Bu hafta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır Katar’la diplomatik ilişkilerini bir kez daha kestiklerini ilan ettiler.

Sert bir gerginlik sürerken aynı zamanda sınırlarını Katar uçak ve gemilerine kapattılar ve Körfez devletleri kendi ülkelerindeki Katar vatandaşlarının iki hafta içinde oradan ayrılması gerektiğini belirttiler. Devletler arasındaki uzaklaşmanın nasıl çözümleneceği belirsiz ancak Suudiler ve komşuları, Katar başkenti Doha’yı El-Kaide ve İslam Devleti’nin de aralarında bulunduğu terör gruplarını desteklemekle suçlayarak açık bir şekilde Batı desteği kazanmaya çalışıyorlar.

Buraya nasıl vardık? 2011 öncesinde Batıda çok az kişi, esas ünü gaz bolluğu ve nüfus azlığından kaynaklı olarak dünyada kişi başı gelirin en yüksek olduğu ülke olmaktan gelen küçük Körfez Arap emirliği Katar hakkında bilgi sahibiydi. Ancak Orta Doğu’da huzursuzluk yayıldıkça ve devrilmez anıtlar gibi görünmüş liderler devrilmeye başladıkça sokaktaki devrimcilerin beklenmedik bir destekçisi ortaya çıktı: Küçük Katar ve onun Arapça ve İngilizce haber kanalı al-Jazeera.

Herkes memnun değildi. Emirlik, Yemen başkanı Ali Abdullah Saleh’in yerinden edilmeden kısa süre önce söylediği üzere “çok fazla para”ya sahipti ve bölgede “büyük oyuncu” olmak istiyordu. Yemen hükümetine karşı, Saleh’in söylediğini kanıtlarcasına bir “komplo”yu kışkırttılar. Yabancılar hırslı emirliğe dikkat etmeye başladılar ve bir süreliğine dış politikası ve gayrimenkul pazarlıkları (Katar, Shard ve Harrods dahil Londra’da milyarlarca pound değerinde mülke sahip) hakkındaki makaleler çoğaldı.

Katar’la ne yapılacağını bilmek zordu. 2011’den bu yana Doha, Suriye ve Libya’daki isyancı grupları destekledi, ancak aynı zamanda komşusu Bahreyn’deki isyanı bastırmak için birlikler gönderdi. Ortadaki çelişki kendi sıkletinin üstündekilerle dövüşmek için elinden geleni yaparken gelişigüzel, bağımsız ve bazen çılgınca tutarsız bir dış politika güden bir ülkeye hastı.

Katar – al-Jazeera’nın en önde gelen eleştirmenlerinden birisi olduğu – Irak’taki ABD operasyonları için önemli bir lojistik ve operasyonel merkez olan Orta Doğu’daki en büyük Amerikan askeri tesislerinden birisine ev sahipliği yapıyor. Washington’la ilişkilerini sürdürürken Doha aynı zamanda İran’la köprüler kurmayı ve – her ikisi de ABD tarafından terörist örgütler olarak tanımlanan – Hamas ve Hizbullah’la ilişkiler geliştirmeyi becerdi; bunlara ek olarak, İsrail’le ilişkilerde buzların erimesine çalıştı.

Şaşırtıcı olamayan bir şekilde, dış politikaya yaklaşımı Katar’ın görünürdeki müttefiklerini kızdırdı. “Katar Pazartesi Amerikan müttefiki olup Salı Hamas’a para gönderemez” demişti 2009’da zamanın ABD senatörü John Kerry. Hillary Clinton’ın sızdırılan epostaları Katar’ı IŞİD’in ve “bölgedeki başka radikal Sünni grupların” kaçak sponsoru olarak işaret etmişti.

Katar’ın Körfez’deki Arap komşuları, 1995’te kansız bir darbeyle iktidara gelen emir Hamad bin Halife es-Sani’nin çizdiği kendine has yola hiç de meftun değillerdi. Hamad Körfez’deki birliğin altını oyan ve komşu rejimlerin ilişkilerine karışan bir kumarbaz olarak görüldü. Körfez Arap liderleri Hamad’ın 2013’te, 33 yaşındaki kendi oğlu Tamim lehine çekilmesinin, özellikle Suudi kral Abdullah bin Abdulaziz genç emiri Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a çağırması ve sadakat sözü istemesi sonrasında ilişkileri iyileştireceğini umdular. Ancak 2014 itibarıyla Suudiler Tamim’in dışarıdaki devam eden maceracılığı nedeniyle o kadar çileden çıktılar ki başka bölgesel müttefiklerle birlikte diplomatlarını Doha’dan çektiler.

Diplomatlar sonunda elçiliklerine geri dönseler de gerilimler hiçbir zaman tam anlamıyla çözülmedi – sonunda bu haftaki noktaya geldik. Batılı liderler için sorun Katar’a yöneltilen suçlamaların Körfez ülkeleriyle ilişkilerindeki daha geniş bir çelişkiler toplamını göz önüne getirmesi. Suudi Arabistan da örneğin, Suriye’de katı İslami gruplara verdiği destek nedeniyle eleştiriliyor. Sızdırılan bir Clinton yazışması Riyad’ı Doha’nın yanısıra radikal Sünni milislerin sponsoru olarak isimlendirmişti ve bu hafta bir Birleşik Krallık raporunun Suudi Arabistan’ı, genç Britanyalıları radikalleştirmeye çalışan grupların ana destekçilerinden biri olarak tanımladığına dair haberler çıktı.

Bu sırada Riyad ve Abu Dabi için esas mesele Doha’nın aşırı gruplara verdiği destekten ziyade Müslüman Kardeşler’le olan ilişkisi, İran’la diplomatik bağları ve al-Jazeera’nın Körfez devletlerine karşı sık sık takındığı eleştirel tavır. Suudi Arabistan kendisini bölgesel hegemon olarak görüyor ve Doha’nın dış politika konusunda hizaya gelmeyi reddetmesinden sıkılmış ve yorulmuş görünüyor.

Bu Batılı siyaset yapıcıları zor bir soruyla baş başa bırakıyor. Katar, Avrupa ve Amerikan enerji piyasalarında önemli rol oynayan, gaz ihracatı tesislerine milyarlarca dolar yatırmış Birleşik Krallık, ABD ve Fransız enerji şirketleri için önemli bir yatırım alanı.

Doha, denizaşırı piyasalarda büyük bir yatırımcı ve Brexit öncesinde Birleşik Krallık’a 5 milyar pound yatırma taahhüdü mevcut. ABD, Al Udeid hava üssünde 10 bin personel bulunduruyor ve birlikleri ve uçakları için yeni bir yer araması gerekecek. Bununla ilgisi bulunan başka bir mesele, Doha’nın 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olması. Batılı güçler tek bir taraf seçemezler.

Barack Obama, kendisinin ikiyüzlü beleşçiler olarak gördüğü Körfez devletleriyle ABD’nin ilişkilerinin yarattığı çelişkiler nedeniyle sıkıntı çekmişti. Halefi Donald Trump ilk dış gezisinde, Körfez monarşileriyle ilişkileri yeniden ayarlamanın bir parçası olarak Suudi Arabistan’a gitmeye dikkat etti – bu, ülkeyi Doha ile ilişkilerini kesmesi doğrultusunda gayet yüreklendirmiş bir hareket olabilir. Şimdi ise bu ilişkinin karanlık tarafını gözler önüne serme tehlikesi barındıran bir diplomatik krizle uğraşmak zorunda.

Peter Salisbury, Chatham House Orta Doğu ve Kuzey Afrika programında kıdemli araştırmacıdır.

[The Guardian’daki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]