Eren Köylü

İktisatçı Prof. Dr. Aziz Konukman ile ‘koronavirüs sonrası yeni dünya düzeni’ çerçevesinde küresel ekonomide ve bölgesel ekonomilerde yaşanacak değişimleri, Türkiye’nin bu kriz ortamında yapması gerekenleri konuştuk.

Kapitalizmin neoliberal yorumunun ciddi bir darbe yediğini söyleyen Konukman kapitalizmin eskisi gibi kamusal alanı daraltıcı politikaları sürdüremeyeceğini ifade etti. Konukman “Piyasaların tökezlemesi ve başarısızlıkları kamusal alanın korunması gerektiği, eğitim sağlık gibi alanlarda ticarileşmenin, metalaşmanın olmaması konusunda geniş bir uzlaşmayı yaratacak gibi görünüyor” dedi.

Türkiye’de siyasal iktidarın palyatif paketlerle sorunları gidermeye çalıştığını vurgulayan Konukman mutlaka bir ek bütçe çıkarılması gerektiğini söyledi. “Ek bütçenin çıkarılmaması durumunda öngörülmeyen hizmetlerin karşılanması sonucu ödenek üstü harcama yapılması kaçınılmaz hale gelecektir. Yani siyasal iktidar TBMM’nin yetki verdiği ödeneğin ötesinde harcama yapmış olacaktır” diyen Konukman ek bütçe teklifinin bir an evvel TBMM’ye gelmesi yönünde ısrarcı olunması gerektiğini ifade etti.

  • Korona salgını sonrası küresel ekonominin küçüleceği, küresel ticaretin sekteye uğrayacağı tartışılmaz bir geçek olarak önümüzde duruyor. IMF’nin, AB’nin ve Fed’in bu yönde birçok açıklaması oldu. 2008 krizinden daha büyük bir krizle karşı karşıya kalacağımız tartışılıyor. Siz küresel ekonomide ne gibi değişimler bekliyorsunuz? Küresel piyasa ekonomisinin sonu mu geliyor?

Bu salgınla birlikte sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, eski yapının; emek karşıtı bu politikanın sürdürülebilme şansı artık yok. Sağlıkta ticarileşme artık sürdürülemez. Eğitimde de benzer bir anlayışla karşı karşıya kalacağız. Bu anlayış sağlık ve eğitimin parasız olma düşüncesine çok yakın olacak. Dünya kapitalist sisteminden vazgeçilebilme şansı yok fakat artık şu görülecek ki sağlık piyasalara bırakılamıyor.  Tekrar eski politikayı sürdürmek yapılabilir olmaktan çıktı. Esnek çalışma biçimlerinin de giderek yaygınlaşacağı anlaşıldı. Esnek istihdam, çok itiraz edilen atipik istihdam biçimleri giderek yaygınlaşabilecek. Bu durumun işçi sınıfının haklarında geriye gideşe neden olma ihtimali yüksek. Çünkü kapitalist sistem esnek istihdam biçimine dönüşmeyi bu amaçla istiyordu. Yani ücretleri, sosyal hakları tırpalamak, sınıfın örgütlü gücünü dağıtmak. Bu istihdam biçimi bu olanakları yaratıyor. Eğer ciddi anlamda işçi sınıfı ve örgütlü temsilcileri sosyal hakları geriye götürücü durumları engelleyebilirlerse bu aynı zamanda fırsata da dönüşebilir.

OTORİTER YAPILAR GÜNDEME GELEBİLİR

Kapitalizmin nereye evrileceği ona karşı geliştirilecek mücadeleye bağlı. Eğer işçi sınıfı o mücadeleyi gerekli şekilde ortaya koyamazsa bu otoriter yapıları da gündeme getirebilir, daha faşizan yapılar da gündeme gelebilir. Bunun işaretleri koronavirüs salgınını fırsat bilerek sosyal medyaya çeki düzen verilmeye kalkılmasında ortaya çıktı. Demek ki sosyal medya muhalefet cephesi için çok iyi bir mücadele alanı olabileceği gibi otoriter bir gücün tahakküm alanına da dönüşebilir. Burada verilecek mücadele önemli. Sosyalizme açılma sınıfın duruşuna ve olanakları nasıl kullanacağına bağlı. Sanayi 4.0 da öyle. Sanayi 4.0 sosyalist bir toplum için müthiş olanaklar yaratan bir şey. Ama tam tersine sınıfın bütün kazanımlarını yok edici bir çerçevede de kullanılabilir. George Orwel’in 1984 kitabındaki gibi birçok teknolojik olanak devletin sizi gözetlemesinde de çok yardımcı olabilir.

KAPİTALİZM ESKİSİ GİBİ KAMUSAL ALANI DARALTICI POLİTİKALARI SÜRDÜREMEZ

Şu bir kesin ki kapitalizm eskisi gibi kamusal alanı daraltıcı politikaları sürdüremez. En azından toplumun nefes alabileceği yeni bir şans ortaya çıkacak. Çünkü kamusal alan daraltıldığında ciddi anlamda piyasacı ekonomi yaygınlaşır. Fakat gördük ki piyasaların tökezlemesi ve başarısızlıkları kamusal alanın korunması gerektiği, eğitim sağlık gibi alanlarda ticarileşmenin, metalaşmanın olmaması konusunda geniş bir uzlaşmayı yaratacak gibi görünüyor.

Kapitalizm sıkıştığında mutlaka devleti göreve çağırır. Ne zaman büyük bir kriz yaşasak -1930 krizi de dahil- hep bir Keynesyen arayış gündeme gelir. Zaten devletin sınıfsal olarak da var olma nedeni budur. Devlet gerektiğinde, piyasa tökezlediğinde sistemin tıkanıklıklarını aşmak için müdahale eder.

Sonuç olarak Keynesyen politikalar gündemde olacak ve denenecek. Kapitalizmin vahşi koşullardaki neoliberal yorumu ciddi darbe yedi; kapitalizmin onun üzerinden kendini yenileme şansı pek mümkün görünmüyor.

  • Krizin AB ekonomisine yansımaları nasıl olacak? AB’nin dağılması söz konusu olur mu?

Avrupa Birliği’nde dayanışma ruhu çok gelişkindi. Fakat ulusalcı refleksler bu dönemde çok fazla öne çıktı. Salgın döneminde İtalya için kimse yardıma koşmadı. O ruh kayboldu gitti. Brexit ile birlikte zaten bir çatlama söz konusuydu. Kriz anlarında herkes birbirinin gerçek yüzünü görmeye başlar ki bu dayanışmanın çok da sağlıklı temeller üzerinde oturmadığı bu dönemle birlikte anlaşıldı. Zaten piyasacı, yarışmacı, rekabetçi ortamlarda bu tür dayanışmalar sağlıklı bir şekilde oluşturulamaz. Ayrıca bu dönem devletlerin otoriter yüzünün görülmesini; sağ popülizm, faşizan hareketler, ırkçılık, yabancı düşmanlığı konusunda ikiyüzlülüklerin ortaya çıkmasını sağladı.

  • Çin’in dünya üzerindeki yeni küresel ekonomik güç olma yolunda kazandığı ivme artar mı? Ekonomik olarak yükselişi devam eden Çin’in ABD önünde bir ekonomik güç olma potansiyeli korona ile birlikte yükseliş gösterir mi?

Salgın Kapitalizmin, en azından bu rekabetin sorgulanmasını da beraberinde getirir. Çünkü adeta bir nüfus alanı kavgası var. Yani bir sosyalizme açılma şeklinde değil daha çok kapitalizmin rekabeti içinde iki ekonominin nüfus alanını genişletme çabaları var. Emperyal yapılanma devam ettiği sürece geniş halk yığınlarının önünü açacak bir durum değil bu. Oradan sadece kapitalizmin içindeki zaaflar ortaya çıkar, onun sergilenmesine yardımcı olur bu gelişmeler. Ama sağlıklı bir çıkış antikapitalist bir mücadeleden, bu sistemi sorgulamaktan geçiyor. Bu sistemin içerisindeki eşitsiz gelişmelerden hareketle daha hegemonik bir yere yükselme değil tam tersine bu sitemi sorgulamadan geçiyor.

Neoliberalizm ile otoriter yapı birlikte yükseliyor. Şili’de neoliberal ideoloji askeri bir diktatörlükle geldi. Ülkemize gelirsek 24 Ocak Kararları yetmedi 12 Eylül geldi. 24 Ocak Kararları’nın, serbest piyasa ekonomisinin uygulanmasının koşulu otoriter yapılardır. 83 sonrası ANAP’a baktığımızda Özal ciddi bir otoriter rejim kurdu. Daha sonra ‘yola devam’ denildi. Bu IMF’siz yola devam anlamına geliyordu, IMF’siz IMF politikalarına devam demekti.

Neoliberalizm her zaman bir otoriterliği içinde taşır. Ama neoliberal politikaların tasfiye edilmesi onu yaşatan otoriter yapıların daha da sertleşmesine neden olabilir. Alternatif geliştirilemezse bu otoriter devlet yapılarının açık faşizme dönüşme tehlikesi vardır.

  • Türkiye korona sonrası ekonomik krizden nasıl ve ne düzeyde etkilenecek? Türkiye’nin bu süreci en az maliyetle atlatması nasıl mümkün olabilir?

IMF ‘Türkiye ekonomisi yüzde 5 küçülecek’ öngörüsünde bulundu. Ama Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) raporuna göre virüs 6 ay sürerse ekonomik küçülme yüzde 20, bir yıl sürerse yüzde 38 olacak. Demek ki yüzde 5 değil de daha büyük bir küçülmede sistemin toparlanması çok zor. Ekonomi yönetimi hala bunun farkında değil. Türkiye ekonomisi hızla istihdamın ve talebin çöktüğü, işsizliğin arttığı bir döneme doğru sürükleniyor.

MUTLAKA BİR EK BÜTÇE ÇIKARILMASI GEREK

2020 bütçe büyüklüklerinin dayandığı 2020-2022 dönemini kapsayan Yeni Ekonomi Programı (YEP) şimdiden geçerliliğini yitirmiştir. Yeni ekonomik program dahilinde orta vadeli programın Eylülün ikinci haftasının sonuna doğru açıklanması gerekiyor. Siyasal iktidarın bunu erkene alıp bir yol haritasını kamuoyunun önüne koyması gündeme gelebilir. Palyatif paketlerle sorunlar giderilmeye çalışılıyor. Bunlarla ilgili mutlaka bir ek bütçe çıkarılması gerekir.

Ek bütçenin sunduğu olanaklar şöyle sıralanabilir:

⇒ Daha önceki ek bütçe kanunlarında görülen örneklerde (2003 ve 2004 ek bütçe kanunlarında ek ödeneği aşan miktarda ödenek iptaline gidilmiştir) olduğu gibi kamu özel ortaklığı isimli projelerin kriz kaynaklı düşük performanslar nedeniyle oluşabilecek garanti ödemeleri için ayrılmış ödenekler iptal edilebilir.

⇒ 2006 tarihli Tarım Kanunu’nun “Tarımsal destekler milli gelirin yüzde 1’inden az olamaz” hükmünün bütçe hükmüne dönüştürülmesi ve böylece yıllık ortalaması yüzde yarımı geçemeyen bu desteklerin yüzde 1’e taşınması sağlanabilir.

⇒ Büyük ölçüde sermaye kesimlerine tanınan vergi istisnası ve muafiyetler nedeniyle 2020 yılı için 195.6 milyar TL tutarında bir vergi kaybına yol açması öngörülen bu teşvikin çok küçük bir kısmını oluşturan emekçiye yönelik olan kısmı hariç tutularak salgın nedeniyle bu yıla mahsus olmak üzere geçersiz kılınabilir.

⇒ Yerel yönetimlerin dış borçlanmaları konusunda ihtiyaç duyacakları Hazine garantilerinin verilmesi, Kanal İstanbul gibi üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış projelere bütçeden kaynak sağlanmasının önüne geçilebilir (Hatırlanacaktır, gerekirse Kanal İstanbul projesinin bütçeden finanse edilebileceği ifade edilmişti).

⇒Yerel yönetimlerin temiz ve atık su başta olmak üzere yatırım ve hizmetlerinin aksamaması (Büyükşehirlerin en önemli yatırım kalemi temiz ve atık su alanındadır), belde sakinlerine indirimli veya ücretsiz su kullanımı olanağı sağlayabilmeleri için onlara merkezi bütçeden gerektiği kadar kaynak aktarılması sağlanabilir.

⇒Yaratılacak bütçe gelirinin vergi ayağı ağırlıklı olarak servet vergisine dayalı olmalıdır. Bunun için hedef grup olarak, özellikle son 20 yılda rant gelirleriyle palazlananlar belirlenmelidir. Servet vergisiyle birlikte, vergi tarifesinin üst gelir dilimindekilerin daha yüksek vergi vermesini sağlayacak bir tarife düzenlemesine de gidilebilir.

Ek bütçenin çıkarılmaması durumunda öngörülmeyen hizmetlerin karşılanması sonucu ödenek üstü harcama yapılması kaçınılmaz hale gelecektir. Yani siyasal iktidar TBMM’nin yetki verdiği ödeneğin ötesinde harcama yapmış olacaktır.

TBMM ise gerçek anlamda bütçe hakkına sahip çıkmak istiyorsa, ek bütçe teklifinin bir an evvel TBMM’ye gelmesi yönünde ısrarcı olmalıdır.