreticiye örgütlenme konusunda yeni şevkler verilmesi; fuarcılık uygulamaları yoluyla kentte ticaretin gelişmesine katkı sağlanması; ulaştırma eksenlerinin çeşitlendirilmesi ve yeterli kapasiteye ulaştırılmasıyla (merkezi yönetimi de bu bakımdan sıkıştırarak veya onunla işbirliği yaparak) üretim ve ticaretin desteklenmesi; dayanışma kooperatifleri yoluyla toplumsal dayanışma düzeneklerinin oluşturulması; kentsel dönüşüm üzerinden yaşam kalitesinin yükseltilmesi, aynı zamanda kentsel rantların mahalle sakinlerinde bırakılması; kent sakinlerinin en muhtaç kesimlerinin üretim atölyelerinde buluşturulması ve benzer birçok düzenekle toplumcu belediyecilik ilkelerini uygulamaya sokabilirler ve sokmalıdırlar.

Oğuz Oyan Kimdir?

4 Mart 1947’de İzmir’de doğdu. 

Öğretim Üyesi Prof. Dr.; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Paris I Pantheon-Sorbonne Üniversitesinde İktisat alanında “Devlet Doktorası” (Doctorat d’Etat) derecesini aldı.

1985’te maliye doçenti, 1992’de maliye profesörü oldu. Gazi Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyeliği görevini sürdürürken, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Genel Müdürlüğü (TARİŞ) ve Türk-İş Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevini de yürüttü. Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanlığını yaptı. Çok sayıda makalesinin yanında 5’i bağımsız olmak üzere 8 kitabı yayınlandı.
22 ve 23. Dönemde İzmir Milletvekili seçildi. 22. Dönemde Avrupa Akdeniz Parlamenter Asamblesi Üyesi oldu ve Asamblenin Ekonomi Komisyonu Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. 23. Dönemde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyesi oldu. 24. Dönemde Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliğine seçildi.
Fransızca ve İngilizce bilen Oyan, evli ve 2 çocuk babasıdır.