Almanya’da, bir politikacı, sivil toplum aktivisti ya da sanatçının, “Neonazilerden ölüm tehdidi içeren mektup alıyorum” demesi artık gündelik rutinler arasında sayılıyor. Bu rutini ilginç kılan enstrümanlardan en önemlisi bana göre, ölümle tehdit edilenler arasında bir hayli kadın olması.

Yazılarımın temel mevzularından olan faşizm konusunda sistematik ve bütünsel bir çözümleme yapmak amacında değilim. Zira bunun yapılamayacağını, faşizmin karanlık yüzünün ardında yaşanmış ve üzerinde kalın bir sır perdesi bulunan çok sayıda mesele bulunduğunu biliyorum.

Konumuza devam edelim. Son zamanlarda politikacı, sanatçı ya da sivil toplum gönüllüsü kadın aktivistlere gönderilen ve ölüm tehdidi içeren mektupların altında Neonazi terör örgütü “NSU 2.0” imzası yer alıyor. Size aklıma ilk gelen, en güncel vakaları söyleyeyim hemen. Sanatçı İdil Baydar, NSU davası Avukatı Seda Yıldız Başay, sol politikacılar Janine Wissler, Martina Renner, Anne Helm ve Yeşiller Eş Başkanı Annalena Baerbock.

Bu tehdit mektuplarında, devlet kayıtlarında yer alan ve kişinin izni olmadan açıklanması ya da dağıtılması yasak özel bilgilerin de bulunuyor olması çok ilginç. Biraz araştırınca özel bilgilerin sorgulandığı bilgisayarların bulunduğu adres hep aynı yeri gösteriyor, Hessen Emniyet Teşkilatı… Belli ki burası Neonazi terör çetelerine üye polisler tarafından ele geçirilmiş, bunlar gayet rahat ve açık bir şekilde sistemden kişisel bilgilere ilişkin sorgulama yapabiliyor. Almanya’da çıkın sokağa sorun, polisin içerisinde binlerce nazi gönüllüsü  olduğunu herkesten duyabilirsiniz. Bu artık sır değil tüm kamuoyu biliyor. İçişleri Bakanı, aşırı sağcı hayranı Horst Seehofer hariç. Seehofer, makamını Neonazileri korumak ve kollamak adına etkin bir şekilde kullanıyor. Örneğin, Alman iç istihbarat biriminin ısrarlarına rağmen polis içerisinde Neonazi soruşturması açılmasına izin vermiyor. Zaten bilgisayar takibi sonrasında gözaltına alınan polisler de savcılıkta çay ve kurabiye ikram edilip, bir iki saat dinlendirilip serbest bırakılıyor.

“FEMİNİZM BATI’NIN ALTINI OYUYOR” ZIRVASI 

Almanlar, elleri ve dilleri varıp bir türlü “neonazicik”lerine kıyamadıkları için bugün bu cinayet odağından kaynaklı casusluk ve terör olaylarının ardı arkası kesilmiyor. Federal savcılık da bunlara ilişkin bir türlü dava açmıyor, açamıyor. Devlete ait bilgileri ellerinin altında tutan Neonazilerin yürüttüğü bu casusluk çalışmalarının, bir dış güvenlik sorunu olarak algılanmamasına da ayrıca şaşırıyorum. Devlet rahatsız olmuyor. Neden? Çünkü çalınan bilgilerin şimdilik sadece göçmenlere ve solcu aktivistlere karşı kullanıldığı düşünülüyor.

Bununla birlikte, kadın aktivistlere yönelik saldırıların hafife alınması Almanya’nın demokrasi geleneği açısından büyük hata olur. Nazilerin özgünlüğünün bir parçası olan feminizm düşmanlığı bugün hâlâ belki de 1930’lardaki halinden bile canlı. Bakın bunu örneklere somutlaştırayım. Halle’deki saldırı öncesinde çektiği videoyu sosyal medyadan dağıtan Neonazi terörist, “Feminizm, Batı’daki düşen doğum oranlarından sorumlu. Bu da dışarıdan kitlesel göçe neden oluyor” diyordu. Peki Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 51 insanı katleden Neonazi ne diyordu? O da, “Kadınlarımız yeterli çocuk yapmadığı için Müslümanlar dünyamızı ele geçiriyor” veciz cümlesini yumurtluyordu. Norveç’te 2011 yılında 77 masumu öldüren Anders Breivik adlı nazi katil de savunmasında, “Feminizmin güçlendirilmesi Batı’nın sonu anlamına geliyor” demişti.

Görünen o ki suratları cehaletten kararmış faşistler için kadın salt üreme aracı. Bu kokuşmuş beyinli faşist katillerin tümü, “üreme aracı olmayı reddeden, özgürlük peşinde koşan kadınların tümü yok edilsin” subliminal mesajını bu şekilde muhataplarına ulaştırıyorlar. Bu net olarak görülüyor ve ardılları da ölüm tehdidi içeren mektuplarla emrin gereğini yerine getiriyorlar.

ÖZGÜR RUHLU KADINLAR

Bana göre, kadınların “eşit ve özgür bireyler” olma mücadelelerine karşı gösterdikleri refleksler, ideolojileri sınıflandırmada en kullanışlı göstergeler arasında yer alıyor. Bu bakış açısına göre, bir ideoloji için “medeni/insanidir” ya da “medeni/insani” değildir sınıflandırmasını rahatlıkla yapabiliriz. O nedenle, faşizmin hiçbir türevi uygar değildir.

Kadınların, proto-faşizmle yönetilmiş ya da modern faşist sistemlerin hüküm sürdüğü ülkelerde “ötekiler”den sonra en fazla baskıya ve sömürüye maruz kalan toplum kesimi olduğunu biliyoruz. Gerek Hitler Almanyası gerekse Mussolini İtalyası’nda kadınların faşist rejimlerin selameti açısından “çocuk doğurma” misyonu içerisine hapsedildiğini görüyoruz.

Bugün de üzüntüyle tespit ediyoruz ki, toplumsal cinsiyetçiliğin öğretilmiş kalıpları arasında sıkışıp kalan kadınların nefes alabilecekleri alan giderek daralıyor. “Kadın doğursun, iyi bir anne olsun” tarzı cinsiyetçi savunular, net bir şekilde faşizmi tahkim edici ögeler olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak, gerici ve faşist nitelikler taşıyan politik hareketlerin tamamı kadını sosyal yaşamda yok etmek üzerine kurgulanmıştır. Çünkü dinamik ve eğitimli bir kadın kitlesinin bu türden hareketler için uygun bir zemin olmadığı ortadadır.

Yazımıza İtalyan devrimci Yazar Maria Antoniette Maccioccihi’nin bir sözüyle son verelim. Maccioccihi, “Hiçbir gerici hareket kadınların desteği olmaksızın iktidardaki durumunu sürdürememiştir ama tersine hiçbir diktatörlük de kadınların mücadelesi olmadan devrilmemiştir” diyor. Biliyor ve inanıyorum ki kadınlar, faşistlerin kendilerine biçtiği elbiseyi yırtıp atacaktır. Unutmamak gerekiyor, özgür ruhlu kadınlar dünyanın herhangi bir ülkesinde faşizme karşı verilen mücadelenin en önemli cephe hattıdır.