Dünya sermaye sınıfı karşısında işçi sınıfı iktidarlarını görmeye başladığı 20. Yüzyıl’da çareyi emperyalizmle bağıntılı sermaye sınıfının, ırkçı dinci yoz iktidarlarını hayata geçirmekte gördü. Faşizm bir yönetim şekliydi. Emperyalizmle bağı soyutlanamayacak kadar netti. İşçi sınıfına karşı uyguladığı otoriterlik keyfiliğinde değil zorunluluğundan kaynaklıydı. İtalya’da faşist yönetim iktidara gelmeden önce ülkede grevler patlak vermiş Mussolini bu grevler karşısında sermaye sınıfının yanında yer almıştır.

Siyaset arenasındaki yerini halk tarafından kurtuluş arayışının cisimleşmesinden alıyordu. İtalya’da aynı zaman da büyük bir ekonomik kriz de mevcuttur. Faşist parti, tek kişiye indirgenemeyecek, halkın zayıf noktalarını kullanarak sermaye sınıfının varlığını garantiye alacak karşısındaki sınıfın önceliklerini geri plana itecek siyasi söylemler geliştirip, kalıcı bir yönetim şekli haline gelmek gibi bir düşünceyle kendisini var etmeye çalışır. Özü itibariyle içinde büyük bir anti komünist düşünce barındırması dönemin gerçekliğiyle alakalıdır.

Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı 2. Dünya Savaşı’nda kazandığı zafer solun ve işçi sınıfının yükselişine neden olurken, sermaye sınıfı emperyalistler, Kimi zaman yükselen işçi sınıfı hareketlerine ve gelişen sola karşı darbelerle kendisini gösterdi.

2.Dünya Savaşı’ndan sonra sağcılık faşizmin düşüncelerini benimseyen, anti kominist yapılanmalar olarak siyaset sahnesinde yerini aldı.

Türkiye’de ise sermaye sınıfı, kitlesel işçi sınıfı eylemleriyle ve sınıf sendikacılığıyla 1960 yılından sonra tanıştı. TİP’in 1965 seçimlerinde 15 milletvekili ile meclise girmesi, ardından DİSK’in kuruluşu ve ardından 15-16 Haziran direnişi sermaye sınıfını önlem almaya zorladı. 12 Mart 1971 darbesi bunun göstergesidir.

Bu darbenin arkasından sol kısa bir duraklamanın ardından güçlenerek yoluna devam etti. İşçi sınıfı işyerlerinde örgütlü, mahallelerde örgütlü, sermaye iktidarı sağcıları militarist bir güç haline getirip kimi zaman grevdeki işçilere saldırttı, kimi zaman Üniversitedeki solcu öğrencilere saldırttı. Bazende toplu katliamlar gerçekleştirerek solu iktidar arayışı yerine savunmacı bir yola çekmeyi başardı.

Milliyetçilik, dincilik sağcıların düşünsel yapısıyken anti komünizm yine belirleyiciydi. 1977’in 1 Mayısı’nda işçi sınıfına, 1978’de Maraş’ta 7 gün süren 100’den fazla insanın katledildiği olayın sorumlusu devlet destekli sağcılardır.

Bu yaşanan gelişmeler sol tarafından bir faşizm tahliliyle birlikte, “birleşmek”,” direnmek”, sol söylemler geliştiren Ecevit ve CHP’ye oy vermeye itti.

Yaşanan olaylar 12 Eylül 1980 darbesinin gelişini gösteriyordu. Ünlü 24 Ocak kararlarının ise o dönemin koşullarında uygulanabilirliği yoktu.

– Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçmesi hedeflenmiştir.
– Yabancı sermayeye büyük teşvikler ve vergi indirimleri uygulandı.
– Fiyatlar devletçilik ilkesine göre değil arz talep ilkesine göre belirlenmesi hedeflendi.
– Kamunun ekonomi içinde payı azaltıldı.
– Kambiyo rejimi serbestleştirilmesi hedeflendi.
– Faiz oranlarını devlet değil, piyasa tarafından belirlenip real faiz oluşması amaçlanmıştır.
– Döviz ticareti serbest bırakılmıştır
– Vergiler indirilmiş, teminatlar düşürülmüş, ithalat kolaylaştırılmıştır.
– Fiyatların denetimi kaldırılmış, Kamu kurumlarının ürettikleri malların fiyatları yükseltilmiştir. .(
http://www.anlikdergisi.com/2018/01/27/turkiyenin-en-radikal-donum-noktasi-24-ocak-karalari/)

İşçi sınıfı ve sol; serbest piyasa ekonomisinin uygulanabilirliği için fiziksel ve düşünsel olarak bitirilmeye çalışıldı. İşçi sınıfı dönemsel reaksiyonlar geliştirdi ise de sol düşünsel olarak darbeden kurtuluşu sağcı sivil Özal’ın önünde eğilmekte gördü.

Sağcılar 24 Ocak kararlarının sahiplenicisi ve uygulayıcısı oldu. O dönemden 2002 yılı AKP iktidarına kadar muhafazakarından, liberaline kadar sosyal demokratı dahil bu ekonomik modelin özüne sadık kaldılar.

AKP ise kapsayıcı hızlı sermaye sınıfına hizmette, halkın duygularına ve isteklerine uygun siyaset geliştirmesiyle, programıyla ve istikrar söylemiyle ekonomideki devletçiliğin kalan kısmını bitirdi. Emperyalizme tam bağımlılık ve alan açmadaki hüneride iktidarını sürdürmesini sağladı.

Peki Erdoğan, 24 Ocak kararlarıyla sorunu olmayan bir siyasi projenin uygulayıcısıdır. Sermaye sınıfı için laiklik, cumhuriyet kendi çıkarlarına zarar veriyorsa önemsizleşir. AKP toplumun yaşamına dinciliği milliyetçiliği kazımaya çalışmış, toplumun bir kısmı bunu kabul etmemiş ancak kurtuluş için çıkar yolda bulamamıştır. İktidar ise dini siyaset ile toplumda kullanışlı hale geldiğini muhalefete kabul ettirmiştir.

Türkiye’de iktidar olmanın dini siyasette kim iyi kullanıra indirgeyip aradan çekilmiştir. AKP iktidarı artık topyekün bir düzen değişikliği dışında kalıcıdır.

Erdoğan’dan kurtuluş akli dengeleri bozmuş, otoriterlik faşizmle eşdeğer hale gelmiş, Erdoğan’a siyasette insan üstü anlamlar atfedilmiş, gidişi kurtuluş sayılmış durumdadır.

AKP sermayesi ve karşı sermaye diye yeni tanımlamalar ortaya çıkmış, sermaye sınıfıyla iktidarın karşıtlık üzerine değil , çıkarsal bir bağı vardır. Sol TÜSİAD’ı alkışlacak duruma gelmiş, KOÇ grubu ümit olmuştur. AKP döneminde karına kar katan bu sermaye dostluktan çok düşmanlığı hak ediyor. Emperyalizmle olan ilişkisi ise hep daha fazla hizmet üzerine kuruludur.

Başta söylemiştim, faşizm: milliyetçiliği, dinciliği, anti komünizmi içinde barındırır toplumun hassas noktalarına dokunur. Sağcılık da böyledir. Sol bu hassasiyetleri sınıfa, işçi sınıfının öncelikli sorunlarına evriltmeli ve sınıfa karşı sınıf tezini taktiksel olarak geri çekmeden yoluna devam etmelidir.

Komünistler ise bu dönemde taktiksel gelişimlerini güncel sorunlara heba etmeden iktidarı ele geçirmek adına kullanmalı. İftar sofralarında el açarak duayla sosyalizmin geleceğine dair metafizik bir inanışı yoksa.