İçinde bulunduğumuz ‘milenyum çağı’ olarak adlandırılan 21. yüzyıl iki büyük dünya savaşına sahne olan 20. yüzyılı aratmayan bir küresel paylaşım, nüfuz ve hegemonya mücadelesine sahne oluyor. Dünyanın dört bir tarafında; Latin Amerika’dan Asya-Pasifik’e, Güney Çin Denizi’nden Ortadoğu’ya, Doğu Avrupa’dan Afrika’ya bu kapışmanın izlerini görmek mümkün. Ve bu çatışmaların hiçbiri bir diğerinden bağımsız değil. Her düzeyde irili ufaklı, birbirine bağlı, birbirini besleyen ve de tetikleyen krizlerle karşı karşıyayız. Suriye, Libya ve  Yemen’deki savaşları Ortadoğu’daki, Kuzey Kore gerginliğini Asya-Pasifik’teki, Arakan sorunu Güney Asya’daki güç mücadelelerinden ayrı ele alınamaz. Artan paylaşım savaşları, nüfuz mücadelesi nedeniyle de yerkürenin her bir yanı yangın yeri.

Değişen dengeler, küresel güç mücadelesinin başat ve yan aktörlerini yeni konumlanışlara, pozisyon almalara ve stratejiler çizmeye itiyor. Hızla değişen dengeler nedeniyle dünya otuz yıl öncesinden de farklı. Soğuk savaş sonrası dönemin tek kutuplu dünyası yok artık. Yeni küresel aktörler yeni paylaşım savaşlarından, hegemonya mücadelesinden daha fazla pay kapma yarışında. Yeni güçler, aktörler tarih sahnesine çıkmaya başladı.

Amerikan hegemonyası geriliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizminin hegemon ülkesi haline gelen ABD hızla irtifa kaybediyor. O tarihlerde dünya ekonomisinin neredeyse yarısına hükmeden Washington bugün küresel üretimin ancak yüzde 18’ini gerçekleştirebiliyor. Gerileyen ekonomik güçle birlikte politik etki gücünde de ideolojik inandırıcılığında da ciddi bir aşınma gözleniyor. Bu nedenledir ki devasa bir askeri güce sahip olduğu için daha da saldırganlaşıyor. Giderek daha fazla şiddet, güç ve baskıya başvuruyor.

HEGEMONYA MÜCADELESİ KIZIŞIYOR

ABD’nin “hegemon güç” konumunun zedelenmesine paralel olarak, yeni aktörler boşluğu doldurmaya soyunuyor. Çin’in ekonomik, Rusya’nın askeri güç projeksiyonlarında ABD’ye kafa tutma kapasitesi Washington’u sıkıştırıyor. Yeni aktörler beraberinde kaynakların, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımını da zorunlu kılıyor. Yeni süper güç adayı Çin’in, “Şi Jinping’in öğretisi” adıyla açıklanan yeni doktrini ABD liderliğindeki küresel düzene açık bir meydan okuma. ABD’nin “Trump Doktrini” olarak tanımlanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ise Amerikan hegemonyasına başkaldıran Çin ve Rusya gibi aktörlerin durdurulması üzerine kurulu.

ABD bu nedenle Barack Obama döneminden başlayarak, önceliği Ortadoğu’dan kaydırarak hem askeri hem ekonomik bir tehdit olarak gördüğü Çin’i kuşatmaya verdi. ABD’nin hegemonyasındaki bu zayıflama, Ünlü Marksist düşünür Samir Amin’in ifadesiyle “kolektif emperyalizm”in ana merkezleri ABD-AB-Japonya arasındaki uyumsuzlukları da belirginleştirdi. Kapitalizmi yaymak, buna uygun politikaları tasarlamak ve NATO üzerinden askeri fonksiyonları üstlenmek şeklinde özetlenebilecek liderlik rolü de sallantıya girdi. Tüm tarihsel deneyimlerin gösterdiği gibi 21. yüzyıldaki bu geçiş süreci de sarsıntılı, savaş ve çatışmalarla yüklü bir biçimde seyrediyor.

YAYILMACI HAYALLERİN SINIRI

Paylaşım, pazar, güç mücadelesinin yol açtığı hegemonya çatışmasında hızlanan rekabet, küresel aktörlere tehlikeli sularda kulaç attırırken, siyasal İslamcı rejim de “stratejik derinlik” adı altında bu yarışta pay kapma hevesinde. Eski Osmanlı imparatorluğunun bakiyesi topraklarda bölgesel bir yayılmacılık peşine düştü.

Yeni Osmanlıcı hayallerin süslediği yayılmacı rüyalarının manivelası ise “İhvancılık.” Bölgedeki Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketlerinin ilişki ağı üzerinden ülkeler nüfuz edilmeye, siyasal mühendislik projeleri hayata geçirilmeye çalışıldı. Bunun için elverişli siyasal iklim Arap Baharı ile elde edildi. Bölgesel bir dizayn projesine çevrilen Arap Baharı süreciyle birlikte Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası ve Ortadoğu’ya uzanan geniş coğrafyada çeşitli ülkelerin içişlerine müdahale edilmeye, rejimler ihraç edilmeye çalışıldı.

Oyun kurucu ülke olma hevesiyle ABD’nin de açık desteğiyle bölge ülkelerinin içişlerine müdahale etmeye soyunuldu. Libya ve Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği müdahalenin ardından ortaya çıkan kaos ikliminde AKP Türkiyesi rol kapmaya çalıştı. “Ilımlı İslam” denilen ABD menşeli yeni Ortadoğu politikası kısa sürede tökezleyince denklem de hesaplar da sil baştan kurulmaya başlandı.

AKP iktidarı Rusya ile ABD arasındaki sürtüşmeden yararlanma stratejisi devreye sokarken güç merkezleri arasında savrulmaya başladı. Ortadoğu’da gönüllü şekilde alınan pozisyon ve girilen angajmanlar daha büyük sorun olarak geri döndü.

Gelinen noktada Türkiye’nin Ortadoğu’da izlediği, ayakları yere basmayan ve acemi “bölgesel hegemonya” stratejisinin sonucunda çamura saplandı. Suriye’de saplandığı bataktan kurtulmaya çalışırken bu kez de Libya’ya derinlere gömülmeye başladı.

GÜÇLE TERS ORANTILI HEVES

AKP hükümeti bütün iflas eden politikalara Ortadoğu’dan Kuzey ve Doğu Afrika’ya uzanan eski “teritorya”da hegemonya kurma, güç devşirme hamlelerini sürdürüyor. AKP hükümeti yayılmacı rüyalar görse de kendi çapının çok üstünde soyunulan bu “oyun kuruculuk” rolü her anlamda Türkiye’nin gücünü aşıyor. Yayılmacı, müdahaleci politikalara rağmen Türkiye için emperyalist tanımlaması yapılamaz. Türkiye’nin bölgesel hegemonya hevesine rağmen ne askerî ne ekonomik ne de gelişmişlik kapasitesi “emperyal” bir hedefe sahip olmasına yeter. Türkiye’nin pozisyonu, konumu olsa olsa en fazla “alt emperyalist” tanımlamasının içerisine sokulabilir. Türkiye için “alt emperyalist” tanımlaması da bir başka tartışma konusu. Niyet ile güç dengesi ve verili gerçeklik birbiriyle ters orantılı. Ancak her koşulda siyasal İslamcı AKP’nin emelleri ülkeyi maceradan maceraya sürüklüyor. Faturasını da bütün bir ülke ödemek zorunda kalıyor.