Fotoğraf: Thomas Niedermueller - Pool/Getty Images

Bu yılın Hamburg’daki G20 zirvesi son yıllardaki oldukça ilginç zirvelerden birisi olma vaadini taşıyor. Öncelikle, çoktaraflılığa ve uluslararası işbirliğine şefkatli bir küçümsemeyle yaklaşan ABD Başkanı Donald Trump ilk defa katılıyor olacak.

Trump, Hamburg’a geçen yılki zirvenin önemli taahhütlerinden birisinden – Paris iklim anlaşmasına “mümkün olan en kısa zamanda” dahil olma – halihazırda vazgeçmiş olarak geliyor. Ayrıca bu buluşmaların, alışıldık hale gelen, korumacılıktan vazgeçme ya da mültecilere daha fazla yardım temin etme nasihatlerini pek coşkuyla karşılaşmayacak.

Dahası Hamburg zirvesi, G20’nin protestoların bastırılabileceği otoriter ülkelerdeki iki adet yıllık buluşmasının – 2015’te Türkiye ve 2016’da Çin – ardından geliyor. Bu yılın zirvesi sadece Trump’a karşı değil, ayrıca Türkiye’den Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya’dan Vladimir Putin’e karşı da patırtılı gösterilere sahne olacağa benziyor.

G20’nin kökenleri biri konuyla ilgili ve önemli, diğeri yanlış ve dikkat dağıtıcı iki fikirde yatıyor. İlgili ve önemli fikir Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Çin gibi gelişmekte olan ve yükselen piyasa ekonomilerinin küresel yönetişim hakkındaki tartışmalardan dışlanmak için fazlaca önemli hale geldikleridir. G7 yerinden edilmemişken – son zirvesi Mayıs ayında Sicilya’da gerçekleşti – G20 toplantıları diyaloğu yaygınlaştırmak ve genişletmek için birer vesiledir.

G20, 1999’da, Asya krizinin ertesinde oluşturuldu. Gelişmiş ülkeler ilkin G20’yi, gelişmekte olan ülkelere finansal ve parasal yönetimlerini gelişmiş dünyanın standartlarına yükseltmeleri konusunda yardımcı olacakları bir destek forumu olarak gördüler. Zamanla gelişmekte olan ülkeler kendi sözlerini oluşturdular ve grubun gündeminin oluşmasında daha büyük bir rol oynadılar. Her halukarda, Birleşik Devletler’den kaynaklanan 2008 küresel finansal krizi ve onu takip eden Avro Bölgesi hezimeti, gelişmiş ülkelerin bu meselelerde tebliğ edilecek faydalı bilgilere sahip olduğu fikrini alay konusu haline getirdi.

G20’nin temelindeki ikinci ve daha faydasız olan fikir dünya ekonomisinin acil sorunlarını çözmenin küresel düzeyde çok daha yoğun işbirliği ve eşgüdüm gereksindiğidir. Sıklıkla başvurulan benzetme dünya ekonomisinin bir “küresel müşterek” olduğudur: ya bütün ülkeler bakımı için kendi paylarına düşeni yaparlar ya da hepsi sonuçlarına katlanırlar.

Bu düşünce bazı alanlar için doğru gibi gelebilir ve kesinlikle uygulanabilirdir. Önemli bir sorun örneği olarak iklim değişimi, gerçekten de kolektif eylem gereksinir. Karbon dioksit salınımını azaltmak gerçek bir küresel kamu malıdır, çünkü her ülke kendi başına bırakıldığında, evinde pek bir şey yapmazken başkasının salınımı azaltmasından faydalanmayı tercih edecektir.

Benzer biçimde sınırları aşan bulaşıcı hastalıklar erken uyarı sistemlerine, takip etme ve engelleme uğraşlarına küresel yatırımlar gereksinir. Burada da tekil ülkeler, bu yatırımlara katkıda bulunmak için pek fazla özendiriciye sahip değillerdir ve başkalarının katkılarından bir şey yapmadan faydalanmaları için her türlü özendirici mevcuttur.

Bu argümanlardan kalkıp G20’nin temel önemi haiz ekonomi meselelerini – finansal istikrar, makroekonomik yönetim, ticaret politikaları, yapısal reform – aynı şekilde ele almak oldukça kolaydır. Ancak küresel müşterekler mantığı bu ekonomik sorunlar karşısında büyük oranda işlemez hale gelir.

Hamburg’da G20 liderlerinin hepsinin (elbette, Trump hariç) zihninde olacak başlığı ele alalım: yükselen ticari korumacılık tehlikesi. Global Trade Alert’ün yeni bir raporu, G20 ‘nin bu konuda daha önceki sözlerini yerine getirmediği uyarısında bulunuyor. Bu zamana kadar Trump’ın ticaret konusundaki bağırış çağırışı yaptıklarından daha fazlaydı. Yine de rapor, başka ülkelere ABD ihracatını halen engelleyen binlerce korumacı önlemin, Trump’a kendi bariyerlerini yükseltmek için ihtiyacı olan bahaneyi kolaylıkla verebileceğini ileri sürüyor.

Ancak serbest ticaret politikalarını sürdürmekteki başarısızlık gerçekte küresel işbirliğinin başarısızlığının ya da yetersiz bir küresel ruhun ifadesi değil. Esasen iç siyasetteki başarısızlık.

Biz iktisatçılar mukayeseli üstünlük ilkesini ve ticaretten kazançları öğrettiğimizde, serbest ticaretin ev sahibi ülkenin ekonomik pastasını büyüttüğünü açıklarız. Başka ülkelere faydalar bahşetmek için değil kendi vatandaşlarımızın ekonomik fırsatlarını çoğaltmak için ticaret yaparız. Diğer ülkelerin korumacılığına kendi bariyerlerimizi dikerek yanıt vermek kendimizi ayağımızdan vurmak anlamına gelir.

Ticaret anlaşmalarının çok sayıda Amerikalıya fayda sağlamadığı, çok sayıda işçinin ve topluluğun zarar gördüğü doğrudur. Ancak bu sonuçları üreten düzgün kotarılmamış ve dengesiz ticaret anlaşmalarını başka ülkeler ABD’ye dayatmadılar. Bunlar güçlü ABD şirket çıkarları ve finansal çıkarların – Trump’ı destekleyen aynı çıkar sahiplerinin – talep ettiği ve elde etmeyi başardığı şeylerdi. Kaybedenlerin kayıplarını telafi etme konusundaki başarısızlık yetersiz küresel işbirliğinin sonucu da değildi; kasıtlı bir iç siyaset tercihiydi.

Aynısı finansal düzenleme, makroekonomik istikrar veya büyümeyi teşvik eden yapısal reformlar için de geçerlidir. Yönetimler bu alanlarda uygun davranmadığında diğer ülkeler için elverişsiz yayılma üretebilirler. Ancak en fazla bedeli ödeyenler kendi vatandaşları olur. G20 zirvelerindeki nasihatler bu sorunların herhangi birini düzeltmeyecektir. Eğer yanlış yola sapmış korumacılığı engellemek istiyorsak ya da genel olarak daha iyi ekonomi yönetiminden faydalanmak istiyorsak, kendi ulusal evlerimize çekidüzen vererek başlamak durumundayız.

Daha kötüsü, G20 zirvelerine sinmiş, düşünülmeksizin verilen küreselcilik tepkisi popülist anlatıyı besliyor. Trump ve benzer düşünen liderlere dikkatleri kendi politikalarından uzaklaştırmak ve suçu başkalarına atmak için gerekçe sunuyor. Diğer ülkeler kuralları çiğnediği ve bizden faydalandığından halkımız zarar görüyor diyebiliyorlar. Bir çözüm olarak küreselcilik, kolayca, bir günah keçisi olarak küreselciliğe dönüştürülüyor.

Gerçekte hata, bir ahir zaman Sezar’ının söyleyebileceği gibi, ticari ortaklarımızda değil kendimizde.

Dani Rodrik Harvard Üniversitesi John F. Kennedy School of Government’ta Uluslararası Siyasal İktisat Profesörüdür. The Globalization Paradox: Democracy and the Future of the World Economy ve Economics Rules: The Rights and Wrongs of the Dismal Science kitaplarının yazarıdır. Son kitabı Straight Talk on Trade: Ideas for a Sane World Economy 2017 sonbaharında basılacaktır.

[Project Syndicate’teki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]