Eren Köylü

Prof. Dr. Metin Özuğurlu ile koronavirüs salgını sonrası ‘yeni normal’lerimizi, salgın ile beraber artan baskıcı uygulamaları, sosyal devlet ve sosyalizm düşüncesini ve salgının işçi sınıfının haklarını nasıl ve ne düzeyde etkileyeceğini konuştuk.

Özuğurlu “Koronavirüs gösterdi ki kapitalist üretim ve tüketim tarzımız, evrendeki mevcut yaşam formunu açıktan tehdit etmektedir. Bununla birlikte sermayenin temel eğilimlerini derinleştirerek sürdüren iktidar pratiklerine tabi ki şahit olmayı sürdüreceğiz” dedi ve sermaye iktidarlarının artık, salt emek karşıtlığı ile değil, bir bütün olarak insanlık yada yaşam karşıtlığı ile tanımlanacağını ifade etti.

“Koronavirüs salgını, işçi sınıfı kazanımlarını tarumar eden neoliberal sermaye stratejisinin yaslandığı iktisadi ve sosyal rasyoneli yerle yeksan etmiştir” diyen Özuğurlu ‘toplum analizlerinde üretim faaliyeti aksını dışarıda bırakan yaklaşımların artık miadını doldurduğunu’ belirtti.

  • Koronavirüs salgını ile beraber, sosyolojik değişim ve dönüşümler yaşanacağı ve toplumsal alanda ‘yeni normal’lerin ortaya çıkacağı konuşuluyor. Korona sonrası toplumsal alanda bizi ne gibi farklılıklar bekliyor? ‘Yeni normaller’imiz neler olacak?

Öncelikle şu iki hususa açıklık getirmeliyiz: Yeni normali’ konuşmaya başladığımızda, “yeni anormali” de tanımlıyor oluyoruz; o nedenle bu yöndeki analizleri ideolojik hegemonya mücadelesinin dolaysız göstergeleri olarak görmemiz gerekir. Bu tespit, benim buradaki değerlendirmem için de geçerlidir. İkinci husus, “korona sonrası” kavrayışı ile ilgilidir. Covid 19’a yol açan virüsün muhtemel bir gelecekteki bir başka virütik salgının öncesi olmayacağı garanti değilse, korona sonrası diye söze başlayan çözümlemeler yapmamız sorunlu olacaktır. Korona sonrası denilen düzlem, -güvenlikçi terimiyle “geleneksel olmayan tehditler” dünyasından başka bir şey değildir. Depremler, seller, yangınlar, kuraklıklar, fırtınalar ve virütik salgınlar… İnsan etkileşimi olmadığında her biri birer doğa olayı/varlığı olan bu “afetler”, son 10’lu yıllarda gittikçe yoğunlaşmaktadır ve bu yoğunlaşmayı tarihsel kapitalizmin neoliberal evresindeki birikim rejiminin doğrudan/dolaylı etkileri olarak görmemek için de liberal olmak yeterlidir.

Bu iki rezervden sonra “korona sonrasına” dönebiliriz. “Afet sosyolojisi” çalışmalarında, çoğunlukla, afet anları bir tür “afet komünizmi” ile, normalleşme ise piyasa gereklerinin işleyişi ile, tanımlanır. Bu aslında ilginç bir durumdur; zira “(yaşamsal) ihtiyaçların” meta-dışı biçim ve ilişkilerle karşılanıyor olması, olağandışını; ihtiyaç ve arzu nesnelerine para dolayımı ile erişiyor olmamız ise olağanı ifade eder. Marx’ın yabancılaşma kavrayışı ile baktığımızda insanın türsel özelliklerine en aykırı olanına “normal”, uygun olanına ise “anormal/olağan dışı” demiş oluruz. Bir deprem yada kasırga, bu tanımlamaların saçmalığını sorgulamaya uygun olmayabilir; zira afetzedelerin ihtiyaçlarının hızla karşılanması ve kendi normallerine (afetin yıktığının yeniden inşasına) kavuşmaları için çaba gösterilesi önceliklidir. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz virütik salgın, neyin “normal” neyin “anormal” olduğu konusundaki yerleşik yargıları kökten sarsacak mahiyette bir afettir. Neden mi? Öncelikle afeti yaşayan ve yaşamayan arasındaki ayrım, diğer afet türlerinden farklı olarak burada kategorik değildir; “afetzede” (covid 19 hastası) olma olasılığı gerçek ve yakın bir olasılık olarak hemen herkesin yanı başındadır. İkincisi burada afet bir “an”, bir “kesit” değil, zaman ve mekanı kaplayan bir oluştur. Üçüncü farklılık bireysel ve toplumsal alışkanlıklarımızla ilgilidir; verili ilişki biçimlerimiz ve alışkanlıklarımız (normalimiz) salgının (afetin) bizzat yayılma kanalıdır. İlk iki farklılığın yol açtığı afetzede ve hasarın sabitlenemezliği hususuna bir de (bireysel, toplumsal, kurumsal) habitusun tehdit haline gelmesi eklendiğinde, ortaya çıkan tablonun klasik afet yönetimi bakımından tam bir kabus olacağı aşikardır.

Belki bu nedenle siyasal iktidarlar bu salgını; afetzede sayısı ve afet süresi sabitlenebilir herhangi bir afet gibi yönetmeye çok meyilli görünmektedirler. Bu anlayışa göre “yeni normalin” “yeni”si, maske, mesafe ve sabundan ibarettir. Normal de zaten bilmekte olduğumuz her şeydir.

Ne var ki koronavirüs salgını, gerek kendi özelliklerine uygun olmayan araçlarla beyhude bir mücadele veriliyor olması, gerekse de yol açtığı çok yönlü etkilerle, hızla her iktidar seviyesinde bir yönetim krizine yol açacak gibidir. Virütik salgın hem yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri, hem de yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemedikleri bir düzlemin -nedeni olmasa bile- ivmelendiricisi olmaktadır. Bunu söylemek, ilk bakışta, geçen yüzyıldan kalma bir “devrimci durum” ezberini tekrarlamak gibi görülebilir. Korona salgını ile açığa çıkan durum şudur: Tarihsel kapitalizmin temel eğilimlerini (başta emek olmak üzere varlıkları meta biçimine indirgeyerek özel mülkiyet rejimine tabi kılma eğilimi) koruyan ve derinleştirerek sürdüren iktidar biçimleri, “geleneksel olmayan tehditler dünyasını” yönetemez. Zira korudukları toplumsal ilişki tarzı, insanlığın (ve doğanın) mahvına yol açan “geleneksel olmayan tehditler dünyasının” bizzat membasıdır. -Bildiğimiz terimlerle– sermaye iktidarları, bugünden yarına ortadan kalkacak değildir, kuşkusuz; ancak her geçen gün daha aşikar olacak şekilde, insanlık karşıtı iktidarlar, biçimini alacakları şimdiden söylenebilir. Son iki asırdır sınıfa karşı sınıftı; artık insanlığa / yaşama karşı sınıf (sermaye), söz konusudur! Yeni normalin gerçek bağlamı bence bu şekilde özetlenebilir.

  • Koronavirüs; sosyal medyada uygulanan sansür ve engellemeleri, polis şiddetinin artmasını, gazeteciler üzerindeki baskıların yoğunlaşmasını da beraberinde getirdi. Korona, devletlere daha baskıcı uygulamaları hayata geçirmesi konusunda ‘meşru’ bir zemin sunabilir mi? Bu süreçle birlikte yönetsel alanda ne gibi değişim ve dönüşümler beklemeliyiz?

Büyük bir bilinmezlik karşısında herkesin en iyi bildiğini yapıyor olması, anlaşılırdır. Belirsizlik ve kaos zamanları, kendiliğindenciliğin geri planda kaldığı ve iradenin ön plana çıktığı zamanlardır. İradeciliğin yasal kurumsallaşması devlet örgütlenmesinde anlamını bulduğu içindir ki, böylesi zamanlarda gözler devlete çevrilir. Virütik salgınlarda, şahsi olanla müşterek olan, bireysel olanla toplumsal olanı, yerel olanla evrensel olan, nesnel olarak iç içe geçer. Covid-19’u İspanya gribi gibi diğer tarihi salgınlardan ayıran önemli bir farklılık vardır: Bugün bu nesnellik, sanal küresel ilişki ağları kanalıyla muazzam bir öznel deneyim aktarımıyla beslenmektedir. Bu durumun insanlarda bilinç sıçramaları yaratmayacağını düşünmek için trol olmak yeterlidir.

Halkın devletten beklentisi, müşterek -dolayısıyla da şahsi- ihtiyaçların karşılanması ve yaşam güvencesinin (can güvenliğinden fazla bir şey) sağlanmasıdır. Salgın koşullarında meşruiyetin halk indindeki referansı bunlardır; müşterek ihtiyaçlar eşitlikçi kamu politikalarına, yaşam güvencesi ise özgürlükçü kamu politikalarına göndermede bulunur. Biz ise yasal irade olarak devletin, salgını gerekçe göstererek, baskıcı karakterini güçlendirmesini tartışıyoruz. İktidarların baskı çeperleri ne kadar genişlerse, meşruiyet alanları da o kadar daralır. Tüm nüfusun yaşamını güvenceye alacak politikaları, güvenlikçi politikalar şeklinde algılamak için, “arz olunur” tadında raporlar yayımlayan düşünce kuruluşu mensubu olmak yeterlidir.

  • Sosyal devlet anlayışı ve sosyalizm düşüncesi bu süreçle birlikte güç kazanabilir mi? Kapitalizmin kamusal alanı daraltıcı politikaları sürdürmesi mümkün mü?

Koronavirüs gösterdi ki kapitalist üretim ve tüketim tarzımız, evrendeki mevcut yaşam formunu açıktan tehdit etmektedir. Bununla birlikte sermayenin temel eğilimlerini derinleştirerek sürdüren iktidar pratiklerine tabi ki şahit olmayı sürdüreceğiz. Ama sermaye iktidarları, artık, salt emek karşıtlığı ile değil, bir bütün olarak insanlık yada yaşam karşıtlığı ile tanımlanacaklardır. Bu ise özellikle bilgi teknolojilerine yaslanan üretim birimlerinde, sahiplik düzeyinde yeni Robert Owen’ların (ütopik sosyalistlerin) ortaya çıkmasına, üretim notasında ise mühendis-teknik eleman-yarı vasıflı/vasıfsız işçi ayrımlarının aşıldığı birleşik bir sınıf hareketinin doğmasına yol açacaktır. İnsanın üretken kapasitesi olan emek, kendi çıkarını insanlığın müşterek çıkarı seviyesine yükseltebildiği ölçüde, sermaye düzeninin teşhiri hız kazanacaktır. Eşitlik ve özürlüğü iç içe kavrayan işçi sınıfı sosyalizmi akımı bugün insanlığın ortak değerlerinin taşıyıcısı durumundadır. Eşitlikçilerin özgürlük körü, özgürlükçülerin ise eşitlik körü olduğu iki asrı geride bıraktık. Üçüncü bin yılda özgürlüğü ne kadar eşit olduğumuz ile, eşitliği de ne kadar özgür olduğumuz ile tartacak bir toplum inşası için yeterli birikim ve deneyime sahibiz.

  • Aile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işçilerin sendikalaşması, patronla toplu sözleşme pazarlığı yapması ve grev hakkını gündeme getirmesi konularında virüse karşı tedbir olarak geçtiğimiz aylarda yeni bir genelge yayımladı ve tüm bu sendikal hakları askıya aldı. Bu genelge ile birlikte sendikaların işyerinde işçileri temsil etme hakkını yasal olarak elde etmesinin, sendikaların yasal grev kararı almasının ve grev uygulaması yapmasının önüne geçildi. Ayrıca genelge ile birlikte işçiler ve sendika sözleşmede patronun dediğine razı olmaya zorlanacak. Daha sonra yaşadığımız koronavirüs sürecinin işçi sınıfının haklarında geriye gidişe etkisi ne olur? Esnek istihdamın, atipik istihdam biçimlerinin yaygınlaşması beraberinde işçi sınıfı için ne gibi farklılıklar doğurur?

Koronavirüs salgını, işçi sınıfı kazanımlarını tarumar eden neoliberal sermaye stratejisinin yaslandığı iktisadi ve sosyal rasyoneli yerle yeksan etmiştir. Toplum analizlerinde üretim faaliyeti aksını dışarıda bırakan yaklaşımlar artık miadını doldurmuştur. Schumpeter 1940’ların başında “dünya sosyalizme gidiyor” derken gösterdiği kanıtlardan biri de entelektüeller arasında sosyalizm fikrinin yaygınlığı idi. 16 Mayıs 2020 günü dünyanın 600 kadar üniversitesinden 3 bin kadar akademisyenin altına imza attığı “Covid 19 krizinden çıkış manifestosu” 30 kadar ülkede 33 medya kuruluşu tarafından eş zamanlı yayımlandı. Ülkemizde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bildirgede krizden çıkış için özetle, insan onuruna yaraşır tam istihdam, emeğin meta biçiminden çıkarılması, üretenlerin yönetime katılması ve çevreye duyarlılık geliştirilmesi vurgulanmaktaydı. Ülkemizin saygın bilim insanları bu bildirgeyi farklı tonlarda eleştirdiler. Kanımca bildirgenin en belirgin karakteri Üçüncü Yol (A. Giddens) tarzı bir yaklaşımı barındırmıyor oluşudur. Neoliberal dönemin sosyal demokrasisi, küreselleşme ve piyasa entegrasyonuna vektörel bir mutlaklık atfedip, buna sosyal boyut kazandırmak gibi nafile bir çabaya girdiler ve emekçi kitleler indindeki desteklerini bozuk para gibi harcadılar. Krizden çıkış manifestosunda vektörel kaçınılmazlık, doğa ve insanlığın yıkımıdır. Kapitalizme sosyal boyut kazandırmaya çalışmıyorlar; kapitalizmin devamı halinde kaçınılmaz gördükleri yok oluşa bir çare arıyorlar. Polanyi’ci bir metin ve Marx karşıtı değil. Özetle, emekçiler ve örgütleri, amansız sermaye saldırıları karşısında mevzi korumacı olmaktan, dolayısıyla da kaybetmeye yazgılı olmaktan vazgeçtikleri anda, önlerinde kazanacakları kocaman bir dünya bulacaklardır.