Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri sona erdi ancak etkileri devam ediyor. Avrupalılar, aşırı sağın seçimlerde oyunu belirgin bir şekilde artırmış olmasının nedenlerini tartışıyor. Ancak bu tartışma, argümanları itibarıyla oldukça sığ bir düzlemde yürütülüyor. Aşırı sağın etkinliğini güçlendirebilecek tek unsur oy oranı mı? Aşırı sağ meselesinin oldukça kaotik ve çok boyutlu olduğu, hızlı metastaz kabiliyetiyle toplumun tüm katmanlarına sinsice sızmaya devam ettiği ön kabulüyle tartışmanın yol alması gerekiyor.

Fransız Sosyolog Bruno Latour, günümüz Avrupası’nın üç önemli tehditle yüz yüze olduğunu söylüyor. Nedir bunlar? Yaşlı kıtanın, “küreselleşmeyi icat etmiş ülkeler tarafından yüz üstü bırakılması”, “iklim değişikliği” ve “milyonlarca sığınmacıya bir sığınak bulma zorunluluğu” Aslında kuş bakışı, bu üç sorunun da birbirleriyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. AB’nin lüks bir küresel mağazaya dönüşmesi için canhıraş çabalayan İngiltere’nin birkaç bin göçmen gelince birlikten firar etmeye çalışması, ABD Başkanı Donald Trump’ın dünyayı iklim değişikliğinin olası kötü sonuçlarından korumayı amaçlayan uluslararası anlaşmaları derdest etmek istemesi ya da kıtaya hücum eden milyonlarca göçmen… Tablo karışık. Şimdi buna bir de AB’nin yürütme organı niteliğinde olan AP’nin oldukça dalgalı ve parçalı yapısı da eklendi. Hiçbir sorumluluk kabul etmeyen, uzlaşmaya kapalı sert tutumlarıyla AP’yi zorlayacaklarını şimdiden ifade eden Eurofobik neofaşistlerle birlikte bu sorunların çözülebileceğini düşünmek hayalperestliğin sınırlarını bir hayli zorlamak oluyor kanımca.

AP seçimlerinden önce yaptığım analizlerde bazı dinamikleri göz önünde bulundurarak, aşırı sağın öyle sandıkları patlata patlata gelemeyeceğini ancak belirgin miktarda oyunu artırmasının mümkün olduğunu ifade etmiştim. Tablo aşağı yukarı böyle şekillendi. Mesele, “Şu aşamada aşırı sağın bu ivmesini sürdürmesine engel olunabilir mi” sorusunda kilitleniyor. Olunabilir elbette ama öncelikle sorunu doğru tanımlamak gerekiyor. “Faşistler her girdikleri seçimde oylarını artırıyorlar. Biz de onlar gibi konuşalım, vaatlerde bulunalım” stratejisi baştan çürümüş, baştan kokuşmuş durumda. Aslında bu, tümüyle ülkelerin siyasi alanını aşırı sağa terk etmek ve neofaşist ideolojiyi meşrulaştırıp merkez siyasete konumlandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Demokrasilerin tahammül sınırları

Ne yapılması lazım peki? Aşırı sağ partilerin siyasi geleceklerini şekillendiren önemli koşullardan biri diğer partilerin bunlara yönelik tutumları ve tavırları. Siyasetin merkezinde yer alan partilerin aşırı sağ ile olan ilişkisi belirleyici bir kıstas bana göre. Meselâ geçmişte, Belçika’da faaliyet gösteren aşırı sağcı Flaman Bloğu’na karşı diğer partiler bir araya gelerek onu meşru siyasetin dışına itmeyi başarmışlardı. Bununla birlikte aşırı sağcı partilerle işbirliğini geliştiren merkez siyaset enstrümanlarının ise bir süre sonra etkinliğini ve güncelliğini yitirmeye başladığını görüyoruz. Avusturya sosyal demokratlarında olduğu gibi.

Yasal ya da kurumsal düzenlemelerin aşırı sağın faaliyetlerini yeteri kadar sınırlayıp sınırlamadığı meselesi de diğer bir önemli koşul. Yeni nesil faşistlerin de aynı dedeleri gibi demokrasi hayranı olmadıklarını biliyoruz. Burada soru, “Demokrasi, kendisini yok etmeye programlı ideolojiler ve siyasi uzantılarına ne derece müsamaha gösterebilir” olmalı. İşte bu müsamahanın sınırları aşırı sağın etkisini, gücünü sınaması noktasında önemli. Yani faşistler açısından baktığınızda “pervasızlıkta ne kadar cüretkâr olabiliriz” sorusunun yanıtı bir anlamda.

Hindistanlı Antropolojist Arjun Appadurai, “Yeni otoriter popülist liderler, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, işçi hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam anlamıyla kontrol edemeyeceklerinin farkındalar. Bunun yerine, ülkelerinin ‘kültürel arınma’ yoluyla küresel anlamda siyasi bir güce dönüşeceğini vadediyorlar” cümlesi her şeyi özetliyor esasında. Appadurai, meselenin özüne temas etmiş. İşte neofaşistlerin, “Farklı kültürler bir arada yaşayamaz” temalı güya salt kültürel farklara indirgenmiş şirin ve masum ırkçılıkları böyle bir anlayıştan esinleniyor. Bu noktada bir kez daha teşhis ediyoruz ki neofaşizm tüm kaynakları ve etkinliğiyle kapitalizmin hizmetinde.

İşin bir de medya boyutu var tabii bu aşırı sağın etkinliği meselesinde. Aşırı sağcı liderler ilk zamanlarda yaptıkları saçma şovlarla medyanın ilgisini çektiler. Kameralar önünde Kur’an-ı Kerim yakma vs. Gelişen süreçte ekranlarda sık sık görünmeye başladılar. İlkesiz, kötü üsluplu ve çoğu zaman hakarete varan ifadelerin yer aldığı düzeysiz konuşmalarla siyaseti kirlettiler, seviyeyi düşürdüler. Ancak bu kalitesiz tiplerin çıkarıldığı programların reytinglerinin yüksek olması onları medyada kalıcı kıldı. Bu yoldan ilerleyen aşırı sağ argümanlar böylece milyonlara ulaşmış oldu. 

Aşırı sağ seçmen ve ideolojik oy

Şimdi yazımızın başlığında yer alan soruya gelelim. Aşırı sağ partilere oy verenler endişeli seçmen mi yoksa gerçekten bu partilerin ideolojisinin paydaşları mı? Araştırmalar, seçmenlerin genel olarak iki farklı motivasyonla oy kullandıklarını gösteriyor. Bunlar, “protesto oyu” ve “ideolojik oy” şeklinde kategorize ediliyor. Protesto oyu kategorisinde sık sık işittiğimiz “endişeli seçmen” kitlesi de yer alıyor. Bunların amacı, verdikleri sözleri tutmayan, siyaseten yozlaşmış yerleşik düzen partilerini cezalandırmak. İdeolojik oy ise tahmin edeceğiniz gibi desteklenen siyasi oluşuma duyulan ideolojik yakınlıkla ilgili. Bir araştırma yapılmış ve bu iki yaklaşımın seçmenin tercihleri üzerindeki etkisinin belirlenmesi için Avrupa Sosyal Taraması Araştırması (European Social Survey) adlı veri tabanı kullanılmış. Gelelim kötü habere, buradan elde edilen sonuçlar, her iki kuramın da aşırı sağcı partilerin oy oranları üzerinde etkisi olduğunu ancak ideolojik yakınlığın etkisinin protesto duygularına göre çok daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Buradan yola çıkarak kendilerini çağdaş demokratik sisteme entegre partiler olarak göstermeye çalışan bu 1930’lar faşizminin mirasçılarını ideolojik bir bakış açısıyla destekleyenlerin masum olmadıklarını vurgulamak gerekiyor. Kimse kendini kandırmaya çalışmasın, aşırı sağcı parti seçmenlerinin çok büyük bir bölümü “endişeli” falan değil düpedüz ırkçı/faşist.

Bu diğer yandan şu anlama geliyor, aşırı sağcı oyların büyük bir bölümü “ideolojik” tabanlı olduğuna göre hemen ilk tahlilde bu partilerin Avrupa siyasetinde artık kalıcı olduklarını söyleyebiliriz, en azından uzunca bir süre için. İkincisi, bu oyların “ideolojik” olmaları boyutuyla başka partilere kayma olasılığının düşük olduğu düşüncesinden hareketle aşırı sağcı partilerin yakın vadede büyüyemeseler bile erimeyecekleri tespitinde bulunabiliriz. Çünkü ideolojik bağlılıkla hareket eden seçmen, protesto oyu kullanan seçmene göre partisine daha fazla sadık olacaktır.

Bununla birlikte Avrupa siyasetine kabaca bakıldığında merkez soldan ya da sağdan partiler içerisinde aşırı sağa kaymanın oldukça yaygın bir siyasi hareketlenme olduğu görülecektir. Yine buna ek olarak solda ya da sağdaki partilerin söylemlerinde önemli ölçüde otoriterleşme olduğu da görülüyor. Bu da aşırı sağın demokratik/liberal siyasete sadece direkt değil dolaylı olarak da etki edebildiğini gösteriyor.

Tehdit sadece aşırı sağdan mı geliyor? 

Özetle, Avrupalıların yıllardır özenle geliştirmeye çalıştıkları liberal demokratik sistem, aynı zamanda bu sistemin yürütücüsü ve destekleyicisi konumunda bulunan merkez siyaset ve medya cephesinde açılan gediklerden sızan aşırı sağcı saldırılarla hırpalanıyor, yaralanıyor. Yani aşırı sağ bir anlamda kaleyi içten fethediyor. Görüldüğü gibi demokrasilerde tehdit sadece aşırı sağ cenahtan gelmiyor.

Aşırı sağın Avrupa toplumlarının emekçi tabanına kadar sızdığını, buradan da hatırı sayılır oranlarda destek gördüğünü düşünürsek sıkıntının büyüklüğü konusunda daha net bir fikir sahibi olabiliriz.

Umberto Eco, “Hoşgörüsüzlük her türden öğretiden önce vardır. Bu açıdan hoşgörüsüzlük, biyolojik köklere sahiptir…” diyor. O zaman ne yapmak gerekiyor? İlk etapta Avrupa toplumlarında yaşanan bu derin hoşgörüsüzlüğün kaynağını araştırmak gerekiyor. Bilinmeyene karşı duyulan korku, refah şovenizmi ya da daha birçok etken… Aşırı sağın süratle terör zeminine kayması nedeniyle daha hızlı hareket edilmesi gerekiyor.

Siyaset Uzmanı Michael Walzer’in, “Eğer devletler büyük mahallelere dönüşürse muhtemelen mahalleler küçük devletlere dönüşecektir. Üyeleri, yerel ve politik kültürü yabancılara karşı korumak için örgütlenecektir. Tarihte görüyoruz ki devlet ne zaman açık olsa mahalleler kapalı ya da dar görüşlü cemaatlere dönüştüler” tespiti çok önemli. Bunun yakın gelecekte tekrarlanma olasılığına dair çok sayıda işaret var. Bu bağlamda bana göre, Avrupalıların en temel görevi, neofaşistlerin ülkelerini dışarıya kapalı küçük mahallelere dönüştürmesini engellemek olmalıdır.