Serkan Üstün

Mimar Burcu Arıkan’la koronavirüs salgını süresinde hayatlarımızda çok daha fazla yer kaplamaya başlayan konutları, balkonları ve geleceğe dair kurguları konuştuk.

Aylardır evlerimizden dışarı çıkamadığımız bu günlerde içerisinde yaşadığımız konutlar pek çoğumuzda içerisinde yaşadığımız mekâna dair farkındalıklarımızı artırmamıza sebep oldu. Özellikle hava almak için çıkılan balkonların, çevremizdeki yeşil alanların kısıtlı olması bu dönemde hayatının büyük bir kısmını evde geçirmek zorunda olanlar için zaten zor olan sürecin daha da zor geçmesine sebep oldu.

Nüfus yoğunluğunun ve rant basıncının getirdiği sorunlar yüzünden evlerin tasarımındaki sorunları, mimarlık camiasında yaşananları ve gelecekte neler yapılabileceğini konuştuğumuz Mimar Burcu Arıkan, mekân üretimi mantığının daha insan yaşamı odaklı ve daha az para odaklı bir şekilde gelişmediği sürece değişen bir şey olmayacağını ifade etti. Arıkan ayrıca, sosyal donatıların, çevresel imkanların gözetildiği bir açıdan yeniden düzenlenmesi gerektiği fikrinde.

  • Ev dediğimiz şey esasında bunaltıcıdır. Oradan bunaldıkça kendimizi dışarı atarız. Bazen dışarısı tehlikeli de olsa bunu yaparız. Çünkü hayat sokaktadır. Ancak şu an salgın nedeniyle evlerimize kapandık. Evde daha çok vakit geçirdiğimiz için farkındalıklarımız da arttı. Balkon, genişlik gibi şeyleri konuşmaya başladık. Bundan sonra da evlerde daha çok vakit geçireceğiz gibi görünüyor. Bu bağlamda, mimarlık camiasında konutlara dair bu süreçte bir tartışma başladı mı?

Balkon meselesi, konutların ve dairelerin zamanla çok kullanışsız hale gelmesi, özellikle iç mekanların küçülmesi, planların işlevsel olmamaya başlaması; özellikle son kentsel dönüşüm dalgalarından sonra çok konuşulan bir şey.

Türkiye’de kentleşme ve konut üretim süreci müteahhit eline bakan bir süreç. ‘Mülk sahiplerinin elinde ne var?’ ‘Müteahhit ne kadar kâr edebiliyor ve parsele ne kadar inşaat yapılabiliyor?’ Bunlar giderek konut tasarımının daha baskın verileri olmaya başladı. Evet, hiçbir zaman kentsel arsanın değerinden bağımsız bir konut üretimi düşünülemez ama gün geçtikçe bunlar artık işlev ve evin içindeki yaşam alanını baskılayan şeyler oldu. Evlerimizin içi çok kullanışsız olmaya başladı. Depreme de dayanıklı değiller. Bu yüzden insanlar evlerini yenilemek istiyorlar. Eski evleri daha çok sevmemizin sebebi onların daha nostaljik olmaları değil, onların daha geniş, planlarının daha işlevsel olması. Son zamanlardaki konutlara bakıldığında çok içe kapalı, işlevsiz, bize içeride özel hayat sunmayan konutlar üretiliyor. Bunun en önemli nedenleri; rantın çok yükselmesi ve devletin konut üretiminde çok az inisiyatif kullanması. Diyelim binanızı yeniletmek istiyorsunuz. Bunun için önce müteahhittin ikna olması gerekiyor. Bunun için de onun birkaç daire kazanması gerek. Bu da sizin 100 m² olan dairenizin 70 m²’ye düşmesi anlamına geliyor. Buna itiraz etmiyorsunuz çünkü önceliğiniz depreme dayanıklı bir evde uyumak oluyor. Bir de yönetmelikler çok sık değişiyor. Mesela 70’lerde balkonlar kapalı alan hakkından yemiyordu. Dolayısıyla eski apartmanda gördüğümüz geniş balkonlar müteahhitte bir şey kaybettirmiyordu. 80’lerden sonra yangın holü, asansör holü, merdiven ve balkon bütün inşaat alanının yüzde 20’si ile sınırlandırılmış. Eğer bunun üstüne çıkarsa müteahhittin kapalı alanından yiyor. Konut için asıl önemli olan konuttaki kapalı alan. Dolayısıyla büyük balkon yapmak avantajlı olmuyor. Balkonlar çok küçülmeye başlıyor. 90’larda yapılan binalarda küçük balkonlu evleri çok görürsünüz. Bu küçük balkonda yapabileceğiniz hiçbir şey yok. İnsanlar buraları da kapatıyor. Bu da mimarlık camiasında balkonsuzlaşma tartışması yaratıyor. Balkonla ilgili bir gündem hep vardı.

Konutun kentle kurduğu ilişkiyi düşünürsek, sadece sitelerin değil apartmanların da güvenlikli, dışa kapalı yapılar haline geldiğini görüyoruz. Genel olarak bir içe kapanma var. Konutun sokakla kurduğu ilişki azaldı. Alt-orta sınıf mülk sahibi görünürde iyi durumda gibi görünse de bir anda çıkartıp müteahhitte evini yenilemek için 300-400 bin TL veremez. Dolayısıyla müteahhitte, “kârını et, bana da depreme dayanıklı bir ev ver” demiş oluyor. Burada da mimari tasarım devre dışı kalıyor. Bizim normalde alışık olduğumuz optimum düzeyde eşyalı bir yaşam biçimini içine sığdıramayacağımız konutlar yapılmaya başlandı. Burada mimarların bir rolü olamıyor. Mimarlar sadece müteahhit sisteminin rojesini çiziyor.

Burada işin sınıfsal boyutuna dair de bir şey söylenebilir. Daha mimari tasarımla dönüşen konutları Fenerbahçe, Erenköy gibi yerlerde görebiliyorsunuz. Yeni yönetmeliklerle bir yandan konutlar iyileştiriliyor ama bunun yanında nüfus ve rant baskısı arttığı için sabit bir kutunun içine ekstra bir şeyler sokulmaya çalışılıyor.

“MEKÂNA DAİR NE KADAR EKSİĞİMİZ OLDUĞUNU DENEYİMLEDİK”

  • Kentsel dönüşümün bu durumda bir avantaja dönüşmesi gerekir. Nüfus yoğunluğu ve yeşil alan tartışmaları üzerinden devletin en üst kademesine kadar tartışılır hale gelmiş bir mesele bu sonuçta. Ama sizin anlattığınız duruma göre tasarım ve yaşam kalitesi açısından bir dezavantaja dönüşmüş ekonomik sebeplerden dolayı. Burada kentsel dönüşüm bir problem haline gelmiş olmuyor mu?

Eski yönetmeliklerde olmayan, yangın kaçış merdiveni, yangın holü gibi şeylerin zorunlu olmasından kaynaklı inşaat yapabileceğiniz kapasite sınırlı hale geliyor. Bir de orta sınıfın yoksullaşması söz konusu. Örneğin 8 kat maliki olan bir apartmana 8 daire yapılarak çok az bir küçültmeyle bu sorunu halledebilirsiniz ama böyle olmuyor. Çünkü müteahhitte de daire kalması lazım onun o işe girmesi için. Her şeyi bu kadar müteahhitte bıraktığınız zaman onlar da normal bir kazanç değil fazlası için yapmaya başlıyor. Oradaki denetim mekanizması, planlama başka türlü olmalı. Bütün şehir bizim yap sat diye bildiğimiz yöntemle kentleşiyor. Bunlar mimarlık ve planlama camialarında hep konuşuluyor. Nüfus artıyor ama sosyal imkanlar aynı kalıyor. Sokaklar aynı, parklar aynı kalıyor. Pandemi gündemi için düşünürsek 65 yaş üstüne toptan yasaklama getirildi. Bunun aslında o insanların sağlığını gözetecek ama eve de kapatmayacak biçimde organize edilmesi gerekirdi. Ama şehir öyle bir halde ki bunun mekânsal imkânı yok. Sadece balkon değil, genel olarak mekâna dair ne kadar eksiğimiz olduğunu deneyimliyoruz bu süreçte.

KENTSEL DÖNÜŞÜM FIRSATI KAÇTI

  • Burada sınıfsal bir mesele de ortaya çıkıyor o halde. Örneğin, toplu taşıma daha az kullanılıyor şu dönemde. Mesela yürüyüş alanları, bahçeleri, spor alanları olan bir sitede oturmak çok daha avantajlı hale geldi. Var olan sınıfsal ayrımın mekanla olan ilişkimizden ötürü şu an daha da arttığını, hayat kalitemize çok daha fazla yansıdığını görüyoruz. Bahçeli evde oturmak da aynı şekilde bir avantaj haline geldi. Bu bağlamda yerel yönetimler bu mekân kalitesinin artması için neler yapabilir?

Bir metropolde bahçeli ev çok zor tabi. Metropolün yoğun olması normal ve sürdürülebilir bir şey. Nasıl bir yoğunlaşma olduğu ve onun nasıl organize edildiği önemli. Son dönem yapılan sitelerle daha eski siteleri kıyasladığımızda da önemli fark var. Kat yükseklikleri vardı ama daha iyi tasarlanmıştı eski siteler. Şimdi rezidans dediğimiz daha içe kapalı, çevreden kopuk hayat tasarlayan bir anlayış var. Binaya otoparktan girip asansörden çıkıyorsunuz. Pandemi için yoğun bir kent dokusunun içinde olmaktan kaynaklı avantajları var ama normalde pek çok açıdan eleştirel yanları da var.

Şehir merkezinde depreme dayanıklı bir yerde oturmak da çok sınıfsal. Merkezde aynı mahallede yenilenmiş bir binanın kirası yenilenmemiş binanınkinden iki kat daha fazla. Aynı sokakta benim ona erişimim yok. Oturduğum yerde daha geniş sokaklar, bahçeler var ama şehirden uzak olduğu için. İstanbul’da şehir merkezi bu açıdan çok kötü. İşe giden insanlar için, yaşlılar için, engelliler için salgın olmasa da çok kötü.

Geleceğe dönük böyle bir şey İstanbul için nasıl olur? Bu çok zor bir soru. Kentsel dönüşüm bir fırsat olabilirdi ama olamadı. Fikirtepe’nin dönüşümü ortada. Bir şekilde mekân üretimi mantığı değişmedikçe, daha insan yaşamı odaklı, daha az para odaklı olmadıkça yapacak hiçbir şey yok. Mimarlar ve plancılar sürekli söylüyorlar nelerin yanlış olduğunu. Ortada bir bilgi eksiliği yok karar alıcılar açısından. Yerel yönetimlerin de imkanları sınırlı. Belediyelerin büyük kararlarda inisiyatifi sınırlı. Büyük kararları bakanlık alıyor. Bu süreçlerin sosyal donatıların, çevresel imkanların gözetildiği bir açıdan yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Bir kentsel dönüşümde plan çizileceği zaman plancıların ilk aklına gelen şey, “bu insanlar bu dönüşümü karşılayabilecek mi?” sorusu oluyor. Kat artışı verilmek istenmez çünkü yoğunluk artırmak her zaman iyi bir fikir değil. Ama kat artışı verilmediğinde de insanların bir çıkışı kalmıyor. Bu sorunun çok acilen çözülmesi gerekiyor. Özellikle merkez ilçelerde “yoğunluk artışı olmadan bir dönüşüm modeli ne olabilir?” sorusu üzerine düşünülmesi gerekiyor. Dünyada iyi örnekler de var. Mevcut durumun iyi bir şekilde analiz edilmesi ve uzmanların bunun içinden nasıl çıkılacağına dair alternatif bir senaryo üretmesi gerekiyor. Pandemi bunu değiştirecek bir güç yaratır mı emin değilim? Konut sektöründe sermaye insanların ekonomik sıkıntılarını ve deprem korkularını kullanarak yolunu buluyor. Pandemi döneminde iyice krize giren bir ekonomide buna karşı ne üretilebilir bilmiyorum. Önümüzde büyük imkanlar açılacak gibi gelmiyor bana. Daha zor bir soruya dönüşüyor gibi geliyor.

“KULLANICI TALEPLERİNE GÖRE ARA FORMÜLLER BULAN OFİSLER VAR”

  • Mimari bakış açısında bir değişiklik olur mu geleceğe dair?

Olabilir. Mimarlar da iradesiz özneler değil. Proje çizerken başka bir tavır alabilirler. Konutun dönüştüğü şeyle ilgili daha geniş eleştiriler ve tepkiler verebilirler. Bunlar kısıtlı muhalif çevrelerde kalıyor. Bunun biraz daha yaygınlaşması ve tavır haline gelmesi gibi şeyler olabilir. Bir parselde dönüşüm olacakken ve apartman projesi çizilirken mimar orada en fazla ne yapabileceğini gözetmeye çalışabilir. Kullanıcıların taleplerine göre balkonlu ya da balkonsuz seçenekler sunan ara formüller bulan mimarlık ofisleri var örneğin. Tasarımın kendi çapında bulacağı ara çözümler olabilir ama tasarım bu sistemin en alt kademesi. O yüzden yapılacak her şey çok tali. Yapılabilecek tek şey bu konuda politik gündem oluşturmak.

  • Balkon tartışmalarında mimarlardan birinin kullanıcıyı ve mülk sahibini suçlayan bir tavrı vardı. Balkonların evin içine katılması eleştiriliyordu. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Mekan yaşayan bir şey. Ben iyi bir balkon tasarlamadıysam kullanıcı ona müdahale edebilir. Kullanıcı talebi değişken bir şey. Hangi kullanıcının tercihi tasarımı belirleyecek? Kullanıcı tercihlerinin ne kadar etkisi var sistemin içinde? Mahremiyet konuşulmuştu mesela. Bazı insanlar için bu bir kaygı olabilir. Kimisi için de olmayabilir. Bunlar çok değişken şeyler. Kimisi önü açık olsun ister, kimisi sokağı seyretmeyi sever. Bir sürü değişkeni var. Kötü planlanmış bir dairedir, rüzgâr alıyordur, güneş alıyordur. Bunlar çok değişken. İnsanların neden tercih etmediği sorusunun bir sürü farklı yanıtı var.

Mimar, plancı, idareciler yani kent mekanını üreten bütün aktörler insanlara optimum konforu sunmak zorunda. Bu insanın en temel barınma ihtiyacını karşılamakla ilgili bir mesele.