Eylül 2001’de şöyle yazmıştım: “İlkel sömürgecilik veya basit ön-emperyalizm denemelerinden sonra emperyalizm neymiş onu da şimdi göreceğiz. Gerçek “geç kapitalizm” şimdi başlıyor!” (Birikim dergisi. sayı 149, s. 38)

1990’ların sonu kapitalist sistemin ekonomik ve siyasi olarak kendine güveninin tavan yaptığı, buna paralel olarak ise her tür solun yaşadığı şoktan hâlâ kendine gelemediği bir dönemdi.

İşin açıkçası emperyalizm kavramı da biraz demode görülmeye başlanmıştı. Sol liberal çevrelerde bu kavramı artık hemen hiç kullanmıyorlardı. Ortada emperyalizm filan yoktu işte: 19 yüzyıldaki gibi kimse kimseyi işgal etmiyordu, değil mi ya!

Radikal solda bile emperyalizm kavramına kuşkulu bakanlar yok değildi. Negri ve Hardt’ın “İmparatorluk” tezi evet Emperyalizmin kökenindeki Empire (İmparatorluk) kelimesine yaslanıyordu ama anlattığı epeyce farklı bir fenomendi.

Kapitalizmin emperyalist dönemle ilişkilendirilen özellikleri neydi? Mesela büyük tekelci kuruluşların baskın hale gelişi (Hobson), sanayi sermayesinin mali sermaye (bankalar) ile iç içe geçmesi ve mali sermayenin bu füzyonda baskınlığı (Hilferding), kupon keserek yaşayan asalak, rantiyer bir kapitalist sınıfın büyük bir güç ve yaygınlık kazanması (başkalarıyla birlikte Lenin), vb…

1950-1990 arası, ki iktisat literatüründe “Büyük ılımlı Dönem” olarak geçer, bahse konu özelliklerin bir ölçüde gerilediği yıllardı. Bu dönemin kapitalizmini, emperyalizmin militarist saldırgan politikaları değil, uluslararası işbirliği politikaları, hızlı ekonomik büyüme ama bu büyümeden çalışan sınıflara da pay veren “refah devleti” ya da “sosyal devlet” uygulamaları daha iyi betimler.

Bütün bunlar bir ölçüde 1917 ve 1945 sonrası güçlü bir “sosyalist blok”un ortaya çıkmış olmasıyla elbette ilgiliydi.

2000’lerin başında ise -1990 başlarında tam sürüm ortaya çıkan 2. Küreselleşme Çağı’nın sonunda- artık ABD’nin kümesteki tek horoz olduğu 2. Emperyalizm Çağı da zuhur etmiş gibiydi. (“Tarih tekerrürdür derler/Hiç İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”)

2000’li yıllar nasıl geçecekti? İlk işaret fişeği 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler olayıydı. O konudan hareketle tahminimi Ekim 2001’de şöyle kaleme almıştım.

“2000’li yılların ilk 10 yılı nasıl geçecek? 90’lı yıllarda kurumsal düzenlemelerin hızlandırılarak devamı ve politik olarak ABD’nin dünyayı zaptu rapta alma çabaları ile ona devletlerarası ilk horozlanma belirtilerini seyredeceğiz” (Birikim, Sayı150, s. 41)

O yıllar gerçekten de öyle geçti denebilir. Askeri alanda Rusya sahaya geri döndü, fazladan ekonomik alanda Çin ciddi bir rakip oldu.

GENİŞ ORTA DOĞU HİKAYESİ

1990’larda ortaya atılan Geniş Orta Doğu Projesi (The Greater Middle East) Orta Doğu’nun sınırlarını Balkanlardan başlatıp Afganistan’da bitiriyor, Kuzey Afrika’yı da içine katıyordu. Bu yeni sınırların hepsinde de siyasal ve askeri operasyonlar yapıldı. Yugoslavya’nın parçalanması (1991-92), Afganistan’a müdahale (2001), Irak İşgali (2003), Tunus’ta “Arap Baharı” denilen ayaklanmaların ilk örneği (2010 Aralık ayı) Suriye’de isyan (2011 Şubat).

Geniş Orta Doğu projesinin ABD’nin en eski “Düşünce kuruluşu” Rand Corporation’ın raporlarındaki anlatımına bakarsanız daha 90’lı yıllarda esas endişenin Çin’in yükselişi olduğunu bile görebilirsiniz.

Türkiye bu gelişmelerden en çok endişe eden ülkelerden biriydi. Endişesi sebepsiz de sayılmazdı. SSCB artık yoksa, Batı’nın da Türkiye’ye “ileri karakol” olarak çok ihtiyacı olmayabilirdi. Hele Rand Corp’un 1998 raporundaki şu sözlerdeki “dikkat”in ne anlama geldiği zaman içinde ortaya çıktıkça:

“Böylece Geniş Orta Doğu çerçevesi içinde Kuzey Afrika, Türkiye ve onun komşuları ile Akdeniz güvenliğine büyük bir dikkat yönelteceğiz” (Sources of Conflict, s. 6, 1998)

Türkiye kendini bir “fail state” sayılma riskiyle karşı karşıya bulmuştu.

TAŞERON EMPERYALİZMİ ÇELİŞKİSİ

Bir başka sorun daha vardı ülke için… Türkiye ekonomisinin boyutu yıllar içinde büyümüş ve 1 trilyon dolara yaklaşmış milli geliri ile artık eskisi gibi ufak dış yardımlar, küçük sermaye akımları, turizm gelirleri ile ayakta durabilecek boyutu geçmişti. Kriz zamanları icat edilen tuhaf hayali ihracat numaraları, altın kaçakçılığı vb gibi olağandışı gelir kaynakları da ancak ânı kurtarıyordu.

Türkiye kendi “commonwealth”ini yaratmalı diyen Davutoğlu’nun “alt emperyalist” olma projesi burada devreye girdi. Projenin ABD’de daha en baştan şüphe uyandırdığını, sızan Wikileaks belgelerinden artık biliyoruz. Zaten kendi içinde çelişik bir projeydi. Hem komşularınızı yakıp yıkmak için taşeronluk yapacak hem de bu taşeronluktan kendinize devamlı bir gelirat kapısı çıkaracak şekilde bölge egemeni olacaktınız.

Gelinen noktada ülkedeki hakim parti AKP bir süredir Batı Bloku tarafından güvenilmez olmanın yanında üstelik işe de yaramaz bulunuyor. Buna rağmen önce 2008 krizi sonra bilhassa 2013’te Ukrayna krizinin derinleşmesi AKP’ye yeni bir şans verdi.

Şimdi Türkiye yönetimi bir taraftan Avrupa Birliği tarafından Doğu Akdeniz ve Ege’de sıkıştırılırken, diğer yandan ABD-İran gerginliğinden ne tür riskler, ne tür fırsatlar çıkacağını hesaplamakla meşgul. Bu arada durumu idare etmek için de Rusya ile denge oyunları kurmaya çalışıyor.

Tehlike şurada ki eğer Batı Bloku ile yeni Doğu Bloku (Rusya ve Çin) daha sert bir rekabete girerse çok ileri gidilmiş bu denge oyununun hem de bütün seçenekleri ülke için haddinden ziyade tehlike arz edebilir.