‘Pazar röportajı’nda bu haftaki konuğumuz Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül. Erdem Gül ile devam eden dava süreçlerini ve güncel Türkiye siyasetini konuştuk.

Dava nasıl başladı, bu sürece nasıl gelindi?

Kısaca hikayesini anlatayım. 2015’in Mayıs ayında bizim manşetten Can Dündar imzasıyla Adana’da durdurulan MİT tırları içinde silahlar olduğuna dair bir haber yayınlandı. Bu haber yayınlanır yayınlanmaz ertesi günü Cumhurbaşkanı çıkıp dedi ki “Ben bunu onların yanına bırakmam”. Hikaye böyle başlıyor. 

11-12 haziranda da benim haberim var. Benim haberimde de Jandarma Kriminal Daire Başkanlığının MİT tırlarında bulunan silahlara ilişkin raporu. Raporda da diyor ki; bu mühimmat ve silahlar insanlar için yakıcı ve öldürücüdür. Olayın siyasi kısmı Cumhurbaşkanı’nın ben bunu onların yanına bırakmam dediği kısım. Sonra İstanbul Başsavcılığı da Can’ın haberinin ardından soruşturma başlattık diye açıklama yaptı ama arkasından 7 Haziran seçimleri yapıldı.

Biz bir başka iklime girmiştik 7 haziran seçimleriyle. AKP 13 yıllık tek başına iktidar olma sayısını yitirmişti. Esas olarak toplumda farklı seslerin ilk kez kendilerini daha rahat ifade edebilecekleri bir iklim doğmuştu.bu iklim Suruç Katliamı ile bozuldu. Sonra da zaten halen içinden geçmekte olduğumuz dönemde zaten Türkiye katliam korkusuyla yaşayan bir ülkeye dönüştü. Gar Faciası, Merasim Sokak, Kızılay, Sultanahmet, Taksim…

Haberlerle aslında bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta yasadışı silahlardı. O haberlerle doğru olanı yapmışız çünkü şimdi insanlar Türkiye katliamlar ortasında yaşamaya çalışan bir ülke haline geldi diyorlar.

5 ay geçtikten sonra 1 Kasım’da bir sürü insan hayal kırıklığına uğradı. 1 Kasım, AKP’nin yeniden iktidar mührünü ele geçirmesiydi. 26 kasımda da zaten biz ifadeye çağrıldık. Abartılı suçlamalarla tutuklandık ve Silivri Cezaevi’ne konulduk. Kısaca hikayesi budur.

Bu dava aslında siyasal konjonktüre denk gelen bir şey. Dolayısıyla 7 Haziran’dan sonraki süreç devam etseydi böyle bir tablo ortaya çıkmayacaktı diyebilir miyiz?

Öyle görünüyor. Savcı casusluk dese de, silahlı terör örgütüyle işbirliği dese de, hükümeti cebir ve şiddetle devirmeye teşebbüs dese de ortada delil olarak koyduğu şey; haber. Haber olunca bizim bağlı olduğumuz basın yasasına göre biz de yayınlanmış haber nedeniyle dava açma süresi 4 ay. 4 aylık sürede dava açmak zorundasın. Yani iddianamesini hazırlamak zorundasın. Bizim bırakın davayı, tutuklandığımız tarih 6. ay, davanın açıldığı tarih ise 8. ay. 

Savcı 4 aylık süreyi de kaçırmış, kaçırdığı için de bu haberler dışında iddianemeye Can’ın 52 köşe yazısını almış. Bununla da davayı kaçırma süresini saklamak istiyor. Ve devam eden bir suç var demek istiyor. Ama asıl özü herkesin de bildiği gibi MİT tırları davasıdır bu. Savcı işini de yapamamış yani.

Davayı 7 Haziran – 1 Kasım arası açmadılar çünkü iktidar olarak kendilerini bu kadar güçlü görmediler. Ama 1 Kasım sonrası Türkiye’yi tekrar ele geçirdiler ve asacağız keseceğiz demeyi sürdürdüler.

Yıllardır gazetecilik yapıyorsunuz, içinden geçtiğimiz bu dönem kadar baskıcı bir dönem hatırlıyor musunuz?

Sadece AKP dönemini bilen genç kuşaklar var. Ben 1985’te Ankara’da üniversiteye başladım. Sivil ANAP yönetimine geçilmişti o dönem ama adı sivildi. Askeri yasaların verdiği anti demokratik iklim devam ediyordu ve biz de o arada demokratik hak arayışlarını sürdürmeye devam ediyorduk.
90’larda da bir çok hukuksuzluklar yaşadık. Kürt meselesi vardı ve insan haklarının en çok ayaklar altına alındığı dönemlerden biriydi. Eğer benzetmem gerekirse bugün içinden geçtiğimiz dönemi 12 Eylül dönemine benzetiyorum.

İktidarı yitirme korkusundan dolayı mı bu kadar saldırganlaştı peki iktidar?

AKP’nin kökeni milli görüştür, Refah Partisi’dir. Ben gazetecilik pratiğimi de ağırlıkla bunlar üzerinde yaptım, her düzeyde de izledim. Kişisel hayatımda da üniversiteye geldiğimde 12 Eylül sonrası toplum yavaş yavaş rahatlamaya, özgürlükleri genişletmeye  başladığında İslamcılar vardı, bunu gözlemledim. O zaman İslamcılar daha çok okurdu. Sonraki dönemde 28 Şubat yaşandı ve bugünlere geldik. O dönemde siyasal islam dediğimiz kesim ‘mağduriyet’ yaşadı. Şimdi AKP, geçmişte kendilerine yapıldığı için şikayet ettikleri anti demokratik uygulamaların tamamını kendileri gibi düşünmeyen herkese misliyle yapıyor. Ama burada önemli nokta; kendilerine yapılmayanı da misliyle, fazlasıyla ‘karşı taraf’a yapıyorlar. Bu da bence siyasal islamın kendi tarihleri içinde hazin bir sonudur. Yarın herkes bu yaptıkları için hesaba çekilecek. İslamcı siyaseti getirdikleri nokta kendileri açısından utanç vericidir. 

Şimdi geldiğimiz noktada yeni bir tipoloji yarattılar. Saldırgan, baskıcı, tetikçi bir kitle yarattılar. Geldikleri bu
nokta hazindir.

İktidarı devretmekten neden bu kadar korkuyorlar?

7 Haziran’da koalisyon kurmak istemediler. Benim gazeteci olarak gözlemim budur. Çatışma ortamını da zorlayarak 7 Haziran’da kaybettikleri oyları geri aldılar. Aslında Türkiye’de İslamcı siyaset muhalefet hareketi olarak daha özgürlükçü olma şansı varken
13 yıllık süreç AKP’yi ölümüne iktidar yaptı. İktidar dışındaki hiçbir şey kafalarında yok. Saedece iktidara göre şekillenmiş ve iktidarla nefes alıp veren bir mekanizmaya dönüşmüş durumdalar. O nedenle de kimseyle ortaklık kurmuyorlar. Kendi iktidarları içinde kimi zaman liberallerle kimi zaman MHP ile konjonktürel olarak ortaklık kuruyor gibi gözüküyorlar ama iktidar aygıtını kimseyle paylaşmaya tahammülleri yok. 

Bütün yöntemleri baskıcı, elindeki tek şey ‘seçim’. Israrla bunu vurguluyor. Ama  bunu da sağlamak için de bütün baskı aygıtlarını kullanıyor. İktidara aşkla bağlılar. Bu kadar aşkla bağlı olunca da geriye doğru okuyan yazan bir kadronuz da olmaz. Zaten kendi içinde kadrolarını da dışlayarak gidiyorlar.  Bülent Arınç, Abdullah Gül bile artık içlerinde yok.

Kendilerine benzeyen yeni bir insan tipi yarattılar. Ben AKP’ye oy veren seçmenin de AKP’nin bu çatışmacı politikalarından memnun olduğunu düşünmüyorum. Ben her şeye rağmen Türkiye’nin birikiminden çok umutluyum ve umutsuz olunmaması gerektiğini düşünüyorum.