Pelin Teymur

Mimar, yazar Esra Akcan; AKP’nin Türkiye kentlerinde yarattığı dönüşüm ve tahribatı PolitikYol’un “21. Yüzyıl’da Kent Yönetimi” dosyası kapsamında değerlendirdi. 

Kentleşmeyi yaratan inşaat sektörünün AKP ekonomisi için en önemli kalem olduğunu söyleyen Akcan; “AKP yönetimi neoliberal ya da sınırsız kapitalist kentleşme dediğimiz düzeni sanki mağdurun yararınaymış gibi göstermesiyle öne çıkıyor. Dünyada farklı çevirilerini gözlemlediğimiz bu düzen kaba finansal bir rasyonaliteyi dayatan, ekonomik sistemin hayatın her alanına sızmasının yarattığı, yerel deyişle ranta dayalı ve krizle sonlanan bir kentleşme sistemi. Unutmayalım ki kentleşmeyi yaratan inşaat sektörü, AKP ekonomisi için en önemli kalem oldu.” ifadelerini kullandı.

Türkiye kentlerinin yirminci yüzyılın ikinci yarısından beri plansız geliştiğini ifade eden Akcan; “AKP ile bir plansızlıktan başka bir plansızlığa geçilmiş sanki. Örneğin, yaşadığımız konut tiplerine bakalım: Yüzyıl ortasında büyük kentlerin dokusunu münferit 4-5 katlı müteahhit apartmanları ve gecekondular oluştururken; artık kentlerin devlet destekli konut olarak inşa edilen ve giderek yayılan yüksek TOKİ bloklarından ya da kapalı sitelerden oluşması gerçekten de çarpıcı bir dönüşüm. Gecekondulaşmayı ve küçük müteahhit apartmanlarını daha üstün bir kentleşme modeli olarak idealleştirmek yanlış, ancak ne bu yönetimin dayattığı TOKİ türü konutların ne de desteklediği yaşam biçimine göre kutuplaşan kapalı sitelerin kentlinin hayatına kayda değer bir iyileşme getirdiğini düşünmüyorum. Bu şehirciliğin sonucunda ortaya çıkan bir diğer olgu ise kamusal mekanın yok olması—sadece parklar ve yeşil alanlar değil, politikliğin, yurttaş haklarının uygulandığı politik alan olarak kamusal mekanın yok olması.” dedi.

  • AKP İktidarı dönemini; kent modeli, yönetim biçimi açısından önceki dönemlerden ayıran farklar nelerdir?

AKP yönetimi neoliberal ya da sınırsız kapitalist kentleşme dediğimiz düzeni sanki mağdurun yararınaymış gibi göstermesiyle öne çıkıyor. Dünyada farklı çevirilerini gözlemlediğimiz bu düzen kaba finansal bir rasyonaliteyi dayatan, ekonomik sistemin hayatın her alanına sızmasının yarattığı, yerel deyişle ranta dayalı ve krizle sonlanan bir kentleşme sistemi. Unutmayalım ki kentleşmeyi yaratan inşaat sektörü, AKP ekonomisi için en önemli kalem oldu. Bu iktidar, yönetimi boyunca kazancının en büyük bölümünü inşaat sektöründen ve yapı endüstrisinden elde etti; ve bu nedenle sonunu düşünmeden hep daha fazla inşaat, gerekli olsun olmasın hep daha fazla inşaat yapmayı istedi. Neoliberal kentleşme modelinin ana bileşenleri arazilerin özelleştirilmesi, gayrimenkul girişimcileri için cömert fırsatlar, yabancı inşaat yatırımcılarına teşvikler gibi kararlar. Bu ne AKP ile başlayan ne de Türkiye’ye özgü bir oluşum, ama son yılların Türkiyesinde iktidarın uyguladığı başka bileşenlerle kendine özgü bir hal almış durumda. Bunlardan birincisi, bu iktidarın zengini daha zengin yapan bir düzeni, yani bugün dünyada %1’in zulmü olarak tanımlanan düzeni, mağdurun kurtarıcısı olarak halka bu kadar uzun zaman inandırmış olması.

Oysa araştırmalar gösteriyor ki, hükümetin uygun fiyatlı konut politikasının parçası olduğunu iddia ettiği TOKİ projelerinde yüksek kaliteli konutlardan elde edilen geliri ihtiyacı olanlara aktarma gibi bir durum pek yok. Bir diğer belirleyici özellik hükümet ve belediyelerin rolü: AKP kentleşmeye çok ciddi etkileri olan birçok yasal düzenleme yaptı ve hepimizin bildiği gibi İstanbul gibi büyük şehirlerde kentsel dönüşüm ve çılgın proje kavramları altında büyük ölçekli projeleri iktidar olarak bizzat kendisi uyguladı. Bu, bir yandan küresel kent olarak İstanbul’un rekabet üstünlüğünden faydalanan eskiden beri güçlü olan şirketlerin işine geldi, diğer yandan parti destekçilerinden bir grubu zenginleştirdi. Devlet destekli yapılar için düzenlenen ihalelerin kayda değer bir çoğunluğu (bir araştırmaya göre yaklaşık %70i), paydaşları AKP’nin kendi üyeleri, müttefikleri veya siyasal İslam’la bağlantılı kişiler olan şirketlere verildi. Yani, Türkiye’de iktidar bağımsız şirketler ve işletmeler için kurumsal çerçeveyi sağlama almakla yetinmek yerine, kendi yandaşlarını üreten ve onları zenginleştiren bir düzen yarattı. Buna etnik/dini kimliğe dayalı ayrımcılıklar ve bir de hukuksuz bazı süreçler de eklemlenince durum iyice vahimleşiyor. Bu düzeni dünyada birçok kişi devletin seçilmiş işletmelere haksız imtiyazlar sağladığı bir sistem olan otokratik neoliberalizm veya kayırmacı kapitalizm yani kronizm olarak adlandırmakta. Diğer bir özellik, meslek örgütlerine ve işin uzmanına değil merkezden gelen kararlara ve yaptırımlara dayanan bir kentleşme anlayışının uygulanması. Türkiye’de hiçbir zaman tepeden inmecilik eksik olmamıştı, ama son dönemde bunun bu kadar demokratikleşme söylemiyle beraber uygulanıyor olması yeni bir paradoks. Bir yandan mesleki bilginin, diğer yandan katılımcılığın yadsınması, diğer bir deyişle bu sistemin denge ve denetiminin olmadığı 2013’ten sonra iyice görülür hale geldi. Benim için bu süreçte en şaşırtıcı olan bir diğer oluşum, iktidarın hayat görüşüne katılmayan çok sayıda şirket, yatırımcı, mimar, mühendis, ve uzmanın da geri dönüşü olmayan bu kentsel dönüşümlere iştirak etmiş ya da göz yummuş olması.

  • AKP nasıl bir kent düzeni inşa etti ve bunu sürdürebilir görüyor musunuz?

Bu ekonomik tercihlerin ve yasal düzenlemelerin yarattığı kentlere baktığımızda birkaç oluşum göze çarpıyor. Birincisi büyük bir dönüşümün plansız, mimar-mühendis-şehir plancısı gibi meslek odalarını neredeyse düşmanlaştırarak oluşması. Ne yazık ki Türkiye kentleri yirminci yüzyılın ikinci yarısından beri plansız gelişiyor. AKP ile bir plansızlıktan başka bir plansızlığa geçilmiş sanki. Örneğin, yaşadığımız konut tiplerine bakalım: Yüzyıl ortasında büyük kentlerin dokusunu münferit 4-5 katlı müteahhit apartmanları ve gecekondular oluştururken; artık kentlerin devlet destekli konut olarak inşa edilen ve giderek yayılan yüksek TOKİ bloklarından ya da kapalı sitelerden oluşması gerçekten de çarpıcı bir dönüşüm. Gecekondulaşmayı ve küçük müteahhit apartmanlarını daha üstün bir kentleşme modeli olarak idealleştirmek yanlış, ancak ne bu yönetimin dayattığı TOKİ türü konutların ne de desteklediği yaşam biçimine göre kutuplaşan kapalı sitelerin kentlinin hayatına kayda değer bir iyileşme getirdiğini düşünmüyorum. Bu şehirciliğin sonucunda ortaya çıkan bir diğer olgu ise kamusal mekanın yok olması—sadece parklar ve yeşil alanlar değil, politikliğin, yurttaş haklarının uygulandığı politik alan olarak kamusal mekanın yok olması.

Örneğin TOKİ blokları ne geleneksel sokak-avlu dokusunu, ne modern cadde-park-meydan dokusunu takip ediyor, tersine insanları ev-iş-alışveriş merkezi üçgenine sınırlıyor. (1980-2010 tarihleri arasında alışveriş merkezi alanı 0 dan 6 milyon metrekareye çıkmış—ki bu yapıların bazıları şimdiden çürümeye bırakılmış durumda). Bu dönemin bir diğer ayırdedici özelliğini ise tercih edilen mimari ifade olarak niteleyebiliriz. AKP destekli projeler, havaalanı, köprü gibi altyapı ve ulaşım söz konusu olduğunda son teknolojik mimari ifadeyi kullansa da, diğer kültürel yapılarda Osmanlı canlandırmacılığını tercih ediyor, Cumhuriyetin sembol modern binalarını yıkıyor. Buna Çamlıca Camii, Ankara kapıları, AK Saray, Topçu Kışlası, AKM’nin ve Ankara’da Seyfi Arkan’ın binasının yıkılması gibi sayısız örnek var. Bu sürdürülebilir mi diye sordunuz. Eğer sürdürülebilirliği, mesleki tanımıyla kullanıyorsanız, yani mevcut kuşakların dünyanın kaynaklarını gelecek kuşakların yaşam hakkını ellerinden almadan kullanmaları olarak tanımlıyorsanız, cevap hayır. Tersine, bu politikalar yaşaması zor kentler, geri dönüştürülemez ekolojik hasarlar, kendini besleyemeyen şehirler, birlikte varolamayan kutuplar yarattı. Ama sürdürülebilirliği mevcut sistemin devamlılığı olarak tanımlıyorsanız, cevabı zaman gösterecek—ne yazık ki yakın zamanda gerçek bir dönüşümün olacağı ipuçlarını pek görmedik.

  • Cumhuriyetin kent anlayışı, mimarisi ve planlaması aslında rejime içkin bir nitelik taşımaktaydı. Güçler ayrılığını esas alan bu yapılaşmaya AKP’nin yaklaşımı nasıl oldu?

Erken Cumhuriyet dönemi kentleşmesi ve mimarlığı da sorunluydu, ve bir sonraki kuşaklar bu sorunlarla yüzleşerek koruma ve sürdürme yerine, yıkımı seçti. Örneğin, birçok kentte kendine özgü bir bahçe-şehir kentleşme modelini ve örneklerini tamamen yıkıp, yerine yüzyıl ortasından beri gelişen 4-5 katlı müteahhit apartmanları ve gecekondulaşmadan oluşan bir büyüme modeli hakim oldu.

Bir önceki sorunuzda cevapladığım gibi AKP dönemi ile bu da dönüştü. Ayrıca sorunuzda ima edilen güçler ayrılığının mimari ile sembolleştirilmesine baktığımızda da son dönemde kayda değer bir süreç yaşandı. Örneğin erken Cumhuriyet Ankara’sında Meclis ve Köşk bilinçli olarak, iletişim içinde ama birbirinden ayrı iki bina olarak, iki farklı bölgede tasarlanmıştı. Gerek Cumhurbaşkanlığı köşkü gerek Meclis için tasarlanan, seçilen ve seçilmeyen projeleri incelediğimizde, ve mimarların metinlerini ve yazışmalarını okuduğumuzda, o dönemde güçler ayrılığının, öz-yönetimin ve halkın egemenliğinin nasıl mimarileştirileceği konusunda düşünce üretildiğini görüyoruz. Bu projelere ve metinlere baktığımızda çoğu mimar ve yöneticinin Köşk ve Meclisi, monarşinin sonunu ve güçler ayrımını sembolize edecek şekilde bir bütünün iki başı olarak anladığını görüyoruz. Bu, öz-yönetime, diğer bir ifadeyle tek bir hükümdarın değil anayasal hukukun yönettiği yeni bir ülkeye fizikî görünümünü vermek demekti. Bilindiği gibi AKP hükümeti 2017 yılında anayasal değişiklikle yönetme erkini bir devlet başkanının altında birleştirmiş, dengeyi meclisi silikleştiren ve yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayını baskınlaştıran şekilde değiştirmiştir. Yeni saray arazisi, cismi, sembolizmi ile eski anayasal yönetim düzeninin ve ülkenin öz-yönetime geçiş tarihinin dönüştüğünü haber veren bir yapı. Bu değişimin mimarisinin kendinden önce gelmesi, yani binasının bizzat referandumdan önce yapılıp bitirilmesi ise, bu değişim kararının halka sorulmadan önce alındığını ve uygulandığını hissettiriyor.

  • 21. yüzyılda dünya nasıl bir kent modeli gereksinimi üzerine tartışma yürütmektedir? Sizce nasıl bir model kentte demokrasiyi, eşitliği ve birlikteliği en sağlam temeller üzerine inşa edebilir?

Sürdürülemez, ayrımcı, krizle sonlanan sınırsız kapitalist kentleşme modelleri ne yazık ki dünyanın çok yerinde hakim. Ama üniversitelerde nasıl tartışmalar oluyor diye soruyorsanız, birçok yerde bu gidişata büyük bir eleştirinin olduğunu söyleyebilirim. Yüzyıllın büyük küresel engelleri başlığı altında tartışılanlar arasında ekonomik, sosyal, etnik eşitsizlik ve ayrımcılık; uluslararası göç ve onun gerektirdiği yeni dünya etiğini ve uluslararası hukuk düzenini oluşturamama; iklim değişikliği; gıda güvensizliği; demokrasinin gerilemesi; yeni otomasyon teknolojileri ile gelebilen işsizlik, sayılabilir. Sanırım Türkiye kentleşmesi ve mimari kültürü açısından son dönemde olan en büyük yıkımlardan biri, üniversitelerden eleştiri ve tartışma özgürlüğü hakkının alınmış, ve eleştirel insanların uzaklaştırılmış ya da kaçırılmış olması.

Esra Akcan Kimdir?

Mimarlık lisans eğitimini ODTÜ’de, doktorasını New York Columbia Üniversitesi’nde tamamlayan Esra Akcan, ilk tenürünü Chicago İllinois Üniversitesi’nde almıştır. Akcan akademik çalışmalarını, daha sonra tekrar tenür alarak geçtiği Cornell Üniversite’sinde devam ettiriyor, ve aynı üniversitede Avrupa Çalışmaları Enstütüsünün direktörlüğünü yapıyor. Modern ve çağdaş mimari ve şehircilik üzerine yaptığı araştırmalar ile çeşitli ödüller alan Akcan’ın Çeviride Modern Olan, Şehir ve Konutta Türk-Alman İlişkileri; Architecture in Translation: Germany, Turkey and the Modern House [Çeviride Mimarlık: Almanya, Türkiye ve Moder Konut]; Sibel Bozdoğan ile birlikte yazdığı, Turkey: Modern Architectures in History [Türkiye: Tarihteki Modern Mimariler]; ve Open Architecture: Migration, Citizenship and the Urban Renewal of Berlin-Kreuzberg [Açık Mimarlık: Göç, Yurttaşlık ve Berlin-Kreuzberg’in Kentsel Dönüşümü] adlı kitapları var. Akcan’ın aynı zamanda çeşitli akademik ve profesyonel dergilerde farklı dillerde 100den fazla makalesi, ve araştırmalarını sunduğu sergileri vardır.