Uluslar üzeri bir siyasi ve ekonomik yapılanma olan AB’nin, Koronavirüs (Kovid-19) salgının ilk anlarında, birlikte mücadele edebilme kapasitesini ortaya koyamaması ve üye ülkeleri kendi ulusal sınırları içerisinde yalnızlığa terk etmesi uzun yıllar telafisi mümkün olmayacak bir hayal kırıklığına neden oldu. Bu da yetmezmiş gibi Almanya, Fransa ve Çekya gibi ülkelerin tıbbi malzeme ihracatını yasaklaması meseleyi hayal kırıklığının da ötesine taşıdı.

Salgının ilk zamanlarında korkularından kafalarını saklandıkları deliklerden çıkaramayan aşırı sağcı hareketlerin ortaya çıkan duygusal boşluktan yararlanarak, daha şimdiden krizden siyasi rant elde etmeye çalıştıkları görülüyor. Bunu sağlamak adına, salgın önlemlerini protesto etmek için toplanan kalabalıkların arasına sızarak faşizm virüsü bulaştırmaya çalışıyorlar. Ortalığa saçtıkları hastalıklı komplo teorilerinin sonu gelmiyor. Onlara göre bu salgından Merkel, Bill Gates, Yahudiler ya da Müslümanlar sorumlu. Bu kişi ya da dini grupların “Yeni Korona Dünya Düzeni” adını verdikleri sistemin yaratıcıları olduklarını iddia ediyorlar. Bu tip söylemler, aşırı sağcı sosyal medya mecralarından Kovid-19 önlemlerine yönelik kurulan protesto gruplarında da paylaşılıyor, böylece aşırı sağcılığın normalleşmesine ve yükselmesine katkıda bulunuluyor. Hele hele mitoz bölünerek çoğaldıklarını düşünürsek… Salgın öncesinde temel problemlerinden biri yükselen neofaşizm olan AB’nin, salgın sonrasında da bu meseleyle keskin bir şekilde yüzleşeceği anlaşılıyor.

Neofaşist cephede değişen bir şey yok özetle. Yine anti-semitizm, anti-brüksel, anti-göç ya da anti-islam tezleriyle tahkim ettikleri söylemleri doğrultusunda yırtıcı bir politik tavırla hareket ediyorlar. Yaşanan her türlü toplumsal sıkıntıyı bir şekilde sapkınlıklarına aparat yapabilme becerileri övgüye değer doğrusu. Yabancı düşmanlığı, tapınılacak bir otorite arayışı ve kimlikçi siyaset… Bunların tamamı soy sop ırkçılığının kilometre taşları.

İstikrar arayışı Merkel’e yaradı

“Avrupa Koronavirüs krizinden sağ çıkabilecek mi” sorusu çok revaçta bugünlerde. Yanıtı itibarıyla oldukça karışık ve katmanlı bir duruma işaret ediyor bu soru. Şu anda ağırlığını giderek artıran yeni faşist söylemin politikayı etkileme gücüyle doğru orantılı bir pozisyondan bahsediyoruz. Bundan sonraki süreçte Batı Avrupa ve Anglo-Amerikan sistemde demokratik partilerin programları ya da seçim beyannamelerindeki ötekileştirici temaların ağırlığının ne kadar artacağına bakmak lazım. Sonuç itibarıyla, demokrasi ve statüko karşıtı dünya görüşleri sunan radikal, otoriter, antidemokratik partilere ilgi ve desteğin giderek arttığı bir süreçten geçiliyor.

Konuyu Almanya örneğinde ele alırsak, salgının ilk aşamasında insanlar aniden ortaya çıkan kriz karşısında bir istikrar arayışına girdiler. Sonuç olarak Başbakan Angela Merkel’in kanatları altına sığındılar. Merkel de sergilediği güçlü liderlikle siyasi etki alanını genişletti ve partisinin oy oranlarını epeyce artırdı. Ancak yine de salgın sonrası ortaya çıkması muhtemel bir ekonomik krizde hedef tahtasında kesinlikle Merkel ve ekibi olacaktır. Unutmamak gerekiyor ki henüz salgının ortasındayken İtalya Başbakanı Giuseppe Conte ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson, ülke ekonomisi bağlamında epeyce sert eleştirilerin muhatabı olmuşlardı.

Yeni öteki “Asyalılar”

Salgın, neofaşizm açısından hâlihazırda yeni fırsatlar da sunuyor. Örneğin, faşistlerin hedefinde olan Afrikalı ya da Ortadoğulu Müslüman göçmenlere Asya kökenlilerin de eklendiğini faşist liderlerin açıklamalarından anlıyoruz. Yine AB’nin salgının ilk evresinde duygusal olarak dağılmasını da heybelerine koyan aşırı sağcı ekibin, üzerinde gevezelik yapacağı epeyce konu birikmiş durumda.

Şunu net bir şekilde tespit etmek gerekiyor, Avrupa’yı vuracak bir ekonomik kriz en fazla faşist partileri güçlendirecektir. Salgın krizini iyi yönetemeyen AB üyesi ülkelerin hükümetleri de tepkilerin odağında olacaktır. Bu çok uzak bir senaryo olarak görülmemeli.

Neofaşizm konusundaki klişelere çok fazla takılmadan, neyle karşı karşıya olunduğunu iyi tahlil edebilmek adına faşizmin tarihsel ve güncel bağlamını anlamak gerekiyor. Temel olarak aşırı sağ; ırksal, kültürel ve etnik ayrıcalıkları görmezden geldiği için “evrensel eşitlik ilkesi”nin karşısında duruyor. Bu nedenle Avrupa’da göçmenlerin kimlik bilincini sadece etnik ya da coğrafi kökenleri değil toplumdan dışlanmışlığın yarattığı sosyal koşullar da belirliyor. Hümanizmin de giderek daha fazla merkez siyasetin hinterlandından dışlandığını bununla birlikte düşünmek gerekiyor.

Aşırı sağcılar insanlığı, “iyiler, haklılar ve üstünler”e karşı “kötüler, haksızlar ve aşağılıklar” olarak kategorize ediyor. Bu ideolojiyi kısmen destekleyen ancak ırkçı ya da adanmış sağcılardan oluşmayan sadece “hileli siyasi sistemin” hasarlarından dolayı kendini bu kesimde bulmuş, yenilenmiş bir solun anti-neoliberal saflarına katılabilecek ve katılması gereken kitleye ulaşılması gerekiyor. Buna kuvvetle ihtiyaç bulunuyor.

Almanya’da şu anda, neofaşizmin yeşerdiği verimli saha olan nefret söylemi, egemen güçlerin etkisi ve manipülasyonu ile “nefret” niteliğinden arındırılarak, “eleştirel” bir ifadeymiş gibi takdim ediliyor ve bunlara politik alanlar açılıyor. Esasında tüm dünyada ırkçılığa ve faşizme yönelik tabunun eşiğinin giderek düştüğü görülüyor. Birçok ülkede faşizan uygulamalar, otokrasi eliyle normalleştiriliyor. Örneğin Macaristan… Avrupa’nın orta yerindeki bu küçük ülkeyi avucunda tutan Viktor Orban adlı otokratın, basın özgürlüğünden tutun da eşcinsel bireylerin haklarına kadar saldırmadığı alan kalmadı.

Ezcümle, Avrupalılar demokrasiye ve demokratik kurumlara sahip çıkmak zorundalar. Virüs, AB’nin ekonomik ve yapısal özelliklerinden ziyade medeniyete ve demokrasiye saldırıyor. Bu nedenle neofaşitlerin, korona krizinde ortaya çıkan belirsizliklerden faydalanmalarına izin verilmemeli. Unutmamak gerekiyor ki aşırı sağcıların karakteristik yapılarının en özgün özelliklerinden biri, kurnazca Avrupa toplumlarındaki hoşnutsuzluğu, bedbinliği ve politik boşlukları iyi yakalayabiliyor olmaları.