Almanya seçimleriyle birlikte tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan Avrupa merkez solunun erime süreci, İsveç’teki seçimlerle teyit edilmiş oldu. Burada, “Aşırı sağ aldı yürüdü”,  “5-10 yıla kalmaz Avrupa siyaseti tümüyle ellerine geçer” türünden ağlamalı, sızlamalı bir metin kaleme almak istemiyorum. Zira o aşamanın çoktan geçildiğini düşünüyorum. Onlarca makalemizde vurguladığımız üzere merkez siyaset bugün aşırı sağı, tek boyutuyla yani salt ideolojik sınırlamalar içerisinde kalacak şekilde önemsemeden, değer atfetmeden yorumlamasının bedelini ödüyor.

Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler, içinde bulunulan periyotta artık daha farklı ve daha çetrefilli bir sorunsal ile karşı karşıya bulunuyor. Nedir bu? AB bünyesindeki ülkeler aşırı sağ perspektifinde ele alındığında iki ayrı kategoride değerlendirilebilir. Birinci kategoride, merkez siyasetin, kıta liberalizminin temel değerlerini reddeden siyasi partilerle hiçbir koşul altında koalisyona girmediği Almanya ve Hollanda gibi ülkeler yer alırken, ikinci kategoride bulunan Finlandiya, İtalya, Avusturya gibi ülkelerde ise merkez siyaset, “Belki kontrol altına alabiliriz” düşüncesiyle neofaşistleri koalisyonlara dâhil ediyor. Birinci kategoride bulunan ve birliğin dinamosu durumunda olan ülkeler açısından bu aşamada üzerinde en fazla kafa yorulması gereken soru, “Bundan sonrası için demokrasinin temel değerlerini bile görmezden gelen bu neofaşistlere yönelik dışlama politikası sürdürülecek mi yoksa bu partiler sisteme dâhil edilecek mi” olmalı diye düşünüyorum. Toplum dinamiklerini yakalayacak politika üretmekten aciz merkez siyaset için sanırım üçüncü bir yol bulunmuyor. Yani tam anlamıyla, “neofaşistleri sevelim mi dövelim mi” ikilemine sıkışmış bir merkez siyaset görüntüsü hâkim. Esasında faşist partilerin sisteme dâhil edildikleri ülkelerde ehlileştiklerine dair veriler oldukça zayıf. Daha ziyade yanlarındaki partiler zamanla bunlara benzemeye başlıyor.

Yukarıdaki sorumuzun yanıtını açmaya devam edelim. Avrupalı sosyal demokratların en önemli ortak noktaları bugünlerde ne söyleyeceklerini bilmemeleri ya da söyleyecek bir şeyleri olmaması. Merkez sağ partiler için de durum hemen hemen aynı diyebiliriz. Bu iki politik kesimin içerisinde bulunduğu koma halinin derinleşmesi nedeniyle açılan büyük gedikten sızan neofaşistler, esasında uzunca bir süredir merkez siyasetin neredeyse ana enstrümanı haline geldiler. Bu bağlamda, yaşlı kıtayı huzur ve mutluluk dolu günlerin beklediğine inanmak oldukça safça ve aldatıcı olacaktır.

İnsanların kapitalizm egemenliği altında yaşarken uzun süreler boyunca kendilerini güvende ya da korunaklı bir alanda hissetmeleri manipüle edilmiş bir yanılsamadan ibarettir. Esasında kapitalizm her uygulamasıyla faşizm için uygun alanlar yaratır ve sistemi buna hazırlar. İşte AB’de olduğu gibi. Çığırından çıkmış neoliberal politikaları dayatarak üye ülkelerde ekonomik ve politik sıkıntılar yaşanmasına neden olan AB’nin bu pozisyonuyla merkez siyasetin tıkanmasına, neofaşizmin yerleşmesine ve genişlemesine olanak sağladığını söylemek yanlış olmaz kanımca.

İsveç seçimleri bu savımızın ete kemiğe bürünmüş hali olarak ortada duruyor. Yıllarca sosyal demokrasinin kalesi olarak bilinen ancak 90’lı yıllardan itibaren kendisini neoliberal politikalara teslim eden İsveç’te manzara-i umumiyenin vaziyeti iç acıtıyor. Merkez siyaset gerilemiş, aşırı sağ patlamış… İsveç seçimleri bana göre gelecek yıl ilkbaharda yapılması planlanan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde yaşanacakların da habercisidir diğer boyutuyla. Eğer bir mucize olmazsa AP’deki aşırı sağcı bloğun tahminlerin de ötesinde genişleyeceği bugünden görülüyor.

Ütopyanın iflası

Tüm bu yaşananların ardından ne oldu peki? Revizyonist bakış açısıyla kapitalist sistem içerisinde sermaye ve emek güçlerinin bir arada, barış içerisinde yaşayabileceğini savlayan sosyal demokrat ütopya darmadağın oldu. Sermayedarlar her şeyin sahibi olurken emekçiler alın terlerini bile savunamaz duruma geldiler. Bunun sonucunda üzerinde yükseldikleri emekçi kitleyi yitiren sosyal demokratlar, bugün salt fiziki varlıklarından yol alan bir anlamsızlığın içerisinde savruluyorlar. Neoliberal politikalar eşliğinde emekçilere ekstra pazarlık gücü sunan koruma mekanizmalarına tecavüz edilirken ses çıkarmayan sosyal demokratların elinde, kent merkezlerinde düzenledikleri çalgılı çengili, yemekli kermeslerden başka bir şey kalmadı. Bir önceki seçimlerde İsveç Muhafazakâr Partisi’nin gazetelere verdiği ilanlarda kendisini, “yeni işçi partisi” diye lanse etmesi bu durumun açıklayıcı bir örneği sanırım.

Muhafazakârlar için yakın, orta ya da uzak vadede bir sorun görünmüyor. Bir gecede faşist oluverirler, sorun çözülür onlar için. Zaten faşistlerle el ele, gönül gönüle çalışmalarını sürdürüyorlar. Almanya’da buna yakından tanık oluyoruz. Mesele, “merkez sol kendisini nasıl toparlayacak” sorusunda kilitleniyor. Sosyal demokratlar neredeyse aşırı sağa ya da muhafazakârlara kaptırdıkları işçi sınıfı için bir an önce mücadele etmeye başlamalı. Bu mücadelede silah olarak emeği ve emekçiyi önceleyen gerçek sol politikalar kullanılmalı.

Avrupa’da sosyal demokrasi, neoliberalizmin basit bir enstrümanı haline gelmeyi kabul ettiğinden bu yana günden güne zaten eriyor, yok oluyor, anlamını yitiriyor. Sosyal demokratlara çağrıda bulunuyorum, gelin, yoksullaştırılan ve sermaye sınıfının insafına terk edilen emekçiler için son bir kez yumruklarınızı sıkın ve mücadeleye başlayın. Yok olacaksanız da böyle, şanınızla, namusunuzla yok olun.