Halihazırda dünyada en fazla su sıkıntısı çeken bölge olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika (Middle East and North Africa – yaygın kısaltmayla MENA) gelecek onyıllarda suya erişim konusunda daha da derinleşen bir krizle karşı karşıya.

Bir ülke kendi nüfusunun temel ihtiyaçlarını karşılayacak minimum suyu temin edemediğinde su sıkıntısı içinde demektir. Dünya Bankası bu oranı bir yılda kişi başına 1700 metreküp olarak tespit etti. Arap Birliği’nin 22 ülkesi yanısıra Türkiye ve İran’dan oluşan bölge aynı zamanda çok düşük yağış miktarına sahip. Bölgenin çoğunda yıllık yağış miktarı yılda 600 milimetre ve bu nedenle bu kısımlar kurak alan olarak sınıflandırılıyor.

Su krizinin daha kötüleşeceğini söyleyebilmek için çok sayıda neden mevcut, en önemlileri; bölgenin artan nüfusu, sulama ve iklim değişikliğinin sonuçları. Bölgedeki 300 milyon civarındaki nüfus 2050 yılında 600 milyonu geçerek iki katından fazla bir sayıya ulaşacak ve bu toplam iklim değişikliği tehlikesi ile karşı karşıya gelecek.

MENA bölgesi, mevcut yaz sıcaklıklarının gösterdiği üzere, iklim değişikliğinden en kötü biçimde etkilenecek bölgelerden birisi. Ortalama sıcaklıkların bu yüzyıl sonunda 3 ile 5°C  artması bekleniyor ve yağış miktarı aynı dönemde yüzde 20 azalacak.

Sonuç büyük ölçüde artmış su sıkıntısı, –Sahra, nüfusun çoğunluğunun yaşadığı tarıma elverişli kıyı kesimlerini içine alarak kuzeye genişlediği için– ivme kazanmış bir çölleşme ve deniz seviyesinde yükselme olacak. Dünya Bankası bu yükselişin, deniz seviyesinin özellikle Mısır Deltasında ve Libya ve Tunus kıyılarında 0,1 ya da 0,9 metre yükselişine göre 6 ile 26 milyon arasında MENA sakinini gelecek yüzyılda tehdit edebileceğini tahmin ediyor.

Günümüzde MENA bölgesi, dünya nüfusunun yüzde 6’sını barındırıyor ancak yağış düşüşü sayesinde yenilenebilir tatlı su kaynağının yüzde 1,5’una erişebiliyor. Bunun anlamı ortalama olarak bölgedeki her kişinin 1274 metreküp suya erişebilmesi, ancak Dünya Bankası bireylerin çok daha yüksek bir asgari düzeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyor.

Ancak bu temel veriler çok daha tatsız gerçekleri gizliyor. MENA’da erişilebilir suyun yüzde 87’si –genellikle en müsrif yöntem olan salma sulama ile– sulama amaçlı kullanılıyor. Bunun anlamı bireylere ve sanayiye gerekli gerçekte erişilebilir olan suyun ortalamada görünenden çok daha az olduğudur.

Yeraltı su sorunu

Suya erişim bölgede yeknesak değil. Örneğin Türkiye yenilenebilir su kaynağı açısından bölgede su fazlası olan tek ülke. Bölgedeki diğer bütün ülkelerde su açığı bulunuyor. Bu sorunu ya atık suyu arıtarak, masraflı tuzdan arındırma yöntemleri aracılığıyla ya da ancak oldukça yavaş bir şekilde tekrar dolan yeraltı su rezervlerine bel bağlayarak telafi etmek zorundalar.

Örneğin Mısır kişi başı yılda 794 metreküp yenilenebilir tatlı suya sahip ve açığı yeraltında geçirimli tabakada bulunan fosil yeraltı suyunu kullanarak telafi etmek durumunda.

Ancak en aşırı uç örneklerden ikisi Libya ve Yemen. Libya’da kıyı nüfusunun – Libyalıların yüzde 70’i kıyı şehirleri olan Trablus ve Bingazi’de ya da çevresinde yaşıyor – yeraltı suyuna bağımlılığı fosil suyunun aşırı kullanımına yol açtı. Aşırı kullanımın nedeni yağış yokluğu ve yol açtığı şey ise deniz suyunun yeraltı suyunu tutan geçirimli bir katmandaki su havzalarına sızması. Bu, suyun kendisini insan tüketimi için uygunsuz hale getirdi.

Ancak Libya yıllar önce, Etiyopya’da Nubian Tepeleri’nden suyu toplayan ve Afrika’nın Akdeniz kıyısı boyunca ileten Sahra Çölü’nün altındaki geniş havzalara girdi. Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi artık kıyı kentlerine bol miktarda su sağlıyor ancak bir bedel karşılığında. Havzaların yenilenmesi 30 bin yıl sürüyor ve aşırı tüketilmeleri su seviyesinin sürekli olarak düşmesine neden oluyor. Bu, toplama sisteminin sadece su tedarikini sürdürmek için daha derine inmesinin gerektiği “havza-kovalama” olgusuna yol açıyor.

Yemen de, büyük oranda ulusal gat bağımlılığı nedeniyle artık akut hale gelmiş benzer bir soruna sahip – sulama suyunun yüzde 40’a varan kısmı bu uyuşturucu bitkinin sulanmasına gidiyor. Başkent Sana’a’da 1970’lerde sadece 30 metre derinlikteki kuyular artık yerin 1200 metre altına uzanıyor ve şehrin birkaç yıl içinde susuz kalması bekleniyor.

Bazen de sorunu yaratanlar insanlar. Avrupa’nın çiçeklere ve mevsim dışı meyve ve sebzelere olan düşkünlüğü, genellikle Dünya Bankası’nın ittirmesiyle “geleneksel olmayan ihraçlar”ın muazzam artışını teşvik etti. Ancak bu tarz ürünler büyük miktarlarda sulama suyuna gereksinim duyuyor ve bu nedenle yeraltı su kaynaklarını sömürüyorlar. Fas’ın Souss Vadisi’nin bazı bölgelerinde örneğin, esasen çiçek ve meyve üreticilerinin su talebi nedeniyle su seviyesi her yıl 11 metre azalıyor.

Görünmez su kaybı

Bu yüzden, aslında bahsedilen tarzdaki ihraç ürünleri bölgesel kaynakları daha fazla tüketerek kıymetli suyu ihraç ediyor. Bu tarz, tarımsal ürün ihraçları biçimindeki “görünmez su” kaybını ithal ürünlerle telafi etmek gerekiyor. Bir bireyin yeterli beslenme için bir günde alması gereken 2800 kilokaloriyi karşılamak günde 2000 ile 5000 litre arasında değişen bir su girdisine ihtiyaç duyuyor. Su olmadığı için yerli üretimin yetersiz olduğu yerlerde bunu sağlayacak olansa gıda ithalatı.

MENA ülkeleri bu nedenle dünyada kişi başı nüfus ihtiyaçları bağlamında en büyük gıda ithalatçıları arasında bulunuyor. Körfez ülkelerinde neredeyse bütün gıda ithal ediliyor ve Mısır dünyada kişi başına en fazla tahıl ithalatında bulunan ülkelerden birisi.

Bölgede sadece üç ana nehir sistemi –Dicle-Fırat sistemi, Ürdün Nehri ve Nil– bulunduğundan yüzeydeki su yağış miktarındaki açığı telafi edecek boyutlarda değil. Dicle ve Fırat Türkiye’de doğuyor ve Türkiye’nin sulama ve hidroelektrik enerji sağlamak üzere inşa ettiği baraj ağlarından oluşan Güneydoğu Anadolu Projesinin tekelinde. Akıntı yönündeki diğer devletlere (Irak ve Suriye) su akışı bu nedenle kısıtlanmış durumda. Sonuç Irak’ta tuzlu suyun 150 kilometre kadar içeri girmesi oldu. 1975’te her iki nehirdeki su seviyesinin düşüşü nedeniyle Irak’ta pirinç mahsulü düşmüştü.

Mısır’da son beş bin yıldır nüfusun hayatta kalmasını sağlayan yaşam desteği olmuş Nil, artık Etiyopya’nın Rönesans Barajı tarafından tehdit ediliyor. Ancak uluslararası hukukta akıntı yönündeki devletlere su akışını garanti altına alan etkili bir araç bulunmuyor, bu nedenle Mısır hayati su akışının azalmasından korkuyor. Sorun yeni değil ancak, muhtemelen hem akıntı yönündeki hem de tersi yöndeki devletler aynı kaynağa erişime ihtiyaç duyduklarını bildiklerinden su için rekabet halindeki devletler arasında savaşa daha önce yol açmadı!

Gerçek çözümler, bu nedenle, denetimi almak için kavga vermektense suyu daha verimli ve rasyonel kullanmanın yollarını bulmak anlamına geliyor. İsraf sona ermeli – boru hatlarından geçen suyun yarıya yakını sızıntılar nedeniyle kaybediliyor – ve nihai olarak hayatta kalmanın yolu, güneş enerjisi aracılığıyla ve uygun maliyetli biçimde tuzdan arındırma yöntemlerinden geçecek.

George Joffe Londra Üniversitesi, Kings College’da Coğrafya Bölümünde Misafir Öğretim Üyesi’dir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika üzerine uzman ve göçmen topluluklarla Avrupa’da ulusal/ulusaşan şiddet arasındaki bağlantıları inceleyen bir projeyle ilgileniyor.

[The Conversation’daki İngilizce orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]