Pelin Teymur

31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesi gündem çoğunlukla kentler değil; kenti yönetmeye aday olacaklara dair. Ancak adaylardan daha önemlisi kentlerin ihtiyaçları ve kenti kullanacakların talepleri. Bu dönemde sorulması gereken en önemli soru belki de “Nasıl bir kent istiyoruz?” olabilir. Nasıl bir kent istediğimiz sorusu şüphesiz “Kent Hakkı” kavramından bağımsız tartışılamaz. Türkiye’de de Gezi Direnişi ile gündeme gelen Kent Hakkı kavramını, Türkiye’deki kent hakkı deneyimlerini, İslamcı-muhafazakar ideolojinin yarattığı mekanları, AKP’nin rant ve talan odaklı kent anlayışını ve bu anlayışa karşı örülmesi gereken muhalif kent yönetimlerini; kent hakkı aktivisti, Kuzey Ormanları ve İstanbul Kent Savunması Üyesi Cihan Uzunçarşılı Baysal ile konuştuk. 

Türkiye’de Kent Hakkı dendiğinde ilk akla gelenin Gezi olduğunu ifade eden Baysal; “Üç hafta civarı süren Gezi komününde neoliberal kentin antitezi, dışlayıcı değil içerici, çoğulcu, doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, doğaya, çevreye saygılı, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoritaryen, kısaca, başka bir kenti ve ekonomik sistemi el birliği ile inşa ettik, deneyimledik. Bir müşterek olarak parkı sahiplenir ve savunurken bizler de ortak paydalarda müşterekleştik.” ifadelerini kullandı.

Neoliberal, klientelist ve İslamcı otokrasinin kentler ve toplum üzerindeki tahribatına değinen Baysal; “Muhalif yerel yönetimler, öncelikle, elimizden alınan kentsel kamusal alanları açarak veya yeni alanlar yaratarak demokrasinin kısılan sesini açmalılar. Refah-AKP çizgisi 1994’te iktidara gelişinden bu yana kurduğu kültür merkezlerinde, kültür sanat etkinlikleri, kadına yönelik projeler vb adı altında aileyi merkeze alan, kadının haklarını yok sayan, dinci, milliyetçi muhafazakar bir yaşamın sinsi toplum mühendisliğini yapmakta. Muhafazakar milliyetçi çizgiden olmayan hiçbir esere vize verilmeyen Millet Kıraathaneleri de gidişatın yeni durağı. İkinci olarak, muhalif belediyeler milliyetçi muhafazakar toplum mühendisliği mekanlarına karşı, özgürlükçü, eşitlikçi demokratik karşı-mekanlar inşa etmeliler. Kültür, sanat merkezleri, kütüphaneler ve bunların yanı sıra, yerelin müşterekleşebileceği kent bostanları, gıda kooperatifleri gibi örgütlenmeleri desteklemeli hatta yaratmalılar. Takas dükkanları ve etkinlikleri de tüketim ve tüketicilik üzerinden yükselen kente bir karşı duruş olacaktır.” dedi.

  • Küresel sermayenin neoliberal politikalarla yaşam alanlarımıza müdahale ettiği ve kentsel mekanı metalaştırdığı şehirlerde yaşıyoruz. Bugünün neoliberal kentleri çerçevesinde “kent hakkı”nı nasıl tanımlayabiliriz?

Soruyu yanıtlamadan önce Kent Hakkı ile ne demek istediğimizi kabaca da olsa açmakta ve kavramı netleştirmekte yarar var çünkü konuyla ilgili kafalar oldukça karışık. İlk kez ünlü Marksist düşünür Henri Lefebvre tarafından aynı adlı eserinde, tarihi 1968 Paris protestolarının hemen öncesinde kullanılan ve devrimci ve sistem karşıtı bir kavram olan Kent Hakkı, ‘68’in sloganlarının çoğuna da ilham kaynağı olmuştur. 2001’de Porto Allegre’de düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nda neoliberal kent paradigmasını sorgulamak ve kapitalizm ile küreselleşmeye karşı muhalif bir blok oluşturarak demokratik bir toplum ve kent inşa etmek isteyenler, Kent Hakkı’nın tekrar dünya gündemine girmesini sağladılar. Öte yandan, zaman içinde popülerleşerek kentle ilgili hemen her hakkı kapsayan bir şemsiye slogana dönüşen kavramın içi boşaltıldı. Özellikle, Habitat, UNESCO gibi BM örgütleri ve ilgili insan hakları mekanizmalarında kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir erişim hakları silsilesine indirgenen kavram radikal özünü yitirdi; ele geçirildi. Neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendisinden kaynaklandığını göz ardı eden ve sistem değişikliği yerine reformlara yönelenlerin elinde Kent Hakkı, anti-sistem ve devrimci özünden kopartıldı. Kapitalist kenti yeniden üreten büyüme ve pazara odaklı kentsel mekân üretimine karşı çıkmak yerine sistemle kolkola, toplum temelli iyileştirme projeleri gerçekleştirerek, tam aksine, sisteme geçici birer can simidi olanlar da kavramı kullanagelir oldu. Kısaca, Kent Hakkı, neredeyse her hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesişen, herkese istediği her şeyi sunabilen, içi boş bir şemsiye slogana dönüşme tehlikesi altına girdi. Nitekim 2016’da Quito’da gerçekleştirilen Üçüncü BM İnsan Yerleşimleri Konferansı / Habitat 3 Bildirgesi’ne de ancak sulandırılarak eklenebildi.

Oysa Lefebvre, ‘‘Kent Hakkı bir feryat ve talep gibidir’’ derken çok netti. Zamanının mağduriyetler ve ihlaller kentine dahil olmayı değil başka bir kente ve başka bir dünyaya işaret etmekteydi. Lefebvre’e göre, geleneksel kent, toplumsal ve siyasi yaşamın, refahın, bilginin ve sanatın odak noktasıydı. Bir sanatçının tüm sanat eserlerini tanımlayan bir ‘‘oeuvre’’gibiydi; kolektif olarak her birimizin kentte yaşayarak, kenti deneyimleyerek yarattığı bir sanat eseriydi. Bu sanat eserinin yaratılmasına katılımcı olan herkes de (mülteciler dahil), mülk sahibi ya da varlıklı olsun olmasın, kentin bir parçasıydı. Lefebvre’in yaşadığı dönem ise kentin değişim değerinin kullanım değerine baskın çıktığı, ya da Lefebvre’in deyişiyle metaların mekânda üretiminden, mekânın kendisinin meta olarak üretimine geçildiği bir dönemdi- ki Lefebvre, kapitalizmin 20.Yüzyılda ayakta kalabilme becerisini buna bağlamaktaydı. Kent ve kentsel yaşam metalaştırılmakta, toplum tüketim toplumuna dönüşmekte ve dolayısıyla sanat eseri de tahrip edilmekteydi. Feryat tam da bu noktada, kentin yok oluşuna, metalaştırılışına, toplumun tüketim toplumuna dönüşümüne karşı yükseltilmişti: ‘‘Kent gitgide bir belge, bir sergi ya da bir müze görüntüsü almaktadır. Tarihsel olarak oluşturulmuş kent artık fiilen ne yaşamakta ne de algılanabilmektedir. Kent sadece gösteriler ve pitoresk konusunda doyumsuz turistlerin ve estetizmin kültürel tüketim nesnesinden ibarettir. Kenti samimi bir şekilde anlamak için bile kent ölmüştür’’.

Bugünün neoliberal kentleri çerçevesinden baktığımızda Lefebvre’in ne kadar öngörülü olduğunu görmekteyiz. Kentten başka her şeye benzeyen kentlerle karşı karşıyayız. Metalaştırılan, finansallaştırılan, kamusal alanları ticarileştirilerek, askerileştirilerek, otobanlaştırılarak yok edilen, gösteri ve tüketim toplumunun zevklerine göre (Dubaileştirme / Disneylandlaştırma) yeniden inşa edilen, tüketim ve tüketicilik değerleri üzerinden yükselen, yıkımlar ve zorla tahliyeler nedeniyle sosyo- mekânsal ayrışmış (apartheid kent), sahillerinden gökyüzüne her uzamı çitlenerek insani ölçeğini yitirmiş, steril mekanlarında insani ilişkilere, diğer canlılara yer olmayan, evsizinden yoksuluna sokak hayvanına savaş açmış ama adları ne gam güzele / markaya çıkmış kentlerde gözetim ve denetim altında bir yaşam sürmemiz bekleniyor. Öyleyse, Kent Hakkı feryadı, bugün de böyle bir kente karşı atılmalıdır.

Peki talep ne olmalıdır? Lefebvre’e göre eski kentin yeniden tasarlanması imkansızdı ama yeni temeller üzerinde yeni bir kentin, farklı bir ölçekle, farklı şartlar altında ve yeni bir toplum için inşası olanaklıydı. Talep, ne (geleneksel kente) geri dönüş, ne de dev binalar yığınına dönüştürülmüş şekilsiz gelecek kentine gidiştir; talep, ‘‘başka’’ bir kenttir. David Harvey’in o çok bilinen cümleleriyle ifade edersek kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır: ‘‘Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve arzulanan estetik değerler sorusundan ayrılamaz. Kent hakkı, kent kaynaklarına ulaşma özgürlüğünden çok öte bir şeydir. Emlak spekülatörleri veya devlet planlamacılarının tayin ettiği bir erişim hakkından öte bir hak. Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü…’’

Dolayısıyla, Kent Hakkı, kent sakinlerinin mücadelelerini ortaklaştırarak, siyasallaştırarak, devlet plancıları ile iktidar ve sermayenin dayattığı mekânlara karşı kendi arzu ve talepleri doğrultusunda kenti şekillendirme, yaratma ve yeniden yaratma hakkıdır. Kentle ilgili herhangi bir karar verme sürecinin merkezinde o kentte yaşayanlar yer alarak kente dair tüm politikalara müdahil olmalı ve kentsel mekanı temellük etme hakkına da sahip olmalıdırlar. Kent Hakkı, sakinleri edilgen konumdan alıp, onları kentsel mekanların tasarımı, üretimi ve yeniden üretiminde, kent planlamasında ve bütçesinde etkin konuma getirir. Kent Hakkı, neoliberal kente dahil olmak ya da bu kenti iyileştirmek değil tam aksine bu kente karşı örgütlenen kent sakinlerinin adil, eşitlikçi ve demokratik bir kent inşasında kolektif olarak yer almalarıdır.

  • 21. yüzyılda dünyada neoliberal ekonomi politikalarının hakim olduğu kentlere karşı nasıl bir kent anlayışı şekilleniyor? Bir önceki soruyla bağlantılı olarak 21. yüzyıl kentlerinde “kent hakkı” neden önem kazanıyor?

Neoliberal sistem, kentin, kentsel mekanların ve kent yaşamının her veçhesini metalaştırırken, tüketim ve tüketicilik değerleri üzerinden de ideolojik ve kültürel hegemonyasını kentsel mekandan inşa ediyor. Sosyolog Saskia Sassen kent topraklarının finansallaştırılmasının artık aynen yerin altından altın madeni çıkartılması gibi bir endüstri -‘‘extractive industry’’-olduğuna dikkat çekerek bunun iklim krizi kadar korkutucu olduğunu belirtiyor. David Harvey’in altını çizdiği üzere kentin değişim değeri ile öne çıkması sonucunda artık insanların içinde yaşaması için değil yatırım yapması için kentler inşa ediyoruz. Sistem, her çeşitten zengin kesime yönelik, onların içlerinde yaşamayacakları, sadece paralarını yatıracakları lüks konutlar üretirken, aynı zamanda ödenebilir fiyatta konut eksikliği krizine de yol açıyor. Dünya üzerinde boş konut stoku katlanarak artarken evsizlerin sayısı da artıyor. Küresel sermaye, merkezlerdeki sosyal konut bölgeleri ve alt gelir gruplarının mahallerine el koyuyor, nüfuslar zorla tahliyelerle yerlerinden edilerek merkezlerden sürülüyor. Türkiye’de dönüşüm alanları nüfuslarının çeperlerdeki TOKİ’lere zorla yeniden iskanlarında gördüğümüz örnekler Brezilya’da da, Mısır’da da , hiç ummadığınız İngiltere de diğerlerinde de yaşanıyor. Küresel Kuzey’de 2008 mortgage kriziyle konutları ellerinden gidenler hala konut hakkı ihlalleriyle cebelleşiyor. Kutuplaşmış hatta ‘apartheid’ boyutuna ulaşmış, sosyo mekânsal olarak ayrışan tehlikeli kentler yaratılıyor. Paradoksal olarak, bu durum, sistemin aksaklığından değil, tam aksine sistemin arzu edildiği gibi çalışmasından kaynaklanıyor çünkü sistemin çarkları bu mağduriyet ve ihlaller üzerinden dönüyor. Öte yandan, konut birebir gündelik yaşama değdiği için, küresel isyanın en önemli itirazlarından birini de oluşturuyor. Bugün de Sarı Yelekler’in talep listelerinin başında konut hakkının yer alışı hiç şaşırtıcı değil.

Kentler metalaştıkça, sadece konut kriziyle karşılaşmıyoruz. Kıyılar, parklar, eski endüstri bölgeleri, kent meydanları başta olmak üzere kentsel kamusal alanlar ticarileştirilerek, özelleştirilerek çitlenerek kentlilerin elinden alınıyor. Az önce de bahsettiğim üzere sermayeye pazarlanmak için şık şıkıdım markalaştırılan kentlerde ‘çirkin, çarpık, pis’ olana tahammül yok. Yoksullar, evsizler ve mültecilere karşı kriminalleştirme ve damgalama üzerinden Yeni Irkçılık yükseliyor. ABD, Kanada ve İngiltere başta olmak üzere evsizlerin merkezlerde görünür olmaları dahi istenmiyor; dükkanların, konutların girişleri sığınmaya mani çeşitli sivri uçlu çubuklar ve bariyerlerle donatılıyor; kent mobilyaları, üzerlerinde uzun süre oturmayı ve uzanmayı engelleyecek şekilde tasarlanıyor (‘‘Hasmane Mimari’’). Macaristan’da görüntü kirliliği yarattıkları gerekçesiyle evsizlere tarihi bölgeleri ve kent merkezlerini yasaklayan ırkçı yasalar uygulanıyor. Ve yine Sassen’e dönersek, en güçsüzlerin de kendi kültürlerini sürdürebildiği ve hatta tarih yazabildiği yer olan kentler artık tamamen üst gelir gruplarına ait. Occupy Hareketi boşu boşuna %99’a karşı %1’in kentlerine itiraz etmiyordu. Sassen’in deyimiyle, kovulmalar kentlerindeyiz.

Ve kovulanlar sadece insanlar değil, temiz hava, su, ağaç, flora, fauna tüm canlılar. Mega projeler doğa ve çevreyi talan ederek iklim krizi çağında kentleri felaketin kucağına atıyor. Kentsel dönüşümün şahikası Çin kentlerinde insanlar oksijen maskeleriyle dolanmak zorunda kalıyor. 11 Eylül ile başlayan ve çeşitli kentlerdeki terör saldırıları sonucunda küreselleşen bir gidişatla kuşatılmış kentlerle de karşı karşıyayız. Şöyle ki, kentsel kamusal alanlara erişim kısıtlanmakta, gösteri ve yürüyüşlere kısıtlar / yasaklar getirilerek özgürlükler tırpanlanmakta. Gözetleme ve denetim aygıtları ve güvenlik güçleriyle askerileştirilen kentsel mekan, kamusallığını yitirmekte. Kent de kent olmaktan çıkmakta.

Sistem kentleri metalaştırarak çarklarını çevirdiğinden tüm çelişkileri, mağduriyetleri ve haksızlıkları da kentsel mekan üzerinden görünür oluyor. Dolayısıyla, 2011’den itibaren dünyayı sallayan küresel isyanda Kent Hakkı’nın seslendirilmesine şaşırmamak gerekiyor. İşgallerle müşterekleştirilen kentsel kamusal alanlarda, değişim değeri yerine kullanım değeri üzerinden yaratılan mikro-kentleri (komünleri) ve Harvey’in vurguladığı üzere, alternatif bir kentin, alternatif bir politik sistemin ve sonuç olarak insanların iyiliğini gözetecek alternatif bir üretim, dağıtım ve tüketim örgütlenmesinin mümkünatını-kısa süreliğine de olsa- deneyimledik, gördük.

Bugün de Amerika’da Trump’ın mülteci yasaklarına direnen kimi yerel yönetimler ile Atina, Napoli, Barcelona, Sheffield gibi bazı Avrupa kentleri, mülteci ve göçmenlere kapılarını açmakta. Bu yerel yönetimlerin ortak paydası, resmi ikametgahtan bağımsız olarak, kentsel mekanları tüm nüfuslara emniyetli bir şekilde erişilebilir kılmak. Dayanışmacı kentler (solidarity cities) ya da sığınma kentleri (sanctuary cities) adı altında bir araya gelen bu kent yönetimleri, sadece mülteciler ile göçmenlere değil kentten püskürtülen gruplarla evsizler gibi dışlananları da kapsayacak bir kentin inşasına çalışırken kapitalizmin parçaladığı kente de çoğulculuğunu iade etmekteler. Bu bağlamda, kentin vatandaşı olan bir prekaryanın, yoksulun, mülksüzün, uzak bir diyardan bir mülteciyle ortak yönlerinin, aynı kentte yaşadığı bir üst gelir grubu üyesinden çok daha fazla olduğunu açmaya gerek yok; her ikisi de sistemin kaybedenleri. Ve bugünkü gidişata karşı başka bir kentin anahtarları, tüm ezilenlerin dışlananların kovulanların bir araya geldikleri bu sığınma kentlerinde olabilir.

  • Türkiye’de kent hakkı mücadelesi için ne tür örnekler/potansiyeller görmekteyiz? 

Kent Hakkı ve Türkiye dendiğinde ilk akla gelen Gezi olur. Üç hafta civarı süren Gezi komününde neoliberal kentin antitezi, dışlayıcı değil içerici, çoğulcu, doğrudan demokrasiden yana, bireyciliğin ve rekabetin yerlerini kolektiflik ve dayanışmaya bıraktığı, doğaya, çevreye saygılı, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoritaryen, kısaca, başka bir kenti ve ekonomik sistemi el birliği ile inşa ettik, deneyimledik. Bir müşterek olarak parkı sahiplenir ve savunurken bizler de ortak paydalarda müşterekleştik.

Bu arada haksızlık etmeyelim Gezi elbette milat ama Gezi öncesinden gelen ve Gezi’yi besleyen değerli deneyim ve mücadeleler de vardı. Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) önce kurulan ve Gezi ertesi KOS’a dahil olan 3.Köprü’ye Karşı Yaşam Platformu, uzun senelerdir korularına sahip çıkan Validebağ Gönüllüleri, Haydarpaşa projesine karşı mücadeleyi örgütleyen Haydarpaşa Dayanışması, ki Gezi’den önce ilk mekan işgali onlara aittir, sayılması gereken örnekler. Emek mücadelesi de yaratıcı direniş taktikleri, sinemanın yıkımına karşı baskınları ve kısa süreli sokak işgalleri ile Gezi öncesinin önemli bir deneyimiydi. Kentsel dönüşüm, yenileme ve riskli alan ilanlarına direnerek hukuki ve fiili mücadeleyi yürüten mahalle derneklerini de unutmamalıyız. Gaziosmanpaşa ve Sarıyer mahalleleri burada öne çıkıyor. Senelerdir mücadele eden ve idareleri masaya oturtmayı başaran Maltepe Gülsuyu-Gülensu ve Ankara Dikmen sayılması gereken örnekler.

Bu deneyimler bir yandan Gezi’yi beslediler bir yandan da Gezi’den güç aldılar. Gezi’den sonra yepyeni bir vatandaşlık, kamusal alanlarına, müştereklerine sahip çıkan bir vatandaşlık pıtrak gibi ülkenin her köşesinden belirdi. Park forumları bugün işlevsel olmasa da forumlardan örgütlenen savunmalar, dayanışmalar Adalar’dan Haydarpaşa’ya, Haliç Tersaneleri’ne, Kuzey Ormanları’ndan Validebağ’a, Sarıyer’e, Beyoğlu’na, Bahçeşehir Gölet’e, Albatros’a, Bakırköy’e…sermaye ile kolkola iktidarın talan projelerine karşı müştereklerini savunmaya devam ediyor. Örneğin, İstanbul Kent Savunması’nın Hakan Kıran’ın Kabataş Martı projesine karşı, OHAL günlerinde dahi sürdürdüğü bir mücadele vardı.

Gezi’yi ayırırsak, kent düzlemindeki bu mücadelelerin her biri çok değerli ve önemli; öte yandan, burada sormamız gereken soru bunların hepsini Kent Hakkı mücadeleleri sayabilir miyiz ? İlk başta Kent Hakkı’nı açma nedenim tam da bu yüzdendi çünkü biz bu mücadeleleri toplu olarak Kent Hakkı mücadelesi diye tanımladığımızda, bahsettiğim yanılgıya düşerek hakkın anti-sistem ve devrimci özünü yok sayıyoruz. Ankara Dikmen ve Sarıyer Armutlu ve Derbent’i ayrı tutarsak, Kent Hakkı’nın temeli olan kentin kullanım değeri üzerinden bir mücadeleyi ne yazık ki mahallelerde göremiyoruz. Gülsuyu-Gülensu’da dahi, mücadele tapu ve mülkiyet mücadelesine evrildi. Bu bağlamda, kiracıların konut hakları yok sayıldı ve daha çok metrekare uğruna Fikirtepe misali yükseltilere vize verildi. Kentsel dönüşümün rantı her kesimi cezbediyor; sanılanın aksine dönüşüm mahallelerinde herkes kaybeden değil. Yukarıdan aşağıya dikte edilen değişim değeri üzerinden kent, aşağıdan yukarıya da mutabakat buluyor; kullanım değeriyle yaşanabilir bir kent yerine kentsel rantın paylaşımı üzerinden metalaştırılan ve yok edilen bir kentle karşılaşıyoruz. Bu nedenle, kentsel kamusal alanlar ve müşterekler üzerinde süregiden, Haydarpaşa, Adalar, Kuzey Ormanları vb mücadeleleri Kent Hakkı mücadelesi bağlamında yorumlamak daha doğru olacaktır; müştereklerde müşterekleşmek kullanım değeri üzerinden yükselen bir kentin anahtarıdır.

  • 25 yıldır Türkiye’nin büyükşehirleri kentsel mekanların değişim değerini ön plana çıkaran, rant odaklı, İslamcı-muhafazakar yönetimlerin elinde. Bu yönetimlerin ortaya çıkardığı kentsel tahribatların sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yönetim tarzına karşı oluşturulacak alternatif/muhalif kent yönetimi anlayışında kent hakkının rolü nedir?

Rant odaklı girişimci belediyeciliğin bugün kentleri getirdiği nokta sürdürülemez ve yaşanamaz kentler. Açgözlülükten depremini bekleyen kentin afet toplanma alanlarını dahi inşaata açmış bir belediyecilikten bahsediyoruz. Türkiye kentlerinde afetlere karşı hiçbir güvencemiz yok. Kendileri de gidişatın farkında ki ortalık ihanet söylemlerinden ve günah çıkartmalardan geçilmiyor. Ama ne gam her gün ya bir askeri alan ya yeşil alan imara açılarak yok ediliyor! 1994’te kazandığı il ve ilçe belediyeleri üzerinden hem kendi yandaş sermayesini besleyen, aynı zamanda, alt gelir grupları ve kent yoksullarını sosyal belediyecilik adı altında çeşitli nakdi ve ayni yardımlarla kendine bağlı kılan, hem de kültürel hegemonyasını kentsel mekandan inşa etmeye başlayan Refah-AKP çizgisi bugüne dek aynı siyaset üzerinden büyüdü.

Alt sektörleri de dahil ettiğimizde GSMH’nın %30 civarı emlak ve inşaat sektörlerinden sağlanıyor. Ülkeyi beton ekonomisine mahkum eden AKP, ayrıcalıklı imar hakları, mega proje ihaleleri, Kamu Özel Ortaklığı projeleri vasıtasıyla klientelist bir rejim yaratarak ahbap çavuş sermayesini abad ederken kendi hegemonyasını da tahkim etmekte. Öte yandan, az önce de belirttiğim üzere, rantsal dönüşüm piramidin altındakileri de besliyor. Mahallelerini pazarlayan muhtarlar, komşularını ikna hatta tehditle sözleşmelere imzaya zorlayanlar, çantacılar, bire üç uğruna kiracılarını sokağa atanlar, kocamış ana babalarını doğdukları mahallelerden kopartanlar, rant için bostanlarından, bahçelerinden vazgeçenler… Kentsel rant üzerinden yükselen kirli iş kolları ve vicdansız ilişkiler, sistemi aşağıdan yukarıya yeniden üretmekte. Mücella Yapıcı’nın dikkat çektiği üzere AKP, ahlaksız ve ilkesiz bir toplum yarattı.

Öte yandan, otokrasi ilk önce mekan üzerinden inşa edildi. AKP, iktidara geldiği 2002’den bu yana çeşitli hukuki araçlar ve kurumlar vasıtasıyla merkezi yönetimin kent üzerindeki otoritesini yerel yönetimler aleyhine genişletildi. TOKİ’nin yeniden yapılandırılmasıyla başlayan merkezileşme 2011’de kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile devam etti. 2012 tarihli anti demokratik Afet Yasası tuzu biberi oldu. Mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, TOKİ silolarına zorla yeniden iskanlarla antidemokratik, baskıcı ve insan hakları ihlalleri silsilesiyle malul kentler yaratıldı. Kent mücadelesindeki her hukuki kazanım, yeni bir yasal düzenlemeyle baypas edildi. İptal edilen, yürütmesi durdurulan planlar ve riskli alan kararları cim karnında nokta değişikliklerle yeni baştan masaya sürüldü, hukuk guguk edildi. Olağanüstü zamanlarda kullanılması gereken acele kamulaştırmalar da AKP elinde oyuncak oldu. Hukuk devleti de kamu yararı da insan hakları da mekandan sürüldü. Bu gidişatın son noktasında, kentsel kamusal alanları kullanma hakkımız ve ehliyetimiz de elimizden alındı. Meydanlar barışçıl gösteri ve yürüyüşlere kapatıldı. Öyle ki, 8 Mart’ta, OHAL dahil 17 yıldır aynı yerde yürüyen kadınların İstiklal’e girmesine izin verilmedi. Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Lisesi önünde senelerdir temellük ederek yarattıkları kamusal alan da askeri araçlar ve çevik kuvvetle çitlendi. Kamusal alanlarını kaybeden kentlerde demokrasinin sesi kısıldı.

Fotoğraf: Osman Orsal/Reuters

AKP tahribatının bir başka veçhesini kentsel mekanların ve kamusal alanların İslamileştirilmesinde ve muhafazakarlaştırılmasında gördük. İslami bir doku kenti boydan boya sarmalayarak kozmopolit İstanbul’u, politik kenti yutmaktadır. 2014’te yapılan bir düzenlemeyle her projeye dini tesisi şartı getirildi. Okulların spor alanlarından, parklara ve şimdi Millet Bahçelerine, kentsel mekanlar dini tesislerle donatılmakta. Kentin hemen her noktasından görülebilen Çamlıca Tepesi’ne 72m yüksekliği, 35m kubbe çapıyla konuşlandırılan mega cami İslami otokrasinin hegemonyasını her yerden yüzümüze haykırırken, İstanbul’un ve Türkiye’nin agorası-politik meydanı- sayılan Taksim Meydanı’na konuşlanan devasa cami de, meydanı kendi avlusuna dönüştürürken, meydanın kimliğini muhafazakarlaştıracak ve mekanın kolektif hafızasına çarpı atacak. Selçuklu -Osmanlı adı altında sonradan icat edilmiş bir mimari, yenileme projelerinden kamu binalarına hemen her yere sızmakta. Dinci vakıf ve derneklere sağlanan ayrıcalıklı mekanlar, kira yardımları ve bağışlarla bu derneklerin kent düzleminde yaygınlaştırılmaları sağlanmakta; toplumsal mühendislik İslamcı dernekler eliyle de devam ettirilmekte. Millet Kıraathaneleri de bu yeni ulus inşa sürecinin bir başka ayağı.

Neoliberal, klientelist ve İslamcı otokrasinin kentler ve toplum üzerindeki tahribatı kaba hatlarıyla böyle. Sorunun ikinci kısmına gelirsek, nasıl bir muhalefet? Muhalif yerel yönetimler, öncelikle, elimizden alınan kentsel kamusal alanları açarak veya yeni alanlar yaratarak demokrasinin kısılan sesini açmalılar. Refah-AKP çizgisi 1994’te iktidara gelişinden bu yana kurduğu kültür merkezlerinde, kültür sanat etkinlikleri, kadına yönelik projeler vb adı altında aileyi merkeze alan, kadının haklarını yok sayan, dinci, milliyetçi muhafazakar bir yaşamın sinsi toplum mühendisliğini yapmakta. Muhafazakar milliyetçi çizgiden olmayan hiçbir esere vize verilmeyen Millet Kıraathaneleri de gidişatın yeni durağı. İkinci olarak, muhalif belediyeler milliyetçi muhafazakar toplum mühendisliği mekanlarına karşı, özgürlükçü, eşitlikçi demokratik karşı-mekanlar inşa etmeliler. Kültür, sanat merkezleri, kütüphaneler ve bunların yanı sıra, yerelin müşterekleşebileceği kent bostanları, gıda kooperatifleri gibi örgütlenmeleri desteklemeli hatta yaratmalılar. Takas dükkanları ve etkinlikleri de tüketim ve tüketicilik üzerinden yükselen kente bir karşı duruş olacaktır. Kent Hakkı bağlamında, yerel halkı kentsel mekanın tasarımı, kullanımı, üretimi ve yeniden üretiminde özne yapmalılar. Stratejik planlamalar yaptım oldu değil, bizlerle ve bizim talep ve arzularımız doğrultusunda gerçekleştirilmeli. Belediye komisyonlarında, özellikle imar komisyonlarında, yerel halkın söz hakkı ve veto hakkı olmalı. Yerel yönetimlerin bütçeleri de katılımcı bir şekilde yapılmalı. Yerellerde müşterekleşerek ve buralardan inşa edeceğimiz özgürlükçü mekanlarda buluşarak demokrasinin her geçen gün kısılan sesine, dinci otokrasiye, tüketim, tüketicilik ve değişim değeri üzerinden yükselen gayri-insani kente karşı Kent Hakkı’nı talep edebiliriz.