Pazartesi, Şubat 6, 2023

Özgür irade ve hayatın anlamı üzerine: Varoluşçuluğun nörobilimle imtihanı

Dicle Yurdakul
Dicle Yurdakul
Dicle Yurdakul, Akademisyen, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) danışmanı ve WE.Q. Consulting kurucu ortağıdır. Doktorasını pazarlama alanında tamamlamış, Koç Üniversitesi, University of Texas ve University of Rhode Island gibi üniversitelerde araştırmalar yapmış ve ders vermiştir. Sosyal sürdürülebilirlik ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları üzerine UNDP, kalkınma kuruluşları ve hükümetler ortaklığında çok sayıda uluslararası projeye imza atmıştır. Microsoft, Google ve Facebook gibi teknoloji şirketleriyle derin teknoloji ve teknolojik dönüşümün ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri üzerine projeler gerçekleştirmektedir.

İrademin eylem üzerindeki etkisizliği, anlam yaratabilme kabiliyetime de ket vuruyor. Şayet özgür irade bir yanılsama ise, insan, dünya ve evren, post-war (savaş sonrası) varoluşçularının betimlediğinden çok daha derin bir anlamsızlık kuyusuna düşmüş oluyor.

İnsan neden yaşar? Hayatını ne anlamlı kılar? Nesnelerin, insanların, kimliklerin durmaksızın anlam kazandığı, anlam yitirdiği ya da anlamının dönüştüğü bir dünyada, hayata dair değişmez bir anlam bulmak, bir amaca çıpalamak mümkün müdür? Kişinin kendisi dahi paramparça iken, hayatı bir araya getirmek ve tek bir güzergaha yönlendirmek söz konusu olabilir mi? Özgür irade ve seçimin gücü, bizim için bir anlam çıpası olabilir mi?

Varoluşçuluk tarih boyunca değiştirdiği pek çok farklı duruş ve perspektifte, bu sorulara derin ve tatmin edici yanıtlar verilemeyeceğini ve bu hatta bu çabanın da beyhude bir çaba olduğunu öne sürer. Nesnelerin, durumların, edimlerin kendi özlerinde bir anlam yoktur. Anlam, sadece atıfla mümkündür ve bu atıflar zaman içinde biçim değiştirebileceği gibi, atıf yapan ile atfedilen arasındaki ilişkinin değişimi, anlamın tamamen ortadan kalkmasına da neden olabilir.

Bu durum kaçınılmaz olarak insan yaşamının en temel sorunlarından biri olan anlam yitimini beraberinde getirir. Anlam yitimi, kişinin dini, tarihi, toplumsal ve bireysel temellerinden, varsayımlarından, çıpalarından tamamen kopmasıyla sonuçlanabilir. Bu durum kimileri için sonu intiharla bitebilecek bir trajediye neden olur. Bu nedenle Camus Sisifos Söyleni’nde gerçekten önemli tek felsefe sorununun intihar olduğunu öne sürer.

Hayatın anlamsızlığı ve absürtlüğü ile yüzleşen insan, intiharı ya da felsefi intiharı seçebilir. Ancak üçüncü bir yol daha vardır:  başkaldırı. Her gün, usanmadan, yorulmadan bir kayayı dağın en dibinden en tepesine iten, düşüşünü seyreden ve ertesi gün yeniden başlayan Sisifos’un, anlamsızlığa özgür iradeyle ve eylemle başkaldırışı gibi… Başkaldırı, bilinci yeniden devreye sokar ve insanı intihara değil, yaşama, eyleme, yaşamı her şeyiyle yaşayıp, sindirmeye sürükler.

Şimdi bu kavramsal, yumuşak bulut üzerinden aşağı atlayacağım ve hayatın anlamına dair tartışmaya beton gibi bir zemin üzerinden devam edeceğim. İnsanın neyi niye yaptığını anlama ya da daha doğru bir ifade ile buna anlam atfetmeye dair bambaşka bir disiplin olan nörobilim üzerinden konuya çok farklı bir noktadan bakmayı önereceğim. Biliyoruz ki bizler beynimizden başka bir şey değiliz. Her şey orada başlıyor ve yine orada nihayete eriyor.

Aslında nörobilimcilerin açmazı da bu durumun idraki ile başlıyor. Beni bir insan olarak tanımladığı varsayılan öznelliğim, bilinçli görünen seçimlerim ve atfettiğim anlamlarım çoğu zaman erişimim dahi olmayan sinirsel ve psikolojik faktörlerden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bir anlamda ben, kendi kendini inşa eden bir kişiden çok, beynimin inşa ettiği kişiyim. Ve biliyorum ki beynim çoğu zaman davranışlarımı ve eylemlerimi benim dahi bilinç düzeyinde algılayamadığım süreçler üzerinden yürütüyor.

Şayet eylemlerim, üzerinde kontrol sahibi olmadığım bir dizi sinirsel reaksiyon sonrasında gerçekleşiyorsa, bu durumda özgür iradeye sahip olduğumu da savunamam. Ancak bu durumun istisnaları da var. Kimi zaman, birinci ve ikinci sistem olarak adlandırılan iki beyin yapısının çarpışmasına tanık oluyoruz.

Hızlı, dürtüsel ve duygusal beyin olarak tanımlanabilecek birinci sistemde sinirsel olarak başlatılan bir süreç, davranışla sonuçlanmadan önce rasyonel ve bilinçli beyin olarak tanımlanabilecek ikinci beynin çelmesine takılabiliyor. Bu durumda bu bilinçsizce ilerleyen sürece dur diyebiliyor, eylem üzerinde, tetikleyicisi ben olmasam dahi kısmi bir kontrol sahibi olabiliyorum.

Hızlı, dürtüsel ve duygusal beyin olarak tanımlanabilecek birinci sistemde sinirsel olarak başlatılan bir süreç, davranışla sonuçlanmadan önce rasyonel ve bilinçli beyin olarak tanımlanabilecek ikinci beynin çelmesine takılabiliyor.

Peki bu durumda, eylemlerimi bilinçli olarak ve özgür irade ile inşa ettiğimi öne sürebilir miyim? Başlatılan bir eylem niyetini dizginleyip durduran ya da yönünü değiştiren olmak, her halükarda karar verme ile eylem arasındaki ilişkide varsaydığımdan çok daha pasif bir role sahip olduğumu göstermiyor mu? Hâl buysa, özgür irade tartışmasını söndürmekten çok körükleyen bir durumla karşı karşıyayım. Rolüm yalnızca (o da zaman zaman) dur diyebilen olmak; eylemin faili olmaktan ziyade, bekçisiyim.

Sert zeminden tekrar yukarılara yükseliyorum. Varoluşçular yaşamın anlamsızlığı ve saçmalığıyla yüzleşirken özgür seçimlerde, Camus’nün tabiriyle intihara karşı çıkarak dünyayı bilinçle algılamakta ve başkaldırmakta teselli buluyorlar. Ancak öyle görünüyor ki nörobilim bu savı da reddediyor.

Özgür iradeyi “başka türlü davranabilme becerisi” olarak tanımlayacak ve beynin işleyişi dolayısıyla iradeye kapı açmayan ve başka türlü davranamadığımız vakaların yüzdesel ağırlığına bakacak olursak, özgür iradenin bir yanılsamadan ibaret olduğu sonucuna varıyoruz. İrademin eylem üzerindeki etkisizliği, anlam yaratabilme kabiliyetime de ket vuruyor. Şayet özgür irade bir yanılsama ise, insan, dünya ve evren, post-war (savaş sonrası) varoluşçularının betimlediğinden çok daha derin bir anlamsızlık kuyusuna düşmüş oluyor.

Beynimizdeki nöronlar, kimyasal ve elektriksel aktiviteler üzerinden işlev gösteriyor, bizi o ya da bu tepkiye yönlendirirken, fiziğin ve kimyanın temel yasalarına göre çalışıyorlar. Mikro evrenimiz olan beynimiz ve vücudumuzu yönlendiren yasalarda, içinde yaşadığımız dünyaya ve evrene dair kurallar bütününün içinde herhangi bir anlam ya da amaç kaygısı yok. Sadece bir varoluş hâli var. Bütünün içinde, parça olarak varoluş hali… Sert zeminin soğuk gerçekçiliği üzerinden bakınca insanın hayatın içinde bir anlam ve amaç bulamayışı da son derece makul görünüyor. Öyle görünüyor ki varlığımızı oluşturan hücrelerin yasalarından epey bir sapmışız. Belki de hayatı yanlış kavramlar üzerinden açıklamaya çalışıyoruz ve çabaların beyhudeliği de bundan…

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Dicle Yurdakul
Dicle Yurdakul
Dicle Yurdakul, Akademisyen, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) danışmanı ve WE.Q. Consulting kurucu ortağıdır. Doktorasını pazarlama alanında tamamlamış, Koç Üniversitesi, University of Texas ve University of Rhode Island gibi üniversitelerde araştırmalar yapmış ve ders vermiştir. Sosyal sürdürülebilirlik ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları üzerine UNDP, kalkınma kuruluşları ve hükümetler ortaklığında çok sayıda uluslararası projeye imza atmıştır. Microsoft, Google ve Facebook gibi teknoloji şirketleriyle derin teknoloji ve teknolojik dönüşümün ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri üzerine projeler gerçekleştirmektedir.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
54,081TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI