Oğuzhan Asiltürk’ün kongre çıkışının ardından Saadet Partisi’nden açıklama

Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk, partisine yönelik eleştirilerini sıraladığı sosyal medya paylaşımında, "İnşallah, önümüzdeki kongrede alacağımız kararlarla, Saadet Partimiz, kuruluşundaki değerleri...

Peker herkesin bildiklerini açıklıyor

Sedat Peker’in 7. videoda Uğur Mumcu, Kürt iş insanlarına ilişkin açıklamalarını eski Diyarbakır Baro Başkanı Avukat Cihan Aydın ile konuştuk. Aydın; “Peker’in söylediklerinin büyük bir kısmı bizler açısından biraz “malumun ilanı” babında şeyler. Herkesin bildiği bir sırrı açıkladı. O nedenle şaşırmadım, Diyarbakır’da şaşırana da henüz rastlamadım.”

Sedat Peker’in 7. videosunda ifade ettikleri sizi şaşırttı mı?

Türkiye’de siyaset “tarih tekerrürden ibarettir” sözünün vücut bulduğu bir alan. Dünyanın her hangi başka bir ülkesinde hukuksuzluğun, haksızlığın ve buna bağlı olarak siyasetin kendisini bu kadar tekrarladığı bir ülke olduğunu düşünmüyorum. 90’lı yıllarda devlet görevlileri tarafından işlenen ve AİHM kararıyla da tescillenmiş ve uluslararası literatürde “insanlığa karşı suçlar” şeklinde kategorize edilen köy yakma ve boşaltma ve buna balı olarak zorla yerinden edilme, gözaltında kayıp, yargısız infazlar gibi binlerce suça dair neredeyse tek bir ulusal mahkeme kararı bulamazsınız.

Türkiye yargısı için, bir suç ile devletin bağlantısı varsa o alan dokunulmaz bir alandır. Devletin güvenliği söz konusuysa, yurttaşların hakları gereksiz bir teferruattır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve sonrasında onun ardılı olan mahkemelerin temel amacı zaten isminden de anlaşılacağı üzere devletin güvenliğini sağlamaktı. Bunu yaparken de daha fazla demokratikleşme yerine, daha fazla otoriterleşmeyi tercih ettiler.

Yurttaş hakkı, üzerinde her zaman tasarruf edilebilir ve dara düşüldüğünde ilk feragat edilebilir bir alan olarak duruyor devletin önünde. Pandemi de bile devletten değil, yurttaştan dişini sıkması ilk tedbir olarak önümüze koyuluyor.

DİYARBAKIR’DA KİMSE ŞAŞIRMADI

O zaman çok şaşırmış değilsiniz…

Kürt coğrafyasında mikrofonu kime uzatsanız, ya da bir kahvehanedeki sohbete kulak kabartsanız,  Sedat Peker’in söylediklerinin benzerini, hatta daha da detaylı bir tespitleri duyabilirsiniz. Bu suçlar işlendiğinde görevde olan ve halkın büyük bir kısmının isimlerini çoktan unuttuğu başbakanları, içişleri bakanlarını, OHAL valilerini, genelkurmay başkanlarını size tek tek sayarlar. Çünkü hakikat ve yüzleşme sağlanmadan aradan yıllar da geçse yaralar kabuk bağlamıyor.   Peker’in söylediklerinin büyük bir kısmı bizler açısından biraz “malumun ilanı” babında şeyler. Herkesin bildiği bir sırrı açıkladı. O nedenle şaşırmadım, Diyarbakır’da şaşırana da henüz rastlamadım.

HESAPLAŞMA DEĞİL RANT KAVGASI  

Bu tartışmalar, bana 1990’larda Güneydoğu’da yaşanan faili meçhulleri, uzun süren davaları akla getirdi. O konularla ilgili açıklama da yapabilir mi Sedat Peker?

Devlet içinde hukuk dışına çıkan güçlerin birbiriyle çok sıkı ilişkileri var. Zaten devletten tolerans görmeyen bu tür yapılanmaların, kendine alan bulması mümkün değil. Devlet bazen teşvik ederek, bazen görmezden gelerek ya da koruyarak bu tür suç örgütlerine geniş bir manevra alanı sağlamadan, bu tür yapılanmalar bu kadar palazlanamaz. Peker’in kasasında geçmişte işlenen ağır suçlara dair ne kadar belge var ya da hafızasında ne kadar bilgi var bilmiyoruz.

Ama Peker’in derdi devlet ile değil, devlet içinde kendisini harcadığını ve pastadan pay almasını engelleyen bürokratlarla. Söyledikleri oldukça önemli olmakla birlikte nihayetinde amaç demokratikleşme ve hesaplaşma girişimi değil, bir rant kavgasıdır.

Nereye kadar gider?

Yoksa her defasında milliyetçilik ve Turancılık vurgusu yapan ve radikal milliyetçilikten beslenen bir figürün, devleti zan altında bırakacak kadar ileri gideceğini düşünmüyorum. Onun derdi, yaşadığımız trajedi ya da devletin hukuk dışına çıkması değil, bu mekanizmadan dışlanmak kendi payına düşeni alamamak. Bu nedenle bir bütün olarak devleti töhmet altında bırakacak meselelere gireceğini düşünmüyorum.

Bir de şunu hatırda tutmakta yarar var; Peker’in özellikle Kürt İş İnsanlarına yönelik cinayetler AKP iktidarından önce meydana gelen olaylar. AKP dönemine dair “şimdilik” söyledikleri bir devlet politikasından ziyade, AKP’yle iş tutan ve AKP içinde kavgaya tutuştuğu birkaç kişiyle sınırlı. Israrlı bir şekilde Cumhurbaşkanının bu kişiler tarafından kuşatıldığı vurgusu da dikkat çekici. Ama bu kirli ilişkiler ağının muhtemel kurbanlarının da söyleyecekleri olabilir. Eski libas gibi dikiş tutmayabilir.

Bu videolarda merkezde duran eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar için yeniden yargılama yolu açılabilir mi?

Türkiye’nin yakın tarihi şunu göstermiştir: devletin izni olmadan 90’lı yıllarda işlenen ağır suçlar konusunda bir arpa boyu yol almak mümkün değil. Hele günümüz Türkiye yargısının içine düştüğü durumu dikkate aldığımızda Mehmet Ağar’ın tekrar yargı önüne çıkarılmasını beklemek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur. Bir bekçi hakkında bile soruşturma açmaya çekinen, güvenlik bürokrasisinin kalın bir cezasızlık zırhıyla korunduğuna dair onlarca örnek varken iktidarla kader ortaklığı yapan Ağar’ın yargı önüne çıkarılması pek olası gözükmüyor.

Ortaya çıkan bütün bu iddialar karşısında hukuk sisteminin çaresizliğini nasıl yorumluyorsunuz?

Bir iktidar yargıyı ele geçirmek ve etkisiz hale getirmek istiyorsa, bilin ki hukuk dışına çıkmıştır ya da çıkmaya niyetlidir. Böylece işlediği veya işleyeceği suçların karanlıkta kalmasını, kendisine karşı işlenen “suçların” ise hızla ve en ağır şekilde cezalandırılmasını ve kendi iktidarının tahkimi için bir dayanak noktası oluşturmayı planlamaktadır. 2010 Anayasa referandumu ile HSYK Kanununda yapılan değişiklik ile Gülenciler yargıyı ele geçirme konusunda önemli bir mevzi kazandılar. Ancak 15 Temmuz’dan sonra bu mevzileri darmadağın edildi. İktidar, OHAL ilanın da verdiği fırsatçılık  ve kolaylıkla yargıyı yeniden dizayn fırsatını büyük bir keyifle değerlendirdi.

KADROLAŞMA ÇÖKÜŞÜ BERABERİND GETİRDİ

Nasıl?

İki yıl boyunca hakimlik ve savcılık sınavında 70 puan alma şartı kaldırıldı. Sınavda derece yapan adaylar mülakata elendi. Bu süre zarfında 5000’e yakın hakim savcı mesleğe kabul edildi. Darbe süreci sonrasında mesleğe kabul edilen yargı mensupları için yegane kriter, ideolojik referanslardı. Yargıdaki bu kadrolaşma sistemin çöküşünü de beraberinde getirdi. Türkiye yargı sistemi tarihi bir çöküş yaşıyor. Türkiye’de muhalifler yargının iktidarın talimatıyla hareket ettiği yönünde çok yaygın bir söylem var. Kritik davalar ve istisnalar dışında ben bu teze inanmıyorum. İlk başlarda birkaç davada hükümeti rahatsız eden kararlar veren mahkeme heyetleri değiştirildi, kişiye ve davalara özel mahkemeler kuruldu.

Dolaysıyla hala hukuka ve hukuk devletine inanan hakimler ve savcılar, iktidara rahatsızlık vermeleri halinde başlarına geleceklerini öğrenmiş oldu. Artık birilerinin talimat vermesine gerek kalmadı, yargı kendi otokontollü dünyasını oluşturdu. Karar vermeden önce Ankara ile empati yapan ve ona göre karar veren bir edilgen yargı sistemi oluşturdular. Artık neyin suç olup olmadığına yargı değil siyaset karar veriyor.

Biraz tanıdık geliyor…

Bu sistemin izlerini 1930’lu yıllarda Alman hukuk sisteminin tahlilini yapan Ernest Fraenkel İkili Devlet eserinin temel konusu olan norm devleti ve önlem devleti kavramlarında bulmak mümkün. Fraenkel’e göre; bir eylemin siyasi veya gayri siyasi olarak tasnif edilmesi, onun hakkında hukuk normlarına göre mi, siyasi makamların keyfi iradesine göre mi hüküm verileceğini belirler. Siyasi olan, siyasi makamların siyasi olduğunu söyledikleri şeydir. Bir mesele iktidar tarafından siyasi olarak belirlenmişse o artık önlem devletinin görev alanına girmektedir,   önlem devletinin temel hedefi mevcut düzenin inşası, idaresi ve devamlılığıdır. Bu hedef için hangi fiil ve davranışların tehdit oluşturduğu ve hangi yöntemle bastırılması gerektiğine norm devleti değil, önlem devleti karar verir.

Yargı ve iktidar arasındaki bu simbiyotik ilişkiden hukuk devletine doğru yol almak, hele adalete ulaşmak pek mümkün değil. İktidar bu açıklamalardan rahatsızlığını açıkça dile getirmediği ve yargıyı göreve çağırmadığı sürece, onlar da milyonlarca yurttaş gibi izlemeye devam edecekler.  Şunu da eklemek lazım; anlatılanlar doğruysa bu işin üstesinden bu yargı sisteminin çıkma ihtimali yok. Meselenin bir kısmı şüphesiz yargının görev alanıyla ilgili ama asıl görev mücadele etmesi gereken siyasettir.

BİRKAÇ KURBAN VERİLEBİLİR?

Bütün bu açıklamalar siyaseti asıl etkiler?

Türkiye’de siyasetten bahsederken karşımızda yekpare bir blok yok. Menfaatler çoğunlukla kesişse de zaman zaman çatıştığına da tanıklık ediyoruz. Geçmiş deneyimlerden hareketle sonucu belirleyen iki temel nokta olduğunu düşünüyorum. İlki, bu hukuk dışı işlerin yayılma alanıdır. Bir bütün olarak iktidara da bulaşmışsa buradan pozitif bir sonuç çıkma ihtimali yok. Yayılma alanı gözden çıkarılacak kişiler ile sınırlıysa zevahiri kurtarmak için birkaç kurban verilebilir.

Ama bu bir yüzleşme ve hakikat çabası değil, palyatif bir siyasi arınma hamlesi olmakla sınırlı kalacaktır. İkincisiyse yargının bu konuda sergileyeceği tutumdur. Yargı sisteminin içinde bulunduğu durumu biraz önce özetlemeye çalıştım. Bu edilgen ve bağımlı yargı sisteminden beklentin var diye sorarsanız, elbette hayır. Nitekim Peker’in açıklamalarının üzerinden uzun bir süre geçti ve bu konuda yargıdan tek bir girişim yok. Zaten İçişleri Bakanı da bundan emin olduğu için yargıyı hakkındaki iddiaları soruşturmak için göreve çağırıyor. Yargının bu konudaki çaresizliğini en iyi bilen o.  Sanırım yargı Soylu’nun çağrısının blöf mü yoksa gerçek mi olduğunu düşünmekle meşgul.

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu güne kadar sessizliği de oldukça dikkat çekici.

Sizce neden sessiz?

Erdoğan, hasar tespiti için bir ön yoklama yapmakla meşgul olabilir. Bu hasar tespitinden iç içe geçmiş ilişkilerden nedeniyle kesin bir sonuca ulaşmanın zor olduğunun ve muhtemel hamlelerinin domino etkisi yapacağının da farkında. Son tahlilde bu süreci en az hasarla atlatmanın hesaplarını yapacaktır. Yıllardır konuşulan ancak bir türlü gerçekleştirilmeyen kabine revizyonu için bir fırsat olarak da değerlendirebilir. Bütün sorumluluğu muhteşem bir kamuflaj olan ve eskisi kadar olmasa da halen gözleri kamaştırıp körlük etkisi yaratan “dış güçlere” faturayı kesip ıslık çalmaya devam da edebilir. Velhasıl bütün kartlar masada.

Murat Aksoy
Kabataş Erkek Lisesi'nde, Erciyes Üniversitesi İİBF İşletme okudu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. 1996’da Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin Yorum sayfalarında başlayan yazı serüveni, 2005’te Yeni Hukuk Dergisi’nde Yayın Koordinatörü olarak devam etti. Daha sonra Yeni Şafak’ta editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. T24, Millet, Yeni Arayış’ta yazdı. Türkiye’nin pek çok kanalında siyasi yorumlarda bulundu. TV Net ve Halk TV’de program yaptı. Yayınlanmış dört kitabı (Başörtüsü-Türban, Sosyal Demokrat Parti Krizi/Sol Arayışlar, Küresel Kapitalizmin Krizi (Osman Ulagay ile) ve Silivri’den Özgürlüğe) bulunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

13,554BeğenenlerBeğen
209TakipçilerTakip Et
30,665TakipçilerTakip Et
9,464AbonelerAbone

GÜNDEM

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da