Muhafazakarların 2017 Manifestosu “Britanya’nın her zamankinden daha çok, açık bir plana ihtiyacı var” ifadesiyle başlıyor. Durum tespiti babında, Abby Innes manifestonun politik ekonomisi hakkındaki kısa makale dizisinin ilk makalesini kaleme aldı. Burada partinin devlete ilişkin stratejisinin gerçeklikle kıyaslanmasını ele alıyor.

“Güçlü ve stratejik, çevik ve insanların ihtiyaçlarına yanıt veren bir devlete ihtiyacımız var.” (s. 8)

Muhafazakarların 2017 Manifestosu devleti ve piyasayı övüyor. Ancak siyasal bir manifestodaki coşku düzeyine göre dahi bu metin bir arketipler kurmacasında dolanıyor. Manifestonun son derece işlevsel bir devleti kutsaması ile devletin mevcut kurumsal krizinin birbirleri yanında bulunması sanrısallığın sınırlarında duruyor. Ancak siyasal partilerin Birleşik Krallık devletine nasıl yaklaştığını bilmek durumundayız, çünkü bir sonraki sorumlular devleti görülmemiş bir ölçüde yeniden inşa edecekler.

Theresa May “anaakım Britanya için hizmet verecek anaakım bir hükümet” vaat etti ve son otuz yılın devlet karşıtı dilinin reddiyesi ile manifestoda bu vaat belirtildi. Görünüşte elimizde, sözü edilen güçlü ve stratejik devletle sorumlu vatandaş ve girişimci iş dünyası arasında ortaklığa dayanan klasik “Muhafazakar Tek Ulus” anlatısına dönüş bulunuyor. Metin boyunca “hükümet” ve “kamu hizmeti” kelimeleri uzunca bir süredir kötülenen “devlet” yerine tercih edilmiş, ancak manifesto “hükümetin yapabileceği iyi şeyler” bahsiyle başlıyor.

Metinde olmayan şey ise – açık bir şekilde sınırlanmış, tarafsız, ticari olarak stratejik ancak önyargısız ve kurumsal olarak tutunumlu olan – bu ortaklık düşüncesinin dayandığı devletin artık bulunmadığının idrakı. Son otuz yılda genel olarak dünyada ve özellikle Birleşik Krallık’ta liberal piyasa ekonomileri özelleştirme, taşeronlaştırma, içeride yönetimcilik ve araçsallaştırma, refah alanında yarı piyasaların gelişmesi ve sanayi politikalarının reddiyle kendi devletlerinin niteliklerini değiştirdiler. Aynı zamanda müsamahakar vergiler ve düzenleyici rejimler büyük şirketlerin daha fazla rekabet adına eski toplumsal yükümlülüklerinden sıyrılmasına izin verdi. Avrupa Birliği bu önlemlerin ulusaşırı destekçisi haline dönüştükçe, aslında bunu Birleşik Krallık’ın sürekli uyarılarıyla yaptığını belirtmek gereklidir.

Devletin bu sistematik reformu neoliberalizmin ya da Margaret Thatcher’ın getirdiği, Yeni İşçi Partisi’nin daha da oynadığı ve David Cameron’un Muhafazakar “modernleştiriciler”inin özel bir şevkle daha genişlettiği “arz yönlü” reformların çekirdeğinde yer almaktaydı. Devletin arz yönlü eleştirisi ne yazık ki hem teşhis hem de sonuç açısından hatalı. Arz yönlü politika destekçileri devleti kendi konumunu özel kazanç için kullanma peşindeki ve bunu son derece dağınık ve dikkatsiz hissedarlar olan seçmenler sayesinde başaran bir tekel firma olarak görmekte.

Bunun getirdiği çözüm, tekeli piyasa güçleri aracılığıyla parçalara ayırmak. Ancak bu, gerçek devletin tarihsel evriminde temellenmiş çözümlemelerdense Şikago Okulu iktisatçılarının ideolojik olarak yüklü metaforuna reformları dayandırmak demekti. Hans Werner Sinn’in belirttiği üzere hükümetler tarihsel olarak piyasalar başarısız olduklarında müdahale ettiklerinden arka kapıdan piyasaların tekrar devreye sokulmasının işe yaraması pek beklenemez. Daha da sorunlu olan arz yönlü reformların kar mantığını devlete taşıyınca devletler ve piyasaların en iyi şekilde işleyeceğini ve iki alanda da en kötü sonuçlarla karşılaşılmayacağını varsaymasıdır: beklenen, çıkar çatışmalarıyla kuşatılmış bilişimsel ve örgütsel olarak parçalanmış bir devlet değil zayıf ve daha etkili bir bürokrasisi; ya da düşük performanslı kamu hizmeti tekellerinin finansal olarak sömürücü uygulamaları değil rekabetçi şirketlerin dinamizmidir.

Bir sonraki hükümeti bekleyen tehlike bu reformların haklı gösterildikleri bağlamlarda başarısızlığa uğramış olmasıdır. Ruth Dixon ve Christopher Hood Birleşik Krallık’ta kaydedilen yönetim giderlerinin, son otuz yılda kamu hizmetlerinin üçte bir oranında azaltılmasına karşın aynı dönemde sabit fiyatlarla yüzde 40 arttığını ve aynı zamanda kamu harcamalarının ikiye katlandığını bulguladılar. İşletme maliyetleri en çok taşeronlaştırılmış alanlarda yükseldi ve hizmet yetersizlikleri, şikayetler ve yargıya giden uzlaşmazlıklar çoğaldı. Hükümet bu piyasanın kendisinin oluşturduğu başarısızlıkları, çoğu unsuru mevzuata giremeyecek görevleri – eğitim ve sağlık hizmetleri örneğin – mevzuata dahil etmek üzere düzenleyici bir denetimle çözmeye girişti. 1970’lerde tahayyül dahi edilemeyecek düzeylerde bürokratik gözetim, bilişimsel ve yapısal parçalanmaya, mesleki moral kaybına ve artan maliyetlere eklendi. Hükümetin Kabine Departmanı’nda 2005’teki görevlendirilmesi sonrasında Matthew Flinders, Birleşik Krallık merkezi hükümetinin devlet otoritesi üzerinde bir “meta-yönetişim” uygulama kapasitesini reformların parçalayıcı niteliği nedeniyle yitirdiğini belirtmişti.

Bununla beraber devlet kapasitesinin parçalanması ancak 2010 ve 2015 sonrasında, koalisyon ve Muhafazakarların yenilenen şevkiyle yoğunlaştı. Küresel finansal kriz sonrasındaki koalisyonun taşeronlaştırma harcamaları sadece dört yıl içinde 45 milyar GBP’den 88 milyara çıktı. Bütün bunlar Muhafazakar bir hükümetin çağrıda bulunduğu “güçlü ve stratejik devlet”i yeniden nasıl kuracağı sorusunu ortaya koyuyor.

Mauhafazakarların 2017 Manifestosu devletin Partinin kendisinin ortaya çıkardığı zorlu meydan okumalara karşı koymaya hazır olduğunu varsayıyor. Devletin 2010’dan bu yana yerel yönetimlerin gelirlerindeki yüzde 40’lık kesinti ile kuşatılmamış olduğunu; Ulusal Sağlık Hizmetleri’nde, toplumsal bakım ve eğitim alanlarında görülmedik bir personel tutma krizinin ortasında olmadığımızı farz ediyor. Devletin özel sektör karşısında kötü düzenlenmiş bir geçirgenlikle ve siyasetçiler, kamu görevlileri ve şirketler arasında siyasal seçkinlere halkın güvensizliğini yoğunlaştıran döner kapı istihdamıyla karakterize olmadığını farz ediyor. Artan yönetim masraflarının kapasite gelişimi ve hizmet niteliğinin artışıyla bağının kalmadığını görmezden geliyor. Birbirlerini destekleyen bu gerilimlerin Brexit taleplerini öncelediği gerçeğini görmezden geliyor.

Devlete dair bu yenilenmiş inancı manifestonun mali muhafazakarlık (“sağlam maliye”), “mümkün olan en düşük vergiler”, daha az düzenleme ve serbest ticaret çağrılarının yanına koyduğunuzda cevapsız sorular birikiyor. Manifesto, hükümetin yapabileceği iyi şeylerden söz ediyor ancak ayrıca “hükümetin paralarına göz dikmesi”nin şirketlere ve hanehalklarına “tehditler” yönelteceği konusunda ısrarcı davranıyor. “En iyi ve parlak mezunları” kamu hizmetleri temini için işe almaktan ve hatta Ulusal Sağlık Hizmetlerinin mülklerini yenilemekten ve genel pratisyenler ile hastane danışmanlarının sözleşmelerinin yenilenmesinden bahsediyor ancak hangi kurumsal ve mali ilkelerle bunların gerçekleşeceği bilinmiyor.

2017’deki Muhafazakar bir hükümet özel finansal inisiyatiflerin [kamu özel işbirliği projelerinin bir türü, ç.n.] kullanımını sonlandıracak mı yoksa sağlam kamu maliyesi gerekçesiyle bunları arttıracak mı? Kamu sektöründe her yerdeki taşeronlaşmayı geri mi alacak ya da azaltacak mı, yoksa alıcı ve satıcı arasında eşitsiz bilgi ve stratejik denetimle piyasadan çıkmak için sınırlı olanakların bulunmasının (örn. hapishane hizmetleri için yapılan sözleşmeler) karakterize ettiği sözleşmelerin baskın biçimde rekabetçi olmayan koşulları altında taşeron kullanmaya devam mı edecek? Yeni bir Muhafazakar hükümet lobiciler için kayıt sistemi getirecek mi ya da amaca uygun bir İş Görüşmeleri için Danışma Komitesi kuracak mı? Manifesto ekonomiyi Londra ötesinde yenilemek için “güçlü yerel kurumlar” vaadinde bulunduğunda bu yerel yönetimleri yeniden tasarlamak anlamına mı geliyor?

Seçmenler, bu manifestodan kalkarak Muhafazakar bir hükümetin devletin bütünlüğünü restore mi edeceğini yoksa göze çarpan başarıları kamu otoritesinin ve fonların giderek şirketlerin eline geçmesi olan arz yönlü seleflerinin yolunda mı ilerleyeceğini anlayamazlar. Teoride varsaydıkları amacın devletin bir gece bekçisi görevi üstlendiği libertaryan fantazi olduğunu hatırlamak gereklidir: sadece sözleşme, mülkiyet hakları ve egemenliği koruyan ve demokratik kapitalizmi bir kenara bırakalım, kapitalizmin tarihinde hiçbir zaman varolmamış bir devlet. May’in mevcut yönetiminin sunduğu kanıt, onun arz yönlü teşhisleri benimsemiş olduğudur. Muhafazakar liderlik Disraeli’nin şapkasını sallıyor ancak Milton Friedman’ın pantalonunu giymeye devam ediyor.

Abby Innes London School of Economics’te Avrupa Enstitüsü’nde Siyasal İktisat alanında öğretim üyesidir.

[blogs.lse.ac.uk’deki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]