Neofaşist şiddet dünyaya dalga yayılıyor. Hindistan’da Hindu milliyetçisi Narendra Modi’nin koskoca Keşmir’i bir kafese hapsetme girişimleri, İtalya’da plaj partilerinde yaptığı şovlarla adından söz ettiren faşist politikacı Matteo Salvini’nin göçmenlere yönelik mütecaviz hareketleri, ABD Başkanı Trump’ın Müslüman milletvekillerine yönelik ırkçı nefret kokan tweetleri… Saymakla bitmiyor. Hiç değişmeyen şey, faşistler dünyanın neresinde olursa olsun değersiz, arlanmaz ve cahil.

Yaşadığımız çağda yeni faşist liderler açısından en dezavantajlı durum, modern ulus-devletlerin kendi ekonomilerini yönetemiyor oluşları. Neofaşist liderlerin tamamı uluslararası sermayenin kontrolü altında bulunan ülke ekonomilerini domine edemeyeceklerini çok iyi bildikleri için bunun yerine ülkelerinin homojen etnik yapılarıyla küresel anlamda bir siyasi ağırlığa kavuşmasının mümkün olabileceğini iddia ediyorlar. Post-faşizm özü itibarıyla buradan besleniyor buna bir yönüyle “kültürel arınma” çabaları da diyebiliriz. Aksi halde örneğin, Almanya gibi ekonomik refahını göçmen işçiler üzerinden tahkim eden bir ülkenin parlamentosunda ırkçı/faşist partinin bulunmasını açıklamak oldukça sıkıntılı olurdu.

Üzülerek tespit etmek gerekiyor ki özellikle Avrupa’yı etkisi altına alan faşist ivmelenmenin en önemli nedenlerinden biri AB Komisyonu tarafından dayatılan ekonomik politikalar. Bu noktada konuyu travmatize eden şey, AB’nin, finans kapitalizmin uzlaşmaya kapalı kurallarını üyelerine dayatan bir araç haline getirilmesi. İtalya örneğinde olduğu gibi. İtalya’da AB’nin ekonomik tavsiyelerini sert bir şekilde eleştiren faşist parti Lega Nord’un anketlerde yüzde 30’un üzerine çıktığı görülüyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki bunu fırsat bilen post-faşizmin altın çocuğu Lega Nord Lideri ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini, tek başına iktidar hülyalarıyla koalisyonu bile dağıttı.

Faşizmin bir realite olarak siyasal ajandalarda yeniden yer almaya başlaması, Avrupa siyasal sahasında sosyal demokratlar tarafından neoliberalizmin insafına terk edilen işçi sınıfının bunalımlarının artmaya başladığı bir zamana denk geliyor. Avrupa solu, katastrofik bir çatışmaya doğru yol alan demokrasi ve neofaşizm arasındaki kavgada emekçi sınıfını kendi safına çekemiyor. Tabii ki faşizmi salt ekonomik süreçlerin bir sonucu olarak değerlendirmiyoruz. Bu yanılgıya kapılmak, toplumsal aktörlerin rolünü ve faşizmin olağandışı bir devlet rejimi olma niteliğinin gözden kaçırılmasına neden olabilir. Siyaset Bilimci Mann’ın da vurguladığı gibi faşizmin toplumsal hayatı esir alan modernitenin içerisindeki en güçlü potansiyellerden biri olduğunu unutmamak gerekiyor. Mann’ın, “Faşistler modernitenin karanlık yüzünün bir parçasıydılar ve hâlâ öyleler” cümlesi meseleyi netliğe kavuşturmak açısından önemli.

Paradoksal ilişki

Ancak faşizmin modernite ile olan ilişkisinin bir hayli paradoksal olduğu da ortada. Romantik semboller ve mitik ögelerle donatılmış derme çatma, arkaik, etnosantrik ideolojik bütünüyle modernitenin kurum ve kurallarına saldıran faşizmin, bunu yaparken teknolojinin sağladığı imkânları da sonuna kadar tükettiğini görüyoruz. Örneğin, Alman İç İstihbarat Teşkilatı, ülkedeki faşistlerin on-line mecrada oldukça aktif olduklarını belirtiyor.

Avrupa ölçeğinde düşünürsek, faşizmin siyasal bir beden kazanabilmesi için teknolojik imkânlarla birlikte “şiddet” unsurunun da güçlü bir şekilde devreye sokulduğunu görüyoruz. Almanya’da geçenlerde istihbarat tarafından açıklanan bir raporda, bu yılın ilk 6 ayında tam 8 bin 600 ırkçı taciz ve saldırı girişimi yaşandığı bilgisi yer aldı. Nostaljik faşizmde olduğu gibi faşistlerin kitlelerini genişletebilmek ya da konsolide edebilmek adına sıklıkla şiddete başvurmaya başladıklarını söyleyebiliriz. Artan saldırılara bakılırsa –ki buna siyasi cinayetler de dâhil- şiddetin faşistler için kritik bir önemde olduğu açık bir şekilde ortada.

Burada en sorunlu alan ise devletlerin şiddet olaylarına karşı bir politika geliştiremiyor olması. Unutmamak gerekiyor ki devletlerin, faşistlerin paramiliter örgütleri aracılığıyla uyguladıkları saldırılara karşı tutum geliştirememesi ya da suskunlukları gizli bir desteğin ifadesi, bunu böyle yorumlamak gerekiyor.

Faşizm aniden gelmiyor ya da iktidarı “beklemediğimiz” bir anda ele geçirmiyor. Faşist partilerin iktidarı ele geçirmesi devletlerin faşistleşme sürecinden ayrı düşünülmemeli. Faşizmin demokratik seçimleri kullanarak monolitik bir blok olarak iktidarı gasp etmesi, bu ideolojinin varlığında vücut bulan vahşeti, çelişkileri ve şiddet sevdasını göz ardı etmemize neden olmamalı. Bu yüzden içerisinde yaşadığımız şu periyotu faşistleşme sürecinin bir parçası olarak düşünmemiz ve ele almamız gerekiyor. Bu, doğru yaklaşım ve önlemler geliştirmek için hayati derecede önem taşıyor.

Emekçileri saflara çekebilmek

Bana göre, faşizme karşı verilecek mücadelede atılması gereken en önemli adım, mevzileri terk eden emekçi sınıfını yeniden saflara katabilmek. Kapitalist üretim tarzı içerisinde bir üst aşama olan neoliberal uygulamalara boyun eğilmesiyle birlikte burjuvazi lehine evrilen üretim sürecinde pasifize edilen emekçilerin yeniden sürecin baş aktörü haline getirilmesi gerekiyor.

Emek sınıfı açısından işlerin bu dramatik safhaya gerilemesinde kuşkusuz en büyük pay sosyal demokratların. Avrupa’da adeta ölüm kalım mücadelesi veren sosyal demokratlar, neoliberalizme teslim olmalarının bedelini ödüyorlar. Israrla yürümeye devam ettikleri yol çıkmaz sokakta bitiyor. Karl Polanyi’nin, “kapitalizmin çifte hareket halinde olduğu yani bir tarafında emekçiler diğer tarafında ise sermayenin olduğu” görüşünden hareketle sosyal demokratlar için denklemin oldukça basit olduğunu ifade edebiliriz. Bunlar ya piyasa güçleri ile iş tutmaya devam ederek erimeyi sürdürecekler ya da yeniden emekçi sınıfının tarafına geçerek kitle partisine dönüşecekler. Üçüncü bir yol maalesef bulunmuyor. İçerisinde bulundukları siyasi türbülanstan çıkan ve emekçilerin kabul edebilecekleri bir çizgiye gelen sosyal demokratların faşizm ile mücadelede ana aktörlerden biri haline gelebileceğine inanıyorum.

Avrupa sathında zuhur eden faşist kıpırdanışları “sadece geçici bir heves, moda” olarak nitelendiren kesimler, şimdi neofaşist Salvini’nin AB’nin en önemli 3 ekonomik büyüklüğünden biri olan İtalya’da iktidarı tek başına ele geçirmek için yaptığı hamleleri ve cüreti çaresizlik içerisinde izliyorlar. Bu, AB ve kıta demokrasisi için oldukça trajik bir aşamaya işaret ediyor. Burada “tek başına iktidar” hedefi gerçekleşirse sadece İtalya ile sınırla kalmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Neofaşizmle birlikte “medeniyetin barbarlığa rücu ettiği” süreç yeniden üretiliyor. İtalya açıklarında gemilerde adeta ölüme terk edilen sığınmacılar bunun vitrini durumunda.

Bu arada, neofaşizm için “moda, heves” gibi kelimeler sarf edildiğini duyunca tüylerim diken diken oluyor. Bir de “zaten bu faşistler hep vardı” cümlesi var. Böyle tiplere yönelteceğin, “Almanya’da vardı da geçmişte Fransa’da, İngiltere’de ABD’de, Kanada’da, Yeni Zelanda’da, Filipinler’de, İtalya’da bu kadar neofaşist ya da bu derece palazlanmış neofaşist partiler var mıydı” sorusunun anlamsızlığı kaplıyor zihni bir anda. “Neonaziler sadece Almanya’da 6 ayda 9 bine yakın saldırı düzenlemiş, oluyor muydu daha önce böyle, sen ne modasından bahsediyorsun” demek bile gelmiyor içimden. Neofaşizme ilişkin bu pasif ve çaresizlik kokan cümleyi kuranlara meseleyi izah etmeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu bizzat yaşayarak öğrenenlerdenim.

Son olarak, Politik Bilimci Nicos Poulantzas’ın işaret ettiği gibi faşizm, “sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak” değil hissettire hissettire, hazmettire hazmettire geliyor.