Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesine denk düşen bir tarihselliğe denk geldi. Dünya’nın üçte birinin sosyalizmle yöneltileceği ekonomik olarak da devletin ekonomideki yerinin ağırlığının hissedileceği 20. Yüzyıl, sosyalizmle yönetilen ülkelerin dışında kalan ülkelerin de ekonomideki büyük bir payın devletin olduğu planlı ekonominin tartışıldığı kısmen de uygulandığı bir dönem yaşadı.

17 Şubat- 4 Mart 1923 tarihlerin de İzmir İktisat Kongresi toplandı. Cumhuriyetin ekonomide önem atfettiği kısmın özel girişim olduğu öncelik verdiği ve ekonominin de bu doğrultuda oluşturmak istediğinin merkezi siyasetin de bu yönde bu kongreye tarihsellik atfettiği önemli bir kongredir. Ancak savaştan yeni çıkılmış, girişimci becerisi düşük, yabancı sermaye girişlerinin oluşturulmasındaki güçlükler, devletin ekonomiye müdahalesini zorunlu kılıyordu.

Yeni kurulan fabrikaların desteklenmesi, ticaretin canlandırılması için İş Bankası kurulmuş özel teşebbüsün heveslendirilmesi ve desteklenmesi birbirini izlemiştir.

  • Uygun görülen teşebbüslere on hektara kadar karşılıksız arazi tahsil edilecektir.
  • İletişim için gerekli telefon-telgraf bağlantıları ile kullanılacak motor gücünün devletçe bil bedel tahsisi sağlanacaktır.
  • Teşebbüslere gümrük ve kazanç vergisinde bağışıklıklar yapılacaktır.
  • Yıllık üretimin %10’una kadar bölümünün satışı devlet garantisindedir.
  • Kamu ürünleri bu işletmelere indirimli satılacaktır.
  • Nitelikli işçi gerektiğinde bunlar ülke dışından kısa süreli ve Türk işçilere aynı işi öğretmek üzere getirilebilecektir. (https://mutlakaoku.com/ataturk-donemi-turkiye-ekonomisi-cumhuriyetin-ilk-yillarinda/)

Ekonomide Osmanlı’dan miras kalan tarım, 1. Sıradaki yerini korumaya devam etti. O dönem halkın %70’den fazlası tarımla ilgileniyordu.

Devlet destekli sermaye oluşturma teşvikleri istenilen noktaya gelmese de, Eekonomi de siyasi kadroların isteği net. Ekonomiyi özel sektöre teslim etmek. Dönemin koşulları hem içerdeki hem de dışardaki siyasi gelişmeler, devletin ekonomideki denetimini ve merkezinde durma zorunluluğu uzunca bir süre devam ettirdi.

Cumhuriyetin sermaye sınıfına ekonomiyi teslim etmekteki kararlılığı, iktidarda olan sınıfın siyaseti ve toplumu istediği gibi dönüştürme görevini de yine aynı sınıfa teslim etmiş oldu. NATO üyeliği, ABD ile ilişkileri canlı tutmak için Kore’ye asker gönderilmesi uluslararası ilişkilerde kendi menfaatlerini emperyalist cephede görmüş böyle hareket ederek sınıfsal çıkarlarına uygun hareket etmiştir.

1968 gençlik hareketi işçi sınıfının yanında anti emperyalist bir duruş sergileyerek iktidarı rahatsız etmiş, sermaye iktidarını rahatsız ederek 12 Mart muhtırasıyla ait olduğu emperyalist bloğa mesajını vermiştir.

Türkiye sermaye sınıfı ülkenin kaynaklarını tam olarak istila edemediği uzunca bir zaman, emperyalizme işbirlikçiliği yeterli görmüştür.

24 Ocak 1980 karaları ile birlikte devletin ekonomideki rolü ikinci plana itilip, ekonomide yeni bir dönem başladı.

– İstikrar paketi tam anlamıyla Türkiye’nin “serbest piyasa ekonomisine” geçmesini ve uluslararası sermaye ile uyum sağlanmasını amaçlıyordu.
– Dışa kapalı bir ekonominin yerine, dünya sermayesi ile bütünleşen bir ekonomi modeline geçiş hedeflenmekteydi. Yabancı sermayeye ilk kez kapılar bu kadar net olarak aralanıyordu.
– Dışarıdan almaktansa içeriden temine dayalı “ithal ikameci” politikaların yerine döviz girişi sağlayacak, ihracata dayalı bir ekonomi modelinin benimsenmesi amaçlanıyordu.
– Kamunun fiyat denetimlerinde mümkün olduğunca taraf olmaması ve fiyatlar genel seviyesinin piyasada oluşan arz-talebe göre belirlenmesi hedefleniyordu.
– Kamunun ekonomi içindeki payı azaltılacak. Özel kesim öne çıkarılacak. Sermaye piyasaları oluşturulacak, kambiyo rejimi serbestleştirilecek. Tüm bunların yapılabilmesi için ise kurumsal ve yapısal düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Bu aynı zamanda Cumhuriyet Türkiye’sinde, Devletçilik ilkesinin yeniden anlamlandırılması da oluyordu.
– Faiz hadlerinin artık devlet tarafından değil piyasa tarafından belirlenmesi ve enflasyon üzerinde faizin hayata geçirilmesi yani reel faizin oluşmasına imkân sağlanıyordu.

12 Eylül 1980 darbesi ile istila başladı, kamu kaynakları sonuna kadar sermaye sınıfına açılmıştır. Ucuz iş gücü ve örgütsüz işçi sınıfının yanı sıra, devletin kontrolündeki işletmelerin satışları başlatılmış, devletin ekonomideki eli ayağı komple çektirilmiş oldu.

Bu ekonomik model her türlü krize açık hale gelip, yabancı sermayeyle iç içe giren ticari ilişkiler, emperyalist ülkelerdeki durağanlık ve kriz koşullarından Türkiyenin’de etkilenmesine sebebiyet verdi. Türkiye’de bugün yaşanılan krizin ülke kaynaklarının sona erdiği sermaye sınıfının Türkiye özelinde emperyalist hayaller kurduğu, AKP’den Suriye de ki savaşın ardından Afrika ve doğu Akdeniz de yayılmacı ve işgalci savaşlarına devam etmesini istiyor.

Sermaye sınıfı devlet destekli değişik serüvenlerle geldiği bugüne, emperyalist devler arasındaki gerginliklerden yararlanıp işbirlikçi pozisyondan emperyalist devlet olmaya terfi etmek istiyor.

Kendi gemisini ilerletmek içinde herkesi aynı gemiye bindirme gayesinde, ilerleyen bu gemide emekçi çocukları ölecek, içerde fabrikalarda alınmayan önlemler yüzünden cephede patronların gemisi yürüsün diye, TÜSİAD bu gemide, TOBB bu gemide, AKP bu gemide, MHP bu gemide, tezkereye evet diyen diğer partiler aynı gemide, bu gemi bandırma vapuru değil başka ülkeleri işgal gemisidir.

Bu gemi daha fazla kazanç için yola çıkmıştır. Bu zorlamayla ilerleyen geminin dışında kalması tarihsel çıkarına olan işçi sınıfının ayrı bir gemiye ayrı bir kaptana ihtiyacı var.