Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi ve yazar Fatih Yaşlı ile emperyalizm kavramını ve Türkiye’nin dış politikasını konuştuk. 

  • 21. Yüzyılda emperyalizm, Orta Doğu ve Türkiye’nin dış politikasını yaşanan son gelişmeler ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kapsamlı ve üzerine uzun uzun konuşulması gereken sorunuza toparlayıcı ve özet niteliğinde bir yanıt vermek için güncel bir gelişmeden, Kasım Süleymani suikastından yola çıkayım.

Süleymani suikastının emperyalizmin günümüzdeki işleyiş biçimini anlamak açısından son derece açıklayıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Süleymani herhangi bir “terör örgütü”nün lideri ve bir “terörist” değildi; resmi olarak İran devletine bağlı bir birim olan, hem de İran devlet aygıtının merkezinde bulunan İran Devrim Muhafızları’nın komutanı, dolayısıyla resmi bir görevliydi. ABD, resmi olarak savaş halinde olmadığı bir devletin görevlisine, bir askerine, gizli saklı değil, açıktan bir suikast düzenlemiş oldu bu saldırıyla.

Bu pervasızlık derecesindeki aleni saldırı bize emperyalizmin geldiği noktayı gösteriyor. Bu basitçe Trump’ın “çılgınlığı” ile açıklanabilecek bir hadise değil. Evet, Trump bu saldırıyı hem seçimlere hem de azil sürecine tahvil etmeyi deneyecektir şüphesiz ama burada ABD’nin küresel hegemonik güç olmasıyla ilgili bir “akıl” var esas olarak. O akıl ise bir yandan Irak’taki ve bölgedeki genişleyen İran nüfuzunu, öte yandan ise daha geri planda ama esas olarak Irak, İran ve diğer bölge ülkelerinin Rusya ve Çin’le yaptığı işbirliğini, yani Rusya ve Çin’in Atlantik ekseni karşısında bölgesel ve küresel ölçekte artan nüfuzunu hedef alıyor.

Burada bir yandan Ortadoğu petrolleri ve İsrail’in güvenliği meseleleri var ama “büyük resim” bize bunların ötesinde bir şeyler söylüyor. ABD dolarının rezerv para olarak kullanılmasına yönelik meydan okumadan tutun da, dünya ticaretinde ABD ile Çin arasında yaşanan rekabete, gümrük duvarlarına, ithalat kotalarına, ticaret anlaşmalarına uzanan genişlikte bir küresel egemenlik mücadelesi var karşımızda ve bu önümüzdeki yirmi beş otuz yılın esas mücadelesini teşkil edecek esas olarak.

Dolayısıyla manzaraya en genel çerçeveden bakıldığında, giderek hegemonyasını daha fazla yitiren bir Batı emperyalizmini ve bunun karşısında giderek nüfuzunu artıran ve kendi iç kırılganlıkları fazla olmakla birlikte kimi başlıklarda Batı’yı giderek daha fazla zorlamaya başlayan Rusya ve Çin’i görüyoruz. Tam da bu nedenle uluslararası arenada yaşanan gelişmeleri bu bağlama oturtarak değerlendirmek, bütünlüklü bir bakış açısına sahip olmak ve sağlıklı sonuçlara varabilmek açısından son derece önemli.

Bu tabloda, yani emperyalist güç ve hiyerarşi ilişkilerinin sarsıldığı, Batı’nın küresel hegemonyasının zayıflamakta olduğu ve yeni küresel aktörlerin yükseldiği bir konjonktürde “yeni Türkiye”nin dış politikası nerede duruyor peki tam olarak?

Ben bu emperyalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanmayı hedefleyen dış politikayı uzunca bir süredir yeni-Osmanlıcılık olarak adlandırıyorum; çünkü bu dış politika Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi topraklarda İslamcılık üzerinden kendisine bir “lebensraum”, bir “yaşam alanı” bulabileceğine inanıyor ve Osmanlılık, hilafet ve ümmet söylemleri üzerinden emperyal heveslerini hayata geçirmeye çalışıyor.

İhvancılık ise bölge ülkelerindeki Müslüman Kardeşler örgütlenmeleriyle kurulan ilişkilerle birlikte tüm bu hevesleri sahada gerçek kılacak bir araç olarak görülüyor. AKP Suriye’de, Libya’da, Mısır’da, Filistin’de, Tunus, Cezayir ve Fas’ta İhvancılarla birlikte hareket etmeye, kendi emperyal vizyonuyla onların vizyonlarını uyumlu hale getirmeye, ortaklaştırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad’ı devirme hedefi bununla ilgiliydi örneğin ya da Mısır’da Mursi’ye verilen destek ve sonrasında Sisi darbesine yaklaşımda da yine esas belirleyici bu oldu. Ve yine güncel bir örnekten devam edecek olursak, Libya’da da benzer bir şekilde iç savaşın taraflarından biri olan İhvancı Trablus hükümetiyle böyle bir ilişkinin uzunca bir süre önce kurulduğunu, bu ilişkinin önce yapılan deniz anlaşmasıyla, sonra da bunu desteklemek için imzalanan askeri işbirliği anlaşmasıyla ve çıkarılan tezkereyle yeni bir aşamaya geçtiğini biliyoruz.

Dolayısıyla bugün karşımızda emperyal hevesleri olan, dünyanın farklı ülkelerinde askeri üsler kuran, yaptığı silahları ihraç eden, gayri nizami yöntemleri zaman zaman uygulamaktan sakınmayan bir dış politika var, bunu bir realite olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ancak bu realitenin sınırlarının da olduğunu görmek durumundayız. Türkiye kapitalizminin gelişkinlik düzeyiyle yeni rejimin emperyal vizyonu arasında bir açı farkı var ve o fark sahada sürekli olarak kendini belli ediyor.

Çok basit iki örnek vererek bitireyim. Birincisi Barış Pınarı Harekâtı. Günlerce davul zurnayla ilan edilen, propagandası ve halkla ilişkiler çalışması yapılan bu harekâtın başında konulan hedeflerle ve süreyle, ABD ve Rusya’nın hızlıca devreye girişi sonrası ortaya çıkan sonuçları karşılaştırdığımızda tam da bu sınırları ve açı farkını görebiliyoruz. Uluslararası ilişkilerin temel unsuru eğer “güç” ise Türkiye kapitalizminin gücü, emperyalizmin kendine çizdiği sınırları zaman zaman zorlamaya çalışsa da o sınırları aşmaya halen yetmiyor.
Aynısı Libya için de geçerli. Apar topar çıkarılan bir tezkerenin ardından, Libya’ya kara, deniz ve hava gücü gönderileceğine dair yapılan tüm o hamasi açıklamalara rağmen, bugün gelinen yer ortada. Elbette ki önümüzdeki süreçte, tüm bu başlıklarda birtakım yeni hamlelere girişilecektir, yeni zorlamalar yapılacaktır ama bilinmesi gereken şey tüm bunların hepsinin nesnel sınırlarının olduğudur.

Bize düşen ise bizzat iktidarın kendisinin iç politikayla dış politikayı ayrıştırılamaz hale getirdiği, dış politikayı içeriyi yönetmenin bir aracı olarak gördüğü, muhalefeti milli birlik beraberlik korosuna dâhil etmeye ve böylece etkisizleştirmeye çalıştığı böylesi bir konjonktürde, bu koronun bir parçası olmayı reddetmek, iç politikayla dış politikanın birbirinden ayrıştırılamayacağını görmek, buna uygun bir söylemi dillendirmek ve yine buna uygun bir politik konumlanışa sahip olmaktır.