Faşizmin ata yurdu Avrupa’nın neonazileri, tüm kıta sathında, “Kimliğimizi kaybediyoruz, onu korumalıyız” arsız, yüzsüz söylemiyle politika yapıyor. Ekonomik sorunlara ilişkin bir çözüm önerileri yok, bilimsel çalışmalara yönelik bir ilerleme önerileri yok, yaşam standartlarının geliştirilmesiyle ilgili bir önerileri yok, yatıyorlar “kimliğimizi kaybediyoruz”, kalkıyorlar “kimliğimizi kaybediyoruz…”

Anladık, kimliğinizi kaybediyorsunuz, onu korumanız lazım da nasıl? İçerisinde yaşadığımız demokratik düzen, kurum ve kurallarıyla -en azından şimdilik- toplama kampları kurmanıza, insanları gaz odalarına ya da fırınlara göndermenize izin vermiyor farkındayız yine de siz kimliğinizi bir şekilde korumalısınız, biliyoruz ama nasıl?

İşte bu “nasıl” sorusunun yanıtını, 2011’de Anders Behring Breivik Norveç Utoya adasında, Brenton Tarrant da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde verdi. Her iki neonazi terör saldırısında aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 130 kişi yaşamını yitirdi. Bu saldırılar yeni bir iklimin habercisi, nedir bu? “Nefret iklimi” Bu iklim, kesinlikle ama kesinlikle ağızlarını her açtıklarında “kimliğimizi kaybediyoruz” diye bağıran neofaşist politikacıların eseri. Bu tip nefretten beslenen politik söylemlerin nelere yol açabileceğini elbette onlar da çok iyi biliyor. Neresinden bakarsanız bakın alt içerikleriyle birlikte zenofobiyi kışkırtma ve cinayete azmettirme eylemlerini içeren subliminal bir mesaj bu ve bence muhatapları tarafından oldukça doğru algılanıp, gereği yerine getiriliyor. Buradan hareketle neofaşist politikacıların servis ettiği, “yetişin a dostlar kimlik falan kalmadı, gitti elden” türü ağlaşmaların sonuçları itibarıyla masum birer yakınma olmadıklarını görüyoruz, anlıyoruz. Bu nedenle, Yeni Zelanda tarzı katliamların azmettiricisi, salt korku ve kaygıları köpürterek siyasette yer açmaya çalışan neofaşist politikacılardır. Sonuçta faşizm insanlığa kan, barut ve ölümden başka ne vadediyor ki?

Bu katliam sevdalısı neofaşistleri, medeni dünyayı yok etme çabasında oylarıyla destekleyenlerin, bunların yaktıkları ateşten etkilenmemeleri mümkün mü? Elbette değil. Onlar da evlatları da gelecekleri de yanacak bu ateşte. Kimsenin bundan şüphesi olmasın. Tarih bunun örnekleriyle dolu.

Alman neofaşistler suskun

Bu arada, başka ilginç bir durum daha yaşandı. Alman neofaşistlerin partisi Almanya için Alternatif (AfD), Yeni Zelanda saldırısının ardından piyasadan kayboldu adeta, deyim yerindeyse “çıt” yok. Batı dünyasında yaşanan bir saldırıya jet hızıyla tepki veren, olanca terbiyesizlikleri, cehaletleriyle İslamofobi ve nefret pompalayan parti yetkililerinin, Yeni Zelanda’daki terör saldırısının ardından “anlamlı” bir sessizliğe bürünmeleri bende hiç şaşkınlık yaratmadı. Fundamentalist İslamcı terör karşısında yıldırım hızıyla sosyal medyaya dalan Beatrix von Storch, Alice Weidel, Jörg Meuthen, Stephan Brandner ya da Alexander Gauland gibi AfD’li politikacıların yerlerinde yeller esiyor. Birkaç yerel AfD’li politikacı dışında pek ağzını açan olmadı o cenahta. Anlaşılan yeni sürüm naziler, Hristiyan dünyası ve İslam dünyası arasındaki sınırları daha da keskinleştirmeye çalışıyor.

Acaba, neonazi katil Tarrant, bunlara pek de “aşağılık” görünmüyor mu mesela ya da ne bileyim, “benim teröristim günahıyla sevabıyla benimdir” falan diye mi düşünüyorlar? AfD’nin web sitesine bakıyorum, Yeni Zelanda ile ilgili tek kelime yok. Kafayı göçmenlere takmışlar. Web sitesi zenofobik mesajlarla dolu. Bir süre sonra muhtemelen Breivik’in olduğu gibi Tarrant’ın da neofaşist çevrelerde bir efsaneye dönüştürüldüğünü göreceğiz. Bunların çevresindeki çocuklar bu katillerin efsaneleriyle büyüyecek, bizler de yeni “Breivik”ler ve “Tarrant”larla birlikte yaşamak zorunda kalacağız. Dünya faşizmle böyle kirleniyor ve çürüyor işte. Neonazi ya da fundamentalist İslamcı fark etmez, tüm terör eylemleri bu çürümenin dışarıya sızan pis kokuları. Bu nefretten göçmenler, Yahudiler, evsizler, LGBTI bireyler kısacası toplumun tüm katmanları payını alıyor. Bu noktada, faşist katil Adolf Hitler’in “eğer bir millet özgür olacaksa; gurura, irade gücüne, meydan okumaya, nefrete, nefrete ve yine nefrete ihtiyaç duyar” sözü faşizmin özünü tarif etmesi açısından oldukça önemli kanımca. Neofaşistlerin tek politik malzemesinin “nefret” olduğunu unutmayalım.

Faşizm, propaganda aygıtı olarak kullandığı zekâ seviyesi düşük, nefret seviyeleri yüksek politikacılar aracılığıyla her geçen gün daha fazla sızıyor toplumun kılcal damarlarına. Okuyoruz basından AfD’li politikacılar, okullarda öğrencilerle bir araya gelmek istiyorlarmış. Klasik faşist örgütlenme ve propaganda yöntemi olarak eğitimi hedef alıyorlar. Çocukları yani. Bizde de aynısı olmadı mı eğitim İslamcı faşistlerin oyun alanına dönüştürülmedi mi?

“Popülist” mi?

İş öyle bir noktaya geldi ki bırakın neofaşistleri sıradan Avrupalılar dahi Tarrant’a “terörist” diyemiyor. Neofaşizm bu derece baskılamış durumda zihinleri. Yeni Zelanda’daki terör saldırısı yaşandığından bu yana Avrupa medyasına bakıyorum, bu planlı terör eylemini düzenleyenle ilgili olarak çoğunlukla “saldırgan” ya da “tetikçi” ifadesi kullanılıyor. Bu ifadeler, neofaşizmi yumuşatmak için piyasaya sürülen “popülist sağ” ya da “aşırı sağ” ifadelerinin bir başka versiyonu ama meseleyi bir yere kadar uyutabiliyorsunuz, bir yerden sonra -Yeni Zelanda’da olduğu gibi- patlıyor.

İnanın bana bu yeni sürüm faşizm, 1930’ların faşizmi kadar kan sevdalısı ve katliam özlemi içerisinde. Avrupa’da göçmenler her gün yüzlerce fiziki saldırı ve sözlü tacize uğruyor. Birkaç gün önce Alman medyasında yer alan bir haberde geçen yıl mültecileri hedef alan 2 bin suç işlendiği bilgisi yer aldı. Bu suçların tamamı neofaşist içerikli. Avrupalı merkez siyaset liderleri, “popülist sağ” tarzı kodlamalarla etraflarını ve kendilerini uyutmaya, avutmaya devam etsinler. Bu saldırıları, salt “kültürel farklılıktan kaynaklı faşizm” olgusu ile açıklayabilir miyiz? Tabii ki hayır. Bu düpedüz soy sop ve kan faşizmi. Saldırıyı düzenleyenleri de bu nedenle neofaşist/neonazi terörist olarak nitelemek gerekiyor. Ayrıca söylemek gerekiyor ki faşizm faşizmdir. Öyle “kültüreli”, “popülisti”, “aşırısı” falan olmaz.

Dünya’nın yeniden faşizmin ölüm ve kan kokan sarmalına doğru ilerlediğini görüyoruz. Dışarıdan bakınca refah, güçlü ekonomi, sanayi hamlesi falan vadeden faşizmin geri planda tek bir eylem için hazırlandığını biliyoruz. Faşizm kan dökmek ve medeniyeti yok etmek için pusuda bekleyen bir ideoloji. İşte tam da bu yönüyle faşist olmak bir hak değil suçtur, insanlık suçudur, barbarlıktır. Ülkesine birkaç göçmen geldi diye neofaşistlere oy vererek, onların palazlanmasına, semirmesine neden olanlar da bu suça açık bir şekilde ortaktır.