İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Aytun Çıray ile emperyalizm ve küreselleşme kavramları çerçevesinde Türkiye’nin dış politikasını konuştuk. 

  • 21. Yüzyılda emperyalizm, Orta Doğu ve Türkiye’nin dış politikasını yaşanan son gelişmeler ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya 20. Yüzyılın son on beş yılıyla 21. Yüzyılın ilk on yılı arasında belirleyici olan iktisadi bir fenomenin, yani küreselleşmenin bildiğimiz şekliyle sonuna geldiğimizi gösteren gelişmelere sahne oluyor. Yani küreselleşme son bulmuyor; yeni bir form kazanmak üzere bilinen şekliyle noktalanıyor. Bu esasen yaşayacağı köklü dönüşüm için ara döneme girmesi demek. Ara dönemlerin belirleyici karakteri bir dizi sancılı gelişmeler, olaylar ve krizlerle dolu olmalarıdır. İşte 21. Yüzyılın ikinci on yılına tam da bu şartlarda girmiş durumdayız. Türkiye’nin yaşamakta olduğu siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel ağır krizi bu şartlar ışığında değerlendirmemiz gerekiyor. Ortadoğu’da 2010’larda başlayan ve süper güçlerin açık ve örtülü müdahaleleriyle şu anda ölümcül bir kara kışa dönüşen Arap Baharını ve çok taraflı çok parçalı ve çok kanlı iç savaş süreçlerinin bu çerçevede ele alınması zorunlu.

Şimdi küreselleşmenin bildiğimiz şekliyle sonuna gelinmesiyle neyi kastediyoruz? Küreselleşme her şeyden önce iktisadi bir fenomen olduğu açık. Paranın-sermayenin bilişim teknolojilerindeki muazzam gelişmeler sayesinde son derece çeşitlenmiş finans araçları ve mekanizmalarıyla büyük bir akışkanlık kazanması onun neden her şeyden önce iktisadi bir fenomen olarak nitelenmesi gerektiğini gösteriyor. Ancak küreselleşme elbette sadece ekonomiye, dünya çapında ekonomik akışkanlığa indirgenemez. Bu çok yanlış olur. Küreselleşmenin değerlerin, dünya görüşlerinin, entelektüel ve sanatsal ürünlerin, ulusal ve yerel kültürlere ait her türlü malzemenin bilişim teknolojileri ve görsel medya vasıtasıyla alışverişini içeren boyutu da çok önemlidir. Bütün bunlar 80’lerin ortalarından 2000’li yılların ilk on yılına kadar olan dönem içinde küreselleşmenin heyecanla karşılanan pozitif bir olgu olarak karşılanması sonucunu doğurmuştur. Bunun yegâne ama derinden etkili olan istisnası 11/9 İkiz Kuleler saldırısıdır. Bu trajik olay, küreselleşmeye giderek kararacak emperyalist bir gölge düşürecek olayların tetikleyicisi olmuştur.

21. Yüzyılın ikinci on yılının başında iktisadi bir fenomen olarak küreselleşmenin emperyalist güç savaşlarını yürütme kapasitesine sahip uluslar veya ulus-devletler tarafından kesintiye uğratıldığını görüyoruz. Korumacı eğilimler özellikle on yıl öncesine kadar buna karşıt politikaları savunan ülkelerde güçleniyor. Trump Amerikası bunun en önemli örneği. Brexit Britanyası da bir diğer çarpıcı örnek. Küreselleşme eğilimlerinin çok güçlü olduğu 2000’li yılların başlarında Britanya vatandaşlarının hem de göçmen istilası korkusuyla Avrupa Birliğinden ayrılmayı bir referandum konusu olarak talep etmeleri söz konusu dahi olamazdı.

Küreselleşme, negatif boyutunda, emperyal politikalar yürütme kapasitesine sahip uluslara ve ülkelere, böyle bir kapasiteleri olmayan ulus ve ülkeleri daha derinlemesine etkileme ve onları kendi stratejik ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirme imkanı verdi. Bu yönüyle de emperyalizmi daha önce hiç olmadığı şekilde ve türde güçlendirdi. Bunun kendisini en çok hissettirdiği ülkelerden biri Türkiye oldu. Türkiye’de 2001 yılında yaşanan akut ekonomik krizi ve AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan gelişmeleri küreselleşmenin emperyalizmin özel bir negatif tezahürü sayılabilecek boyutundan ayrı olarak düşünemeyiz. Küresel emperyalist güçler olarak ABD ve AB, Türkiye’nin üyesi ve aday üyesi olduğu ittifaklar vasıtasıyla özellikle iktisadi küreselleşme araçlarını kullanarak Türkiye’nin siyasi rejimini değiştirecek açık-örtülü müdahalelerde bulundular. AKP iktidarının sözde ekonomik başarısı işte bu iktisadi küreselleşme araçları ve müdahaleler sayesinde ortaya çıktı. FETÖ denilen kanlı dinbaz cinayet şebekesi de bu emperyalist müdahalenin ürünüydü. Sonuçta Türkiye, kendisini dünyada yapayalnız bırakacak bir dış politika mecrasına sokuldu.

Burada dramatik olan husus, Türkiye’nin klasik medeni dış politika ilkesinin yerle bir edilme sürecinin Arap baharı denen sürecin ölümcül karakışa dönüştürülmesine paralel bir şekilde ilerletilip derinleştirilmesidir.

Küreselleşme pozitif boyutuyla noktalanıp emperyal güçlerin açık-örtülü mücadelesine dönüşürken bundan en olumsuz etkilenen ülke Türkiye, bölge ise Türkiye’yi de kendine katmaya başlayan Ortadoğu oldu. Bulunduğumuz noktada Türkiye, artık sarayda sembolleşen otokratik fundemantalist tek adam rejiminin bilinçli bir seçimi olarak Ortadoğu’ya eklemlenirken, bu bölgede refah ve mutluluk dinamiklerini vahşi bir akılsızlıkla yok eden parçalanma, çatışma ve dağılma dinamiklerinin ürkütücü etkilerine de çok açık bir hale geldi. Bu yalnızca ‘yurtta barış cihanda barış’ formülüyle ifade edilen medenilik ilkesini yok oluş tehdidiyle karşı karşıya bırakmıyor; siyaset ve askerlik dehası kurucu liderinin veciz formülündeki ‘Türkiye Cumhuriyeti kuran ahaliye Türk Milleti denir’ tanımındaki anlamıyla bizzat Türk Milletinin varoluşunu tehlikeye atıyor.