Eren Köylü

Prof. Dr. İlhan Uzgel ile koronavirüs salgını sonrası yeni dünya düzeni, NATO’nun ve AB’nin geleceği ve Çin’in yükselişi üzerine konuştuk.

Uzgel, küresel düzenin tam bir altüst oluşuna dair bir sonuç çıkarmak için henüz erken olduğunu belirterek “Salgın sonrası dünya kapitalizmin daha da derinleşen krizi, bazı sektörlerin (turizm, ulaşım gibi) iyice zayıflayacağı, devletin güçleneceği, küresel güç mücadelesinin yoğunlaşacağı ve milliyetçiliğin daha görünür olacağı bir dünya olacak” dedi.

NATO’nun dağılabileceğine ilişkin tartışmalar ile ilgili de değerlendirmede bulunan Uzgel “Dönem tam tersine NATO’nun dönemidir. Milliyetçiliğin, otoriterliğin, güç siyasetinin yükselişe geçtiği bu dönemde NATO’nun önemi azalmak bir yana artacaktır” yorumunu yaptı.

  • Koronavirüs pandemisi sonrası çoğu iktisadi ve siyasi analizin, modelin değişmesi ve güncellenmesi gerektiği; iktisadi küreselleşmenin son bulduğu, hükümetlerin içe döneceği, uluslararası iş birliğinin geleceği tartışılan konular arasında. Bu bağlamda salgın sonrası nasıl bir dünya düzeni bizi bekliyor?

Küresel salgın alttan alta devam eden küresel kriz dinamiklerini ağırlaştırdı. Bu durum (neo)liberal ekonomiye devletlerin müdahalesini artırdı, küresel ticareti, yabancı yatırımları olumsuz etkiledi. Ama buradan küresel düzenin tam bir altüst oluşuna dair bir sonuç çıkarmak için henüz erken. Öncelikle, devletin müdahalesi kapitalizmin cari olarak ağırlaşan krizine bir cevap olarak geldi ve özellikle alım gücü düşen kesimleri ayakta tutarak ekonomiyi çevirme, zor durumdaki şirketlere de destek sağlayarak olası iflas ve kayıpları önleme şeklinde gelişti. Bu genel olarak neoliberal düzenden vazgeçileceği anlamına gelmiyor. Kapitalist bir toplumda devlet kapitalist bir devlettir ve bu devletin asli görevlerinden biri, kriz durumlarında bazen finansal, bazen yatırım ve hatta 1930’larda olduğu gibi gerektiğinde istihdam yaratarak müdahale etmektir. Günümüzde devletin salgından etkilenen bütün ülkelerde yaptığı müdahaleler, geçmişte müdahalesi düzeyine ulaşmamıştır.

Küreselleşme ise iktisadi boyutta zayıflamakla birlikte tabii ki son bulmuş değil. Küresel ekonominin geldiği nokta itibariyle küreselleşme sürecinden tam bir geri dönüş artık mümkün değil. Finansal hareketler hala devam ediyor, uluslararası ticaret tahmin edilebileceği gibi azaldı ama son bulmadı. ABD yönetimi bir süredir küreselleşmenin iktisadi boyutunda geri çekilmeye yönelik bir baskıda bulunuyordu. ABD bu baskıları Çin ve müttefikleriyle ticari ilişkiler, yabancı ülkelere yapılan yatırımları geri çekerek kendi ülkesine yönlendirme şeklinde uygulamaya koydu. Dolayısıyla, bunlar küreselleşmenin sona ermesine değil ABD lehine bir küreselleşme düzenine gidiş için hayata geçirildi.

Salgın sonrası dünya kapitalizmin daha da derinleşen krizi, bazı sektörlerin (turizm, ulaşım gibi) iyice zayıflayacağı, devletin güçleneceği, küresel güç mücadelesinin yoğunlaşacağı ve milliyetçiliğin daha görünür olacağı bir dünya olacak.

  • Gündelik yaşamı değiştiren koronavirüs salgını nedeniyle uçuşlar durduruldu, sınırlar kapatıldı, bazı ürünlerin ihracatı yasaklandı. Salgın öncesinde ülkelerin sınır politikalarını ve göçmen politikalarını sıkılaştırma eğiliminde olduğunu görüyorduk. Salgınla beraber ise hızlıca ve mecburi olarak ülkelerin birçoğu sınırlarını kapattı. Hükümetlerin içe döneceği ve özellikle AB gibi birlikteliklerin sorgulanacağı görüşlerine katılıyor musunuz? Ulus devlet anlayışı bu süreçle beraber güç kazanır mı?

Küresel siyasette içe dönme eğilimi salgın öncesinde başlamıştı. Özellikle 2015’ten itibaren uluslararası ticarette yaygın bir korumacılık eğilimi giderek belirginleşti ve uzun bir süre sonra uluslararası ticaretin artış hızı, dünya ekonomisindeki büyüme oranının altına düştü. Bu eğilimin salgınla beraber artacağını tahmin etmek zor değil. Küresel kapitalist sistem açısından ticaretin azalması, birçok ülke için dış ticaret gelirinde de düşüş anlamına geliyor. Bunun ekonomilerin bütünü için de olumsuz bir sonucu olacak.

İktisadi küreselleşmenin yavaşlamasına paralel olarak milliyetçilik, otoriterlik ve kapanmacı eğilimlerde de bir artış var ve bu trend bir süre daha devam edecek. Bu üç unsur genelde bir arada seyreder ve buradan iç siyasette otoriterlik ve milliyetçilik, dışta da gerilim ve güç siyaseti çıkar. Milliyetçilik kapanmacı eğilimleri, kapanmacılık milliyetçiliği besler. Trump yönetiminin hakim söylemi ve pratiği bunun günümüzdeki en çarpıcı örneğidir. Çin karşıtlığının Amerikan toplumunda tutmaya başlamasında örneğin, iş gücünü Çin’e kaptırma söyleminin önemli bir payı vardır. Bu söylem özellikle fabrikaların kapanıp Çin’e taşındığı eyaletlerde çok güçlüdür. Şu anda yurt dışına gitmiş yatırımların (outsourcing) geri dönmesi için yönetim baskı ve teşvik politikasını birlikte uyguluyor. Bu politikanın ilk işaretleri Obama yönetimi tarafından verilmişti. Trump’ta yeni ve güçlü bir boyut kazandı.

AB’nin konumu ve geleceği uzun süredir tartışma konusu. Sonuçta 2000’lere kadar üye almış bir ulus üstü birlik hareketinin, üye kaybetmesi, hem de önemli bir üyenin referandum kararıyla çıkması Birlik için zaten yeterince güçlü bir darbeydi. AB başta, sınıfsal, ama stratejik, siyasal ve kültürel boyutları da olan iddialı bir projeydi. İçinde barındırdığı bütün zorluklara rağmen dünya tarihinde ilk kez belli bir grup ülke ulusal yetkilerinin bazılarını bir üst otoriteye devrederek aynı para, aynı yasa ve direktiflerle yönetilmeyi kabul etmişti. Bu, üyeleri arasında sınırların olmadığı, isteyenin bir başka üye ülkede iş arayıp yaşayabildiği bir projeydi. Bu yönüyle hem yaklaşık 500 milyon nüfuslu dünyanın en büyük pazarına üretim yapan Avrupa sermayesinin hem de sosyal haklar konusunda direniş göstermeye çalışan kesimlerin bir ölçüde sahiplendiği bir projeydi. Kapitalizmin krizine de yönelik ilk tepkilerden biri Avrupa halkları tarafından Avrupa Birliği projesine gösterildi. Sağ, milliyetçi siyasetin yükselişi bir yandan birlik projesine tepki olarak ortaya çıktı. Ekonomik koşulların ağırlaşması kitleleri zorlarken, sağ popülist siyasetçiler hedef olarak göçmenleri ile AB’yi gösterebildiler. Oysa sorun göçmenler ya da AB bütünleşmesinde değil, kapitalizmin kendisindeydi. Bu siyasetin gidişatı AB’yi dönüştürme ve zayıflatma ve sağ, popülist siyasetin yükselişi potansiyelini taşıyor.

  • Salgınla beraber Birleşmiş Milletler, NATO ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumların varlığı ve geleceği sorgulanmaya başladı. Başta NATO olmak üzere askeri ittifakların, salgının tıpkı savaşlar gibi büyük ölümlere yol açmasıyla beraber tehdit algılaması da değişti. Özellikle Rusya ve Çin’in diğer ülkelere olan yardımlarıyla NATO’nun eksikliği de konuşulan konular arasında. NATO başta olmak üzere askeri ittifakların varlığı ve geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? NATO’nun dağılması söz konusu olur mu?

Küreselleşmenin zayıfladığı, devletlerin öne çıktığı bir dünyada uluslararası örgütlerin etkisinin azalması, bunların zayıflaması anlaşılır bir durum. Özellikle Trump yönetimi, Cumhuriyetçi parti geleneğini burada da bir derece yukarı taşıyarak, uluslararası örgütlere karşı yıkıcı bir tutum aldı. ABD’nin pozisyonu burada önemli çünkü çoğunun gelirinin önemli bir kısmını o sağlıyor. DSÖ bunun son örneğin oldu. İklim Anlaşmasından çekilmesi, UNESCO’ya desteği kesmesi diğer örneklerdir. Tabii Obama döneminde başlatılan uluslararası ticaret anlaşmalarından çekilmesi de küreselleşmenin gelişimine vurulan darbeler olmuştu.

Bunlar içinde NATO’nun yeriyse çok farklıdır. NATO dünya tarihindeki en güçlü ittifak örgütüdür ve dağılmak bir yana, küçük ve zayıf bir ülke de olsa Kuzey Makedonya’yı üye alarak genişlemesini sürdürmüştür. Dönem tam tersine NATO’nun dönemidir. Milliyetçiliğin, otoriterliğin, güç siyasetinin yükselişe geçtiği bu dönemde NATO’nun önemi azalmak bir yana artacaktır. Bu, NATO içindeki tartışmaların biteceği anlamına gelmez ama NATO diğer bütün örgütlerden farklıdır ve şu anda bir askeri ittifak olarak dağılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

  • Salgın sonrası, güç dağılımı ve Çin’in ‘yükselişi’ üzerine düşünülen konular arasında. Şu an için süper güç statüsünde bulunan ABD’nin güç statüsünde bir değişiklik olmadığı Çin gibi aktörlerin de henüz süper güç statüsüne ulaşmadığını söylemek mümkün. Korona sonrasında küresel ve bölgesel güç dağılımında büyük bir değişim bekliyor musunuz? Çin’in küresel ekonomik bir güç olma yolundaki ilerleyişi hızlanır mı?

Salgın doğal olarak küresel güç siyasetini de etkiledi. Salgının başladığı yer olan Çin salgından az etkilenirken, sonradan yayıldığı ABD en çok etkilenen ülke oldu. İktisaden de ABD daha fazla etkilendi. ABD’nin iktisadi verilerinde en güçlü olduğu konu olan işsizlikte, ki salgın öncesi yüzde 3.6 gibi çok düşük bir orandaydı ve Trump yönetiminin önümüzdeki seçimlerde en güvendiği alandı, şu an ciddi bir sorunla karşı karşıya. Seçimlerin yapılacağı Kasım ayına kadar bu işsizlerin ne kadarının işine geri dönebileceği seçim sonuçları üzerinde etkili olacak.

Çin bu yıl ilk kez büyüme oranını açıklamadı. Yükselişte olan bir güç olmasına rağmen Çin ekonomisinde de ciddi sorunlar var ve küreselleşme sürecinde Çin dünya ekonomisine derin bir şekilde entegre oldu. Dolayısıyla, Batı ekonomisinde bir çöküş, Çin ekonomisi için olumlu bir gelişme olmayacak. Yaşadığımız dönemin en önemli olgularından biri küresel sistemin bu uzun süredir örülmüş olan karşılıklı bağımlı yapısı. ABD özellikle Trump yönetimiyle küreselleşmenin Çin ekonomisine katkı sağlayan boyutunu kırmaya çalışıyor. Bunun ilki ABD-Çin ticareti, ki Trump Çin’i zorlayarak masada ilk aşamada istediğini almış görünüyor, ikincisi de ABD’li şirketlerin Çin’e yatırım yapmaktan caydırmaya çalışıyor. Bu iki gelişme Çin’i önümüzdeki süreçte daha çok zorlayacak.

ABD, küreselleşme süreciyle birlikte, dünya ekonomisinin, kendi ekonomisine bağımlı hale gelmesini sağlamış durumda. Çin dahil, şu anki koşullarda hiçbir ülke ABD ekonomisinin çökmesini göze alabilecek durumda değil. Sonuçta dünyanın en büyük ithalatçısı olan devasa bir pazar. Kaldı ki ABD’nin yarattığı bütün sorunlara rağmen küresel sistemde hala dolar kullanımında bir azalma görülmüyor. Kısaca belirtmek gerekirse dünya ekonomisinde dış ticaret ve rezerv olarak dolar kullanıldığı sürece ABD’nin hegemonik pozisyonu devam eder. Salgın ve diğer etkenler ABD’nin küresel konumunu etkileyebilir ama şu anki koşullarda ABD’nin düşmesi, bu düzenden memnun olmayanların da tercihi değil.