Sosyal demokrasi, insanların ilgilerine yönelik hizmet etmenin yolu olarak piyasa kurallarını anlama ve yeniden dağıtım ile sınırlandırılmaktadır. Ancak şimdi mütekabiliyet ilkesini daha iyi anlamanın tam zamanı. 

Sosyal demokrasi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ileri düzeyde bir refah ülkesi yaratan toplumsal değişim sürecinde belirleyici bir faktördü. Ancak, sosyal demokrasinin gelecekte de benzer öneme sahip olacağı net değildir. 

1980’lerin sonlarında, sosyal bilimlerin komüniter ve eleştirel geleneğinden gelen bilim insanları, evrensel refah devleti kurma sürecinde sosyal demokrasinin öncü güç olduğu İskandinav ülkelerinde bile sürdürülebilir bir toplumda çok büyük öneme sahip olan sivil toplumun ve mütekabiliyetin rolü için bir vizyon ortaya çıkarmada sosyal demokrasinin tamamen başarısız olduğunu gözlemlediler. 

Bilim adamları, sosyal demokrasiyi benimseyen siyasi partilerin geçmişteki zaferlere takılı kaldıklarını ve gelecek için net bir vizyon geliştiremediklerini öne sürdüler. Bir diğer temel sorun da, evrensel refah devletleri kurmada çok büyük bir öneme sahip olan sosyal demokrat partilerin toplumsal hareketlerle şimdiye kadar aktif bir şekilde bağlantı kuramamaları, onların farkında olmamaları ve onlarla işbirliği yapmamalarıdır. Avrupa vatandaşlarının ve siyasi gündemi belirleyenlerin bir kısmı ulusalcılık ve yabancı düşmanlığında en sağda yer alırken, dayanışma, çoğulluk ve işbirlikçilik ilkelerine dayanan politikalar ve örgütlenmeler yaratmayla aktif bir şekilde ilgilenen yeni toplumsal hareketlerde artış da gözlemlemekteyiz. 

Yeni işbirlikçi ruhun, sosyal demokrasinin ilkelerinin bazılarını yeniden canlandırma hedefinde olduğu güneyde İspanya’dan, yeni bir siyasi hareketin, halk gündemini oluşturmada ve politika geliştirmede daha çok iletişim ve müzakere içeren bir modeli denediği kuzeyde Danimaka’ya kadar durum budur. 

Sosyal demokrasi ve sanayi toplumunda temeli atılan eski siyasi hareketle bağlantılı olan farklı sosyal demokrat partiler, bu yeni beraberlik faaliyetlerinin kaidelerini benimsemedikleri ve aktif bir şekilde tanımadıkları sürece sosyal demokrasi, toplumsal adalet için gerçekleştirilen bir faaliyetin öncüsü olamayacaktır. 

Böyle bir tanınma politikası için çıkış noktası, zaten 19. yüzyılın ortalarına kadar ortaya çıkmış olan ve o zamandan bu yana ‘Sol’u etkisi altına almış olan ‘ideolojik’ bölünmeyi birleştirmek olabilir. Yani bölünme dediğimiz şey, bir yanda kitle örgütlerinin tekrar dağıtılan güçleri ve partilerde temsili, diğer yanda da toplumsal ve ekonomik adalet savaşında temel unsurlar olan sivil toplumun müşterek güçleri, müzakere ve doğrudan demokrasi arasındadır. 

Sosyal demokrasinin kökleri tarihte çok eskilere dayansa da, ancak 19. yüzyılda güçlü bir sosyo-ekonomik  ve politik etki yaratmıştır. O zamanlarda sosyal demokrasi, Proudhon, Marx ve Bakunin gibi farklı düşünürlerden ilham alan çeşitli sosyalist, komünist, sendikacı ve anarşist gruplar tarafından geliştirilen devrimsel fikirlere ve arzulara yenilikçi bir alternatifi temsil etmiştir. Bu yüzden, başlangıçtaki enternasyonel sosyalist hareket, sosyal mutabakatı yeniden düzenlemeye ve çağdaş toplumun yönünü belirlemeye kararlı olan aktivistler ve sosyal faaliyetler için bir savaş alanıydı. Aynı şekilde, aktivist ve yeni toplumsal hareketler bugün pratikleri, daha işbirliği temelli ve sürdürülebilir bir ekonomik ve toplumsal yaklaşım ile açıkça tanımlama girişimi içerisindeler. 

Yeni bir işbirliği ruhu 

Kendi araştırmalarım sonucunda, birlikte çalışmanın ve ağ odaklı girişimci ruhun, ihmal edilen ve çağdaş siyasetin çok dar çapta büyümesiyle geride kalan kırsal kesimleri nasıl harekete geçirebildiğini gözlemledim. Bu, geçen yıl tek başıma Hindistan’da Maharastra’nın bir şehri olan Osmanabad’a, İspanya’da Andalucia’ya ve Danimarka’nın kuzeyine yaptığım ziyaretler sonucunda ortaya çıktı. 

Sosyal demokrasinin geleceğinden bahsederken kaynaklar ve bunların dağıtımı sorunu, yenileme ya da çoğulcu bir toplumun birkaç ayağından sadece birini oluşturan geleneksel pazar ekonomisini iyileştirme ile sınırlandırılamaz. Olası yapılacaklar ve alternatifler, klasik ve neo-klasik liberal demokrasi ve ekonomi yaklaşımlarıyla sınırlandırılırsa, sadece sosyal demokrasi değil; insanlık da böylesine derin bir sıkıntı ile karşı karşıya kalır. 

Karmaşanın, çeşitliliğin ve epistemolojik duyarlılığın tanınması temelinde bir hedef, yaygın kapitalist piyasa ekonomisine farklı iktisadi cevaplar arar. Daha detaylı açıklamak gerekirse, bu tarz bir siyasi yönelim “modern ekonomik düzenin devasa sistemi”ne alternatifler arar ve destek verir. Alman sosyolog Max Weber’in (1864-1920) 1904’te tasavvur ettiği gibi, aksi taktirde ”fosilleşmiş kömürün son tonu yanana kadar” bu siyasi yönelim, vatandaşlarının sadakatine yön verir. 

Finlandiyalı filozof Georg Henrik von Wright’ın iddia ettiği gibi, tarihsel açıdan sosyal demokrasi, kardeşlikten çok özgürlük ve eşitliğin gerçekleştirilmesiyle ilgiliydi. Kitle örgütlerine adanmıştı ve piyasayı ve finansal kuruluşları düzene sokmada ve iş piyasasında, sosyal hizmetlerde, kamu yönetiminde ve planlamada uzlaşmalar sağlamada çekirdek bir mekanizma görevi görüp, profesyonel kurumların, partinin ve sendikanın gücünü kullanarak çok büyük bir başarı elde etti. Ancak bu eski ‘normaller’ içerisinde kalmaya devam ederse, sosyal demokrasinin geleceğine açılan kapı kilitli olarak kalacaktır. Amerikalı bilgin Neil Gilbert’in belirttiği gibi, yeniden dağıtıma dayalı evrensel refah devleti fikrinin 1970’lerin başlarında tavan yaptığı sosyal demokrasinin altın çağlarından bu yana, yavaş ama istikrarlı bir “kamu politikası teslimiyeti” söz konusu olmuştur. 

Bu, sosyal demokrat partilerin vizyon, heves ve dayanışma ile ele alamadıkları sosyal koruma için oluşturulan kurumsal bir çerçevede temel bir değişimi temsil eder. Daha önceleri evrensel bir yaklaşımla şekillendirilen ve emeği piyasanın sağlıksız ortamına karşı korumak üzere tasarlanan politikalar, devam etmekte olan bir değişim sürecindedir. Bunun amacı, evrensellik odaklı refah devletini pazar odaklı ve bireysel bir yaklaşımla rekabet devletiyle değiştirmektir. 

Sosyal demokrasinin ilkeleri 


Bazı siyasi partilerle bağlantılı olan sosyal bir hareket olarak sosyal demokrasi bir dayanışma gücü olarak kalamayacağı halde, çağdaş toplumların örgütlenmesi için oluşturan ilkeler olarak sosyal demokrasi her zamanki kadar gereklidir ve bu yüzden ilkeler, aktivistler ve yeni sosyal akımlar tarafından oluşturulabilirler ve oluşturulmalıdırlar. 

Ayrıca belirtmek isterim ki, toplumsal bir hareket olarak sosyal demokrasinin rolünü tanımlarken, onun için olası bir gelecek olarak bu, mütekabiliyet/kardeşlik ve yeniden dağıtım/eşitlik mekanizması arasındaki yeni ve dinamik bir mütabakat ile yapılmalıdır. Sosyal demokrasi, çoğulculuk ve sosyal adalet ilkelerini gerçekleştirmeyi hedefleyen kucaklayıcı bir refah devleti için savaşma yükümlülüğünü asla unutmamalıdır. Ancak çağdaş toplumlarda bu, eski kitle odaklı kamu refah devletinden kurumsal-mütekabil refah devleti olarak adlandırabileceğimiz bir duruma geçişi yönlendirerek daha iyi bir şekilde gerçekleşir. 

Bu tarz bir refah devletinde, sivil toplumun ekonomik ve politik potansiyeline vurgu çok daha fazladır. Sosyal ve dayanışma ekonomisi ile ilgili yazılanlardan biliyoruz ki ekonomik bütünlüğün genellikle “pazar ekonomisi” teriminden anlaşılandan çok daha farklılaşmış bir kavrayışı gereklidir. Dayanışma ekonomisinde çoğulcu bir toplum, ne geri çevrilebilecek ne de basitleştirilebilecek üç ekonomik ilkenin tam olarak tanınmasını temel alır. İlk ilke piyasadır ve sosyal bir girişimde bir araya gelen ister hissedarların isterse paydaşların çıkarları doğrultusunda olsun, piyasa aracılığıyla gerçekleşen ekonomik bütünlük genellikle bir girişimci tarafından düzenlenir. İkinci ilke yeniden dağıtma, yani kaynakları ve aynı zamanda büyümenin negatif sonuçlarını sosyal gruplar arasında paylaştırma gücüdür. İkinci Dünya Savaşı’ndan on yıllar sonra uygulanmaya konduğu haliyle refah devleti, ötekileştirilme potansiyeline sahip vatandaşlar lehine tekrar dağıtılan gücün tipik bir örneğidir. Üçüncü ilke mütekabiliyettir. Fakat sorun şudur ki bu ilke sadece kurumsal güç açısından en zayıf olanı değil; aynı zamanda ekonomik ve toplumsal entegrasyonun bu üç ilkesinin en tartışmaya açık olanıdır.  Von Wright’in ortaya attığı gibi, bu üçüncü ilkenin, kardeşlik ilkesinin potansiyelini acilen daha iyi kavramamız gerekir. 

Kurumsal-mütekabil bir refah devleti 

Kurumsal-mütekabil bir refah devleti modeli, ne gerçek bir refah devleti tasviri ne de ‘Sol’un iyi bir şekilde tanımladığı siyasi bir proje olan bir yapılanmadır. Çok daha kapsamlı bir şekilde tanımlanması ve gerçekleştirilmesi gerekir. Ancak, olabilirliğinin bazı göstergeleri olduğu için bir ütopya da değildir. İlk strateji, hali hazırda uygulandığı bir sivil toplumun kapasitesini öğrenmek ve benimsemektir. Geçenlerde Danimarka’nın kuzeyinde bir kırsalda yaşayan bir topluluğu ziyaret ettim. Yaşlı postacı köyde 38 farklı şirketin olduğu zamanları hatırlıyor. Şimdi sadece bir tane var ve o da tekrar açılan karma bir sosyal girişim. Gönüllüler, aynı zamanda toplantılar ve yerel festivaller için sosyal bir ortam yaratacak yerel bir manav dükkanı açmak için profesyonel bir tüccarla birlikte çalışıyorlar. Bu küçük girişim yerel ruhu umutsuzluktan amaç ve topluluk anlayışına dönüştürmede hayati öneme sahip olmuştur. 

Genellikle sosyal demokrasi ile bağdaştırdığımız siyasi partiler, bu yeni girişimcilik ve kolektivizm ruhuyla aktif bir şekilde ilgili olamayabilirler ama o zaman da diğer partiler ve siyasi özneler ilgili olacaklardır. Sosyal demokrasinin ilkelerini belirli mevcut siyasi partilerle sınırlandırmaktansa, sosyal demokrasi arenasındaki siyasi hayvanların, Thatcherism ile başlayıp ekonomik krizin ardından hız kazanan sosyal sorumluluğun özelleştirilmesi ve piyasalaştırılmasına karşı savaşmasını çok daha fazla önemsiyoruz. 

Sosyal demokrasi sonuç olarak kendini şüphecilikten ve insanların öz örgütlenmesine karşı düşmanlıktan kurtarmalıdır. Bu şüphecilik, kökleri 19. yüzyıldaki Birinci Enternasyonal’e dayanan tarihsel bir mirasın parçasıdır. Bir geçim kaynağı ve toplumsal adaleti sağlama yolu olan kooperatifler kuşağına karşı sosyal demokrat şüphecilik olarak dile getirilmiştir ve bugün de sivil toplumun sınırlı bir kesiminde bulunmaktadır.  

Mütekabiliyet, kardeşlik ve karşılıklılık en önemli ekonomik ve siyasi ilkeler olduğu halde, bugüne kadar siyasi bir hareket olarak sosyal demokrasi, kendini alışılagelmiş piyasadaki özel girişimlere dayalı olanlar dışındaki diğer girişimci aktivitelerin vizyonunu üretmekten alıkoymuştur. Eğer “kamu politikasının sessiz teslimiyeti” durdurulacaksa, İspanyol sosyolog Manuel Castells’in değindiği gibi, ‘devlet’ ile yeni ‘alternatif iktisadi kütürler’ arasında bir ortaklık gereklidir. 

Her iki şekilde de, dünya çapında ortaya çıkmakta olan ve sosyal demokrasinin geleceğini tanımlayan öncü güç olacak olan bu yeni hareketi ve sosyal girişim ruhunu daha iyi anlayan taraf sol olacaktır. Sonuç olarak, sosyal demokrasinin başarısı bilginin ölçütlerini detaylandırabilme yeteneğine bağlıdır. Bunlar geçerli tecrübeleri ve geçerli bilgileri içeren ölçütlerdir. Şimdiye kadar bir siyasi parti olarak sosyal demokrasiye yön veren ‘bilginin ölçütleri’, sadece piyasanın prensiplerini ve insanların çıkarlarına hizmet etme yolu olarak yeniden dağıtımın ilkelerini anlama ile sınırlanmıştır. Şimdi bu ilgiyi, mütekabiliyet ilkesini daha iyi kavrama yönünde genişletme zamanıdır.

Bu makale orijinalinden Türkçe’ye Gülşen Altun tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.