Ortadoğu bölgesi ve İslam coğrafyası Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana, öncelikle İngilizlerin başını çektiği batı emperyalizminin ve bunun diğer aktörlerini oluşturan Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerin, “sıcak denizlere inmeyi” devlet stratejisi ve var oluş nedeni sayan Çarlık Rusya’sının hedefindeki bölge oldu.

Kuzey Afrika’dan Kızıldeniz’e, Yemen’e, Körfez Bölgesi tüm Arabistan yarımadasına yayılan Osmanlı toprakları, 1. Dünya Savaşı ile bölünüp parçalanana kadar, o dönemde ağırlıkla “sömürgecilik-koloniyalizm” şeklinde gözlenen ve daha sonra emperyalizme evrilen batı stratejisinin odağındaki coğrafyaydı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu bu bölgedeki topraklarının neredeyse tamamını kaybederken 1916 Sykes-Picot Anlaşması ile İngiltere ve Fransa arasında paylaşılan Osmanlı topraklarında oluşturulan ülkelerinin sınırları cetvelle çizildi.

Bölgede keşfedilen zengin petrol rezervleri, sanayi devrimini gerçekleştiren, demir-çelikten, silah endüstrisine, tekstilden kıymetli madenlere varana kadar çok ciddi enerji ihtiyacına karşılık, topraklarında buna sahip olmayan o dönemin batılı ülkelerinin en temel enerji kaynağıydı.

O yüzden de etnik ve mezhepsel farklılıkların kaotik bir şekilde kesintisiz çatışma ve batılı ülkelerin sürekli müdahalesini, hegemonyasını gerektirecek biçimde oluşturulan bu sınırlar günümüzde geçerliliğini korusa da bu ülkelerin sürekli şekilde birbirleriyle ihtilaf ve savaş halinde olmasına zemin hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmasına karşılık büyük güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık dünyadaki ekonomik-siyasi ve askeri ağırlık açısından gerileme sürecine girerken doğan boşluğu eski İngiliz sömürgesi ve İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşı ile kurulan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) doldurmaya başladı.

Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan yeni Cumhuriyet ise bir yandan Sykes-Picot Anlaşmasıyla çizilen yeni coğrafyada ortaya çıkan yeni komşuları Irak, Suriye gibi ülkelerle sınır anlaşmazlıklarını çözmeye çalışırken, diğer yandan Araplar arası sorunlardan uzak durmaya, yüzünü batıya dönmeye, dış politikasını da batıya dönük oluşturmaya ağırlık verdi. Bunun yanında savaş sonrası Cumhuriyeti kuran kadroların en temel meselesi Türkiye’nin varlığını korumak, siyasi ve ekonomik bağımsızlığını güvence altına almaktı. Milletler Cemiyeti’ne üye olunarak bu bir ölçüde sağlanmaya çalışılırken diğer yandan da Misak-ı Milli sınırlarının güvenliği temin edilmeye çalışıldı.

Dış politikanın temel ilkesi Yurtta Sulh, Cihanda Sulh üzerine oturtulurken, bir yandan da savaş sonrası yeni komşularla sürdürülen sınır müzakereleri sonuçlandırılmaya çalışılıyordu. Nitekim Irak ile olan sınırlarda ancak 1926’da imzalanan anlaşma ile mutabakat sağlanabildi. Suriye ile ise Hatay konusunda uzun süre devam eden anlaşmazlıklar sonrasında Hatay Sancağı 1939 yılında yapılan plebisit ile Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasına karşın Suriye hükümeti bunu tanımadığını ilan etti. Aradan geçen 80 yıla rağmen Suriye’nin hâlâ Hatay konusunda kendince iddialarını sürdürmesini anımsamak gerekir.

Osmanlı parçalandıktan sonra Suriye ve Lübnan Fransız yönetimine, Ürdün ve Irak İngiliz yönetimi altına girdi. Yani genç Cumhuriyet kendi Misak-ı Milli sınırlarını Lozan anlaşmasıyla kabul ettirmesine karşılık yeni komşularıyla sınır pazarlıklarını gerçekte İngiliz ve Fransız hegemonyası altındaki Irak ve Suriye ile yürüttü. Ulusal Kurtuluş savaşı öncesinde Anadolu topraklarının, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’un İngiliz, Fransız, Yunan işgali altında olduğunu düşündüğümüzde, bu paylaşımın temelini oluşturan Sevr planlarının bugün de batı emperyalizminin bilinçaltında olduğunu öngörebiliriz.

Türkiye’nin parçalanması, Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi, Filistinlilerin yerlerinden edilerek topraklarında kurulan İsrail’in güvenliğinin kalıcı şekilde sağlanması, 21. Yüzyılda artık format değiştiren ve liderliğini ABD’nin üstlendiği Küresel Emperyalizm’in bölgemizdeki yeni hedefidir. Bu hedefi realize etmek üzere oluşturulan Ortadoğu’nun Yeniden Dizaynı Planı’nın kamuoyunda bilinen adı Büyük Ortadoğu Projesi’dir (BOP). Bu planın hedefi Irak, Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerinin etnik (Arap, Kürt, Türkmen, Yezidi, Keldani, Kıpti, Fars, İran-Azerisi vb.) ve mezhep (Sünni, Selefi, Vahabi, Şii, Nusayri, Dürzi, Süryani, Hristiyan vb.) eksenli küçük devletçiklere bölünmesi, Irak-Suriye-Türkiye-İran Kürtlerinin, bu ülkelerden kopartılacak toprakların birleştirilmesiyle oluşturulacak Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır.

ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında ABD tarafından yazılan yeni Irak anayasası ile planın Irak ayağı hayata geçirildi. Ülke fiilen etnik ve mezhep temelinde Kürt, Arap, Şii, Sünni, Yezidi bölgelerine ve eyaletlerine ayrıldı. Ülke yönetimi de meclis başkanı, başbakan, cumhurbaşkanı etnik-mezhep temeli üzerine yeniden yapılandırıldı. Benzer oluşumların Suriye’de, Sünni (Halep-Rakka-İdlib hattı), Şii-Nusayri Bölgesi (Şam, Hama, Lazkiye vb.) ve Kürt özerk bölgesi (Kuzey Suriye-Kobani-Rojava) hayata geçirilmesi için tahrik edilen iç savaş ve etnik-mezhep çatışmaları 9 yıldır sürüyor. İran’a yönelik saldırı ve zayıflatmaya dönük ambargolar ise devam ediyor. Arap Baharı ile bölge ülkelerinin demokratikleşmesi sözde “Ilımlı İslam demokrasilerine” dönüştürülmesi planıyla, başta Libya olmak üzere bölge ülkeleri istikrarsızlaştırıldı, bölge ülkeleri iç savaşa, IŞİD, El Kaide, El Nusra vb. radikal cihatçı terör örgütlerinin tehditlerine maruz bırakıldı.

Aynı tehditler dolaylı yol ve yöntemlerle Türkiye üzerinde hayata geçirilmek isteniyor. Mevcut iktidarın İhvan’cı (Müslüman Kardeşler) çizgisi, komşu ülkeler Irak, Suriye’de içişlerine karışma, bölge ülkelerinden Libya’da iç savaşta taraf olma, Mısır’da, Sudan’da Müslüman Kardeşler’in hamiliğini üstlenme, Körfez bölgesinde Katar dışındaki tüm Arap ülkelerini karşısına alma yönündeki öngörüsüz dış politikası, ABD liderliğindeki küresel emperyalizmin bölgemizdeki amaçlarına zemin hazırladığı gibi, Türkiye’yi yalnızlaştırmakta, yaratılan bataklığın içine çekmektedir.

İktidar ABD-Rusya arasında sıkışıp kalmanın paniğiyle iki süper gücü birbirine karşı kullanmayı hedeflerken aksine bir yandan ABD’nin yaptırım ve ambargo tehditlerine maruz kalırken, diğer yanda Rusya’ya artan bağımlılıkla giderek manevra alanı kalmayan, köşeye sıkışmış bir noktaya ilerlemektedir. Diyalog ve diplomasiyi, ortak aklı reddeden silahlı kuvvetlerin kapasitesini zorlayacak şekilde silahlı güç diplomasisine yönelen iktidar Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Sudan’da, son olarak Libya’da açığa düşerken Türkiye karşıtı cephenin, ittifakların genişlemesine, yaygınlaşmasına imkân sağlamaktadır. Daha yıllar önce kendisini “BOP Eşbaşkanı” ilan eden iktidarın ülkemizi getirdiği nokta Cumhuriyet’in temel dış politika ilkelerinden kopma, dostlarını yitirme, saygınlık ve güvenilirlik erozyonuyla hızla mevzi kaybeden bir konumdur.

En kısa sürede ülkeyi felakete sürükleyebilecek bu dış politika stratejisinin terk edilmesi, İslamcı-İhvancı-Cihatçı örgütler ve gruplara sağlanan desteğin kesilip, bağların kopartılıp, ulusal çıkarları önceleyen, diyalog-barış-uzlaşı diplomasisine dönülmesi elzem hale gelmiştir. Emperyalizmin yüzyıllık planlarını, ülkemiz üzerindeki emellerini boşa çıkartmanın yegâne yolu içeride ayrışma-kamplaşma-düşmanlaştırma siyasetinin terk edilerek ulusal barış ve kardeşliğin, birlikte yaşama atmosferinin oluşturulması, dışarıda da öncelikle komşular ve bölge ülkeleriyle dostane işbirliği ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerin tesis edilmesidir.