Akademisyen yazar Fikret Başkaya ile emperyalizm kavramı çerçevesinde Türkiye’nin dış politikasını konuştuk. Başkaya; kriz kavramının Türkiye’de şu anki durumu açıklamak için yeterli olmadığını söyleyerek, “Basbayağı bir ‘çöküş’ söz konusu ki, ikisi arasındaki fark önemsiz değildir… Kriz, normal durumdan bir sapmayı ifade eder ama, geri dönüşü de ima eder, oysa çöküş, artık geri dönüşü olmayan eşiğin aşıldığını ifade eder.” dedi.

  • 21. Yüzyılda emperyalizmi, Orta Doğu ve Türkiye’nin dış politikasını yaşanan son gelişmeler ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Orta Doğu denin coğrafi bölge, “eski dünyanın” merkeziydi. İstisnai jeostratejik öneme sahip olduğu için… Dolayısıyla, yayılmacı emperyal niyeti ve perspektifi olan hiç bir devletin Orta-Doğu’ya ilgisiz kalması mümkün değildir. Fakat, “Yeni Dünya’da” da önemi azalmadı… Kristof Kolomb’un macerası sonrasında da dünyanın merkezi olmaya devam etti… Zengin enerji kaynakları emperyalist odakların iştahını kabartmaya devam etti… Kapitalizmin damarlarındaki kan petroldür ve petrolün çoğu o bölgede… Bu yüzden, jeo-stratejik, jeo-politik, ticari ve ekonomik nedenlerle emperyalist devletlerin ilgi alanı olmaya devam ediyor…

Türkiye ikinci emperyalistler arası savaş sonrasında emperyalist kampta konuşlandı. Savaş sonrası ABD ile yapılan ‘ikili anlaşmalar’, Marshall Yardımı, 1952’de NATO’ya dahil olmasıyla ‘bağımsız’ dış politika yapma yeteneğini kaybetti. Mâlum, NATO, başkomutanı Amerikalı general olan bir askeri [militer] saldırı paktıdır… Aslında Türkiye gibi bir ülkenin öyle bir pakta dahil olması demek, ‘uydulaşmak’ demekti ama onu telaffuz eden pek olmadı.. 1952 sonrasında Türkiye bir ABD uydusuydu… Tabi savaş sonrasında emperyalizm de artık “kollektif emperyalizm” olduğu için, Türkiye bir bütün olarak kollektif emperyalizmin [ABD, İngiltere, Fransa- Almanya, Japonya, vb.] uydusuydu… Sadece bağımsız dış politika yapma yeteneğini değil, bağımsız-ulusal ekonomik politika uygulama yeteneğini de kaybetti… Sanayileşme, planlama perspektifinden uzaklaştı…

Tabii NATO üyeliğinin faturası bundan ibaret değildi. Dinci gericiliğin devleti ve toplumu kuşatmasında da NATO etkisinin payı büyüktü… Elbette Politik İslam’ın dayatılmasını isteyen sadece, ABD ve kolektif emperyalizmin bileşeleri değildi… Türkiye’nin mülk sahibi sınıflarının da tercihiydi… ABB için İslam’ın araçlaştırılmasının iki nedeni veya işlevi vardı… Türkiye’de, demokratik-sol hareketin önünü kesmek ve Sovyetler Birliği’ni kuşatmak, Orta -Doğu’da da laik ve demokratik devletlerin ulus-devletlerin oluşmasını engellemek… Dolayısıyla Türkiye’de dinci gericiliğin, Politik İslam’ın araçlaştırılmasını ve kullanılmasını ve en sonunda da iktidara taşınmasını bu bütünlük içinde anlamak gerekiyor… 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı askeri darbelerinin tartışmasız amacı, solun, demokratikleşmenin önünü kesmekti… Dinci gericiliğin yolunu açmaktı…

Türkiye’de devlet aygıtı ve toplum adım adım dincileştirildi… Yarı-laik bir ülkeyken, artık laiklik by-pass edilmiş durumda… Gerici kuşatma hız kesmeden yol almaya devam ediyor… Geride kalan dönemde Türkiye’de ordunun bir NATO ordusu olduğu pek sorun edilmedi…

Sadede gelirsek, Türkiye XXI’inci yüzyıla Politik İslamcı AKP ile girdi…Yaklaşık iki on yıldır da dinci gericiliğe hapsolmuş durumda… AKP başlarda gerçek niyetini gizlemeyi başardı… Gücünü artırdıkça, yerini sağlamlaştırdıkça, devlete egemen oldukça, artık gerçek niyeti açık etmeye gerek duymadı… Amaç bir İslam Devleti kurmak ve XXI’inci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunu ihya etmektir… Tabii öyle bir şey mümkün değildir ama bu aç tavuğun rüyasında kendini darı ambarında görmesine de engel değildir… Zira tarihte geri dönüş yoktur… Fakat, Politik İslamcıların temelli bir zaafı var: Dünyayı anlamaktan acizdirler… Önlerine ve ileriye değil, geriye bakarlar… Çözümü geride ararlar…Dolayısıyla bırakın tutarlı bir dış politika geliştirmeyi, olumlu, akla-mantığa uygun hiç bir şey yapma yetenekleri yoktur… Her adım attıklarında Türkiye’yi batağa saplamalarının nedeni budur… Mesela Türkiye’nin Suriye politikası, “bir devlet en kötü dış politikayı nasıl becerebilir?” sorusunun cevabıdır… En kötü, en saçma politika yarışması yapılsa, her halde Türkiye’ birinciliği kimseye kaptırmazdı…

Esasen Türkiye’nin yönetici eliti ‘büyük devlet’ kompleksinden hiçbir zaman kurtulamadı… İşte, Irak, Somali, Suriye, Libya, Kosova, vb… macerasının geresinde bu aymazlık yatıyor…

Türkiye’nin içine sürüklendiği çöküşü anlamak için bir şeyi daha hatırlamak gerekiyor… Türkiye’nin egemenleri, 12 Eylül Amerikancı askeri darbe sonrasında ‘yeniden kompradorlaşma’ tercihi yaptılar… Her türlü ulusal kalkınmacılığa, planlamaya elveda dediler… İşte, ekonomik çöküşün gerisindeki asıl o tercih var…

Şimdilerde “kriz” kavramı, Türkiye’deki durumu açıklamak için yeterli değil… Basbayağı bir ‘çöküş’ söz konusu ki, ikisi arasındaki fark önemsiz değildir… Kriz, normal durumdan bir sapmayı ifade eder ama, geri dönüşü de ima eder, oysa çöküş, artık geri dönüşü olmayan eşiğin aşıldığını ifade eder… Başka türlü söylersek, “eskisi yapmanın” mümkün olmadığı bir durum söz konusudur…

Türkiye’nin kurtuluşu sadece AKP’den kurtulmayı, dinci-gerici tırmanışı durdurmayı değil, radikal bir devrimle mümkün… Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir… Şimdilerde eskiden olmayan bir şey daha denkleme eklenmiş durumda: Ekolojik yıkım… Artık sistemin ürettiği sosyal kötülüklere ekolojik yıkım de eşlik ediyor… Bu da eski kafayla, eski yöntem ve araçlarla, bildik politikalarla çöküş tablosundan çıkmanın mümkün olmaması demektir…