Görsel: Charles-Clegg

Avrupa kıtası genelinde aşırı sağ hareketlerin, yeni siyasi dinamikleri etkileyecek düzeyde palazlandığı bir süreç yaşanıyor. Bu vaziyet öyle bir trend yakaladı ki, Avrupa Birliği’nin (AB) örneğin, dış politika mesajlarında yeni faşist söylemlerin izlerini kolaylıkla takip edebiliyorsunuz.

Kapitalist sistemin arızalarından kaynaklanan krizler; yoksulluk, işsizlik, savaşlar ve kitlesel göçlere neden olurken, tüm bu olan bitenin bakiyesi olan ırkçı-faşist hareketler de giderek güç kazanıyor. Bu tablonun en katmanlı örneklerinden biri, ülkeler bazında Almanya.

Alman iç istihbarat birimi tarafından yayımlanan raporların bu bağlamda dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Son raporlardan geçen yıl 24 bin 100 olan Neonazi sayısının, daha bu yılın ilk 6 ayında 8 bin artarak, 32 bine yükseldiğini öğreniyoruz. Henüz bundan birkaç yıl önce şiddete ve cinayete eğilimli Neonazi sayısı bin 500 civarındayken, şimdi 13 bine çıkmış. Yani? Yanisi şu, krize girmiş kapitalist sistemin takipçisi olan ülkeler, kaçınılmaz olarak polis devleti uygulamaları ile ırkçı-faşist hareketlere daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Irkçı-faşist yapılanmaların yeşerip boy verdiği asıl saha burası işte. Almanya’da ırkçı saldırıların sayısındaki artışı en verimli izah edecek argümanın bu olduğunu düşünüyorum.

Esasında özü itibarıyla, yoksulluk, savaşlar ve göçler kapitalist sistemin direkt çıktısı. Tüm bunların üzerine basarak yükselen ırkçı-göçmen düşmanı faşist yapılanmalar da kapitalist sistemin öz be öz evlatları. Almanya’da polisin, açıklama yapan 5-10 Neonazi’yi değil de onları protesto etmek için toplanan binleri dağıtmaya çalışmasını başka neyle açıklayabiliriz ki?

Şu açıkça görülüyor, bugün yaşanan kapitalist krizi yönetemeyen Alman sermayesi, 2. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yeniden faşistlere ihtiyaç duyuyor. Alman Federal Meclisi’nde ana muhalefet koltuğunda oturan Almanya için Alternatif (AfD) adlı Neonazi partisi tam da bu iklimin gayrı meşru çocuğudur.

AVRUPAMERKEZCİLİK VE IRKÇILIK BAĞLANTISI

Portekizli Gazeteci José Goulão, yakınlarda okuduğum bir makalesinde bu konuda hayli ilginç tespitlerde bulunuyordu. Goulão özetle, “Kapitalizme örgütlü bir şekilde saldırmadan ırkçılıkla etkili bir mücadele yürütmek imkânsızdır. Irkçılık, polis şiddeti, yabancı düşmanlığı, homofobi, kültürel ayrımcılık, sömürgecilik, terörizm, savaş ve çevre katliamları aynı ağacın dallarıdır. Bunlar küreselleşme yolunda ilerleyen ve kapitalizmin varlığını sürdürmesi için giderek kaçınılmaz olan milliyetçilikleri ve faşizmi içeren bir sistemin parçalarıdır” tespitinde bulunduğu makalesinde, Avrupa’yı; “ayrımcılığı, şiddeti, kültür ve medeniyet eksenli Eurocentrism’i (Avrupamerkezcilik) kullanan ve suistimal eden ırkçı, sömürgeci bir kıta” olarak tanımlıyordu. “Avrupa neden ırkçı-faşist hareketlerin etkisinden kurtulamıyor” diye soranlara da yanıt vermiş Goulão aslında.

Avrupamerkezciliği genel kadrajda, “öteki” kavramının besleyicisi ve taşıyıcısı olan, Avrupa kültürünü diğer kültürlerin üzerine konumlandıran bir siyasi anlayış olarak özetleyebiliriz.  Avrupalılığın, Avustralya’dan tutun ABD’ye kadar güçlü bir şekilde kutsandığı kabulünden hareketle geliştirilecek bir perspektif yardımıyla Avrupamerkezci yaklaşımların ırkçılığın küreselleşmesine olan katkısı anlaşılabilir.

Avrupamerkezciliği, Rönesans’a kadar götüren siyaset bilimciler olduğu kabulünden hareketle, yaşlı kıtanın kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş bu anlayışın, bugün soldan ya da sağdan neredeyse tüm siyasi oluşumları etkiliyor olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Bakın çok spesifik bir örnek vereyim. Bugün Almanya’da ırkçı-faşist parti AfD’nin üyesi-aktivisti olup tarih öğretmenliği yapanlar olduğunu yazıyor gazeteler. Ne kadar garip bir durum. Almanya’nın yakın tarihinin en silinmez utancı olan Yahudi soykırımını nasıl anlatıyor bu faşistler acaba öğrencilere? Nitekim bu partinin en keskin tavrının soykırım inkârcılığı olduğunu herkes biliyor. Bu inkârcılık öyle bir noktaya ulaştı ki Berlin’deki soykırım anıtının kaldırılmasını isteyen parti yöneticileri bile çıktı. Yine Neonazi partisi üyesi ilkokul öğretmenleri olduğunu biliyoruz. Bu öğretmenlerin, sınıflarında bulunan yabancı kökenli öğrencilere ne gibi travmalar yaşattıkları konusunda bir araştırma yapılması gerekmiyor mu? Gerekiyor tabii ki ama yapılmıyor. Çünkü, Almanya’yı ırkçılığın gerçek bir problem olduğunu düşünenler değil onu siyasi hedeflerine payanda yapmaya çalışanlar yönetiyor.

 IRKÇI-FAŞİST KARANLIK

Avrupa medyası uzun yıllar boyunca Neonazi siyasi hareketleri, basite indirgeyerek, “Avrupa Birliği karşıtı” şeklinde tanımladı. Bu partilere üye teröristler insan avına çıkıp, toplu katliamlar düzenlemeye başlayınca medya içerisine düştüğü şoku uzun süre atlamadı. Daha yeni yeni haberlerde, bu hareketler ve üyeleri için “terörist” ifadesi kullanılıyor ama gelgelelim tren çoktan kaçtı. Bu noktada artık ırkçı-faşist hareketlerin kendileri olmasa bile söylemlerinin geleneksel sağ ve hatta sol partiler tarafından siyasetin merkezine taşındığını görüyoruz.

Demokratik kurumları da dâhil olmak üzere Avrupamerkezcilik anlayışı yörüngesine konumlanan yaşlı kıtada bugün eşitlik, demokrasi ve refah sacayakları üzerinde yükselen devlet modelleri nostaljiden ibaret maalesef. Barış ve özgürlük idealleri, günümüz Avrupası’nda eskiye dönme özlemi içerisinde yanıp tutuşan ırkçı-faşistler ile geleceği düşünme yeteneği olmayan merkez siyaset temsilcileri arasında eriyip gidiyor.

Sanırım en büyük talihsizlik, zamanın sorunlarına çözüm üretme konusunda ideolojik hamleler yapamayan merkez siyasetin sağ ve sol unsularının, ırkçı-faşist politikanın sahasında oyun kurmaya mecbur olmaları. Sol-sosyalist partilerin de salt retorik üretmeye kurgulanmış politik anlayışları eşliğinde ideolojik reflekslerinin felç olduğunu üzerine koyduğumuzda, demokrasiye kurulan tuzağın boyutları kendiliğinden gözler önüne seriliyor.

Sonuç olarak, tüm bu nedenlerden ötürü faşizm ile mücadeleyi yürütecek anti-faşist hareketlerin tahkim edilmesi gerekiyor. Anti-faşist mücadele sınıfsal duruşunu kaybettiğinde düzen içinde erir ya da düzenin bir aparatı haline dönüşür. Bu bağlamda, kapitalizme karşı mücadele bizzat faşizmin kendisine karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez. Bu da yine bizzat ayakları yere sağlam basan, ideolojik omurgası oturmuş, Gramsci’nin ifadesiyle “organik entelektüel” sınıfı güçlü sol siyasal oluşumların önderliğinde gerçekleştirilebilir. İnsanlığın, üzerine çöreklenen ırkçı-faşist karanlığı yırtıp atmasının biricik çaresinin bu olduğuna inanıyorum. İhtiyacımız olan şey “barış”. Daha fazla kan ve daha fazla gözyaşı değil. Amerikalı antikapitalist Yazar Upton Sinclair’ın ifadesiyle, “Faşizm, kapitalizm artı cinayettir”.