Harold James*

ABD Başkanı Dolanld Trump ve danışmanlarının ticaret ve göç konusundaki sert retoriği bazılarının, mevcut küreselleşme döneminin tehlike altında olup olmadığını sorgulamasına yol açtı. Eğer öyleyse, çok daha uygun bir soru küreselleşmenin sonuna şiddetin eşlik edip etmeyeceğidir.

Borsalar, uluslararası ekonomik bütünleşmenin geriye döndüğü geçmiş anların anımsanması yüzünden artan oranda gergin. Yeni ticaret savaşları ya da askeri çatışmaların, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana refah sağlamış olan karmaşık ve karşılıklı ticari ilişkileri ortadan kaldırması ihtimal dahilinde.

Daha önceki küreselleşmeden uzaklaşma dönemlerinde I. Dünya Savaşı ya da 1929 finansal çöküşü gibi felaket getiren olaylar, önceden ülkeleri birbirlerine bağlayan ticari, finansal ve beşeri akışı kesintiye uğratmıştı. Bu krizlerin bir sonucu milliyet ve vatandaşlığın siyasal ve toplumsal yaşamın önemli unsurları haline gelmesiydi.

Aynı şekilde geriye dönüş ve bütünleşmenin ortadan kalkması dizgesi tarihte daha önceki dönemlerde bulunabilir: Roma İmparatorluğu’nun sonu, Çin’de Doğu Han Hanedanlığı’nın dağılması akla gelenlerden ikisi. Bazı tarihçiler Amerikan ve Fransız Devrimlerini dahi küreselleşmeden uzaklaştırıcı olaylar olarak görüyorlar. Amerikan devrimcileri yabancı yönetimini ve dış ticaret düzenini reddetti ve Fransız devrimcileri Bourbon hanedanlığının Avrupalı müttefikleriyle olan bağları kopardı. Her iki durumda da devrimciler yeni vatandaşlık kuralları getirdiler.

Modern siyasal toplumun küreselleşmeden uzaklaşmaya meyilli olduğu görülebilir. Tarihsel olarak bu eğilim toplumun duygusal dengesi değişime uğradığında tetiklenir. Toplumsal çalkantılar genellikle yönetim zihniyeti aceleci, dar ufuklu, tutarsız ve diğer yandan kötü kararlara yol veren liderlerin yükselişini getirir. Bir ülkedeki kötü karar verme süreci, diğer ülkeleri olumsuz bir şekilde etkilerse, o zaman misilleme ve gerginlikle oluşan bir kısır döngüyü tetikleyebilir.

Son yüzyılda özellikle birbiriyle ilişkili üç duygu, küreselleşme karşıtı geri tepmelere güç verdi: korku, şüphe ve anomi. Genel olarak yaygın finansal kayıp korkusu ya da başka ülkelerin oluşturduğu tehlikelerden korkmak, bir toplumun, sürekli değişen bir dünyadaki daha derin anksiyetesini yansıtır.

1980’lerde finansal analist James Montier, piyasa duygusunun bütünüyle açgözlülük ve kayıp korkusu üzerinden biçimlendiği bir “korku ve hırs” endeksi oluşturdu. Montier’in temel içgörüsü, korku potansiyelinin görünürdeki hırs düzeyi yanısıra arttığıydı. Bu nedenle korku, aynen Hırıstiyan teolojisinde ölümün günahların bedeli olması gibi, tarihsel olarak belirlenmiş biçimde hırsın bedelidir.

Yirminci yüzyılın büyük askeri çatışmalarının hepsinin, kendileri müthiş taşkınlık dönemleri tarafından öncelenmiş finansal krizler tarafından öncelendiğini hatırlamak önemlidir. 1907 çöküşü I. Dünya Savaşı’nı önceledi ve 1929 çöküşü, 1931 Avrupa bankacılık krizi ve Büyük Buhran da II. Dünya Savaşı’nı.

Küreselleşmeden uzaklaşmayı yönlendiren ikinci duygu olan şüphe bir tuzak yaratabilir. Elvis Presley’nin ünlü şarkısında söylediği üzere: “Birlikte yürüyemeyiz / Birbirimizden şüphe duyarken / Rüyalarımızı gerçekleştiremeyiz / Şüphe duymaya devam ederken” (“We can’t go on together / With suspicious minds / And we can’t build our dreams / On suspicious minds.”)

Bir finansal kriz sonrasında hesap çıkarma döneminde, en üstte çıkagelenlerin genellikle suçlular oldukları düşünülür. Bazı örneklerde halk öfkesini başka bir ülkeye yönlendirir; başka durumlarda etnik azınlıkları veya finansal seçkinler gibi toplumsal grupları hedefe koyar. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Yahudiler en fazla hedef alınan grupken 1997 Asya finansal krizinde Filipinler, Malezya ve Endonezya’da Çinli tüccarlar hedefti.

Şüpheler aynı zamanda güvenlik endişelerini arttırabilir. I. Dünya Savaşı öncesinde çok sayıda Londralı, Alman garsonların casus olduğundan şüpheleniyordu; şüphesiz birkaçı öyleydi. Günümüzde çoğu Avrupalı, mültecilere dair ve gerçek tehlikelere nazaran orantısız bir şekilde İslami cemaatlerdeki radikalleşmeye dair korkulara sahip.

Küreselleşme çekirdek değerleri yıprattığında, (geleneksel meslekler gibi) anlam kaynaklarını ve yaşam tarzlarını aşındırdığında, korku ve şüphe güçlenir. Gelişmiş sanayi toplumlarında göç ve ticarete karşı tepki genellikle işleri “kurtarma” ya da küreselleşmenin kaybedenlerini tazmin etme meselesi olarak biçimlenir. Ancak her iki durumda da tepki, anlam ve kimlik kaynakları temin edecek yeni makul işlerin mevcut olmadığı olgusunu görmezden gelir.

Bu durum en azından ondokuzuncu yüzyılda kitlesel sanayileşme hızlanmaya başladığından beri bir sorun olmuştur. Fyodor Dostoyevski 1862 tarihli klasik Ölüler Evinden Anılar kitabını – Sibirya’daki mahkum toplulukları için dahi – çalışmanın önemine ilişkin bir methiye ile açmıştı. Bir nesne yapmak, ya da hatta bir odayı temizlemek gibi sıradan uğraşlar, gözlemlerine göre bir öz-değer duygusu bahşedebilirdi. Ancak mahkumlara verilen anlamsız görevler – çukur açmak ve sonra kapatmak gibi – tam tersine yol açıyordu: bu onların onurunu yok etmek ve benlik duygularını ortadan kaldırmak içindi.

Tarih, küreselleşmeden uzaklaşmanın duygusal kökenleriyle baş etmenin muazzam bir toplumsal tahayyül becerisi gereksindiğini gösteriyor. Önümüzdeki görev insan olma onuru ve amacına dair evrensel bir duyguyu yeniden oluşturmaktan geri kalır değil.

Günümüzde finansal akımlar 2008 finansal krizinin öncesinden daha küçük boyutlarda ve 2014’ten bu yana uluslararası ticaret, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez üretime nazaran daha düşük bir tempoyla arttı. Avrasya’yı altyapı ve yatırım aracılığıyla birleştirme hedefindeki Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimi benzeri çabalara karşın, dünyanın “finansın zirvesi” ve “ticaretin zirvesi” ve belki de “küreselleşmenin zirvesi”ne [halihazırda çoktan, ç.n.] ulaşmış olması ihtimal dahilinde.

Yine de düşüş göstermeyen önemli bir uluslararası bağlantı alanı mevcut: bilgi mübadelesi. Küresel veri akışları, iktisadi değerin artan bir payını oluşturarak artmaya devam edecek.

Ancak dijital küreselleşme aynı zamanda yeni anlam kaynakları yaratabilir mi? Deneysel sanatçılar ve sosyal medya uzmanları bunun olabileceğini söyleyeceklerdir. Ancak yeni bağlantılı olma durumu paradoksal biçimde insanların daha yalıtılmış ve akıntıya kapılmış hissetmeleri etkisi doğuruyorsa, bu insanlar eski muhayyel kesinlikleri her zaman küreselleşmeye yeğ tutacaklardır.

*Harold James; Princeton Üniversitesi’nde Tarih ve Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Uluslararası Yönetişim Yenilik Merkezi’nde kıdemli araştırmacıdır. Alman iktisadi tarihi ve küreselleşme üzerine bir uzman olan James’in ortak yazarı olduğu son kitabının başlığı The Euro and the Battle of Ideas.

[İngilizce orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]