Ayasofya Müzesi’nin ibadete açılmasına yönelik Avrupa kamuoyundan tepkiler gelmeye devam ediyor. Siz birkaç gündür sürekli tekrarlanan ve artık klasikleşen tepkileri zaten biliyorsunuz. Pek çok Avrupalı politikacı, “içeride sıkışan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya kozunu oynayarak milliyetçi ve muhafazakâr kesime ‘yanımızdan ayrılmayın’ mesajı veriyor” iddiasında bulundu.

Avrupa medyası da bu konuda politikacılarla hem fikir. Ayasofya’ya ilişkin yazılan makalelerin neredeyse tümünde “uygulamanın bir siyasi hamle olduğu” ısrarla vurgulanıyor.

Peki, 3 milyonu aşkın Türkiye kökenli insanın yaşadığı Almanya’da neler oluyor? Alman kamuoyu meseleyi nasıl ele aldı? Buna biraz bakmak gerekiyor.

Almanya ölçeğinde çok önemsediğim bir açıklamayı sizinle burada paylaşacağım. Bu açıklama, Tehdit Altındaki Halklar  Derneği’nden geldi ama önce Almanya Protestan Kilisesi Konseyi Başkanı Heinrich Bedford-Strohm ne demiş ona bir bakalım. Strohm, Ayasofya meselesini sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklamayla değerlendirdi. Ayasofya’nın Hristiyanlığın kutsal mabedi olduğuna dikkati çeken Strohm, “Bu kararın tekrar gözden geçirilmesini istiyoruz. Yanlışta ısrar edilmesin” dedi.

Strohm’a göre daha sert bir açıklama yapan Federal Hükümet Din Özgürlüğü Komiseri Markus Gürbel ise Türkiye’nin, Avrupa’dan ve diğer dinlere saygıdan uzaklaştığını söyledi. Bakın bu cümledeki “Avrupa” vurgusu önemli. 2 günden bu yana Avrupa medyasında konuya ilişkin yer alan yorum yazıları ya da röportajların tamamında ortak vurgu, “Türkiye’nin artık Avrupa Birliği ile işi bitti” oldu. Almanya’da, Fransa’da ya da İngiltere’de insanlar, Ayasofya meselesini “din” ya da “ibadet” eksenlerinden ziyade laiklik zemininde ele alıyor. “Müzenin camiye dönüştürülmesini Türkiye’deki laik sistemin İslami yapıyla değiştirilmesinin aşamalarından biri” olarak görüyorlar. Yine birkaç gündür Avrupa gazeteleri eskiden mesafeli durdukları “İslamcı” ifadesini Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da hükümeti için bol bol kullanıyorlar.

Alman medyasında en çok rastladığımız haberlerden biri de. Yunanistan Kültür Bakanı Lina Mendoni’nin açıklaması oldu. Mendoni’nin “Ayasofya’nın dönüşümü tüm dünyaya karşı açık bir provokasyondur” ifadesi çok sayıda gazetenin politika sütunlarında kendine yer buldu ve sosyal medyada binlerce etkileşim aldı.

Alman gazetecilerin en fazla üzerinde durdukları konulardan biri muhalefetin “pasif” tutumu oldu. Örneğin, Frankfurter Allgemeine Zeitung’ta yer alan bir makalede, “Türkiye’de bu projeye karşı çok az direnç var. Kendisini Atatürk’ün varisi olarak gören en büyük muhalefet partisi CHP hiç direnmiyor” ifadesi yer aldı.

GELELİM ASIL MESELEYE…

Yukarıda sözünü ettiğim Tehdit Altındaki Halklar Derneği’nin açıklamasına bakalım şimdi. Aslında gözden kaçan ya da çok da dikkate alınmayan bu açıklama, Avrupa toplumlarının Ayasofya meselesinde, kıtada yaşayan Müslümanlardan neler beklediklerini yansıtması açısından çok önemli. Bu dernek, dünyanın dört bir yanında sayıları giderek azalan topluluklar ya da kültürlerini korumakta zorlanan azınlıklara ilişkin çalışmalar yürütüyor. Derneğin, Ayasofya’ya ilişkin “Eski kilise cami olamaz” başlıklı açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Tehdit Altındaki Halklar Derneği, Almanya’daki cami topluluklarını Türkiye’deki Hristiyan inananlar ile dayanışmalarını ifade etmeye çağırıyor. Köln-Ehrenfeld’deki büyük DİTİB camisi ve diğer İslami topluluklar, 482 saat boyunca camilerinde haç asarak dayanışmalarını ifade etsinler. 482 saat, eski Konstantinopolis’teki Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı 482 yılı sembolize ediyor. DİTİB başta olmak üzere tüm Müslüman derneklerinin de Ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürülmesini protesto etmeleri gerekiyor.”

Önemli detaylar içeren bir açıklama. Anladığım kadarıyla dernek Müslümanlara yönelik olarak mealen, “Burada yiyor, içiyorsunuz. İbadetlerinizi özgürce yapıyorsunuz. O zaman simgesel değeri büyük olan bir Hristiyan mabedinin camiye dönüştürülmesini protesto etmek zorundasınız” demiş. İkincisi, açıklamanın orijinal metninde “Konstantinopel” yani İstanbul değil de Konstantinopolis adı kullanılmış. Bu, Alman kamuoyu dilinde çok rastlanan bir şey değil. Üçüncüsü Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) özellikle fokus yapılmış ve Köln’de 2 yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılan camiye de “haç taksın” diye yine özellikle atıfta bulunulmuş.

“AÇIK HEDEF HALİNE GELİYORUZ”

Açıklamada sağa sola serpiştirilmiş detaylar bir araya getirilince Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinin Avrupa’da yaşayan İslam toplumu için bir bedeli olacağını söyleyebiliriz. Birkaç gündür Alman dostlarımızla da konuşuyoruz, inanın bana birçoğu açıklamada yer alan duyguları aynen dile getiriyor. Almanya’da yaşayan duyarlı Türkiye kökenli insanlar aşırı sağcı saldırıların daha da artacağından ve Alman toplumunun eskisi kadar kendilerine destek olmayacağından endişe ediyor. Birçoğu AKP hükümetiyle birlikte Türkiye’ye karşı yükselen tepkinin Ayasofya ile zirve yapacağından ve yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğimiz Tehdit Altındaki Halklar Derneği gibi sivil toplum örgütlerinin de kendilerine sırtlarını döneceğinden korkuyorlar. Ortada yalın bir gerçek var, demokrasiye inanan Almanların desteği olmadan azınlıkların bu ülkede yaşamlarını sürdürmeleri oldukça zor olur.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir dernek yöneticisi sohbetimizde, “Hükümetin iç politika hamlelerinin Avrupa’daki Türkiye kökenli vatandaşlara sevgi, saygı ve huzur olarak geri dönmediği çok açık bir şekilde ortada. Bizden her geçen gün daha fazla nefret ediyorlar ve bunu engelleyebilmek adına yapabileceğimiz hiçbir şey yok” dedi. Dernek yöneticisi, “Geçenlerde bir Alman arkadaşım bu Ayasofya ile ilgili olarak, ‘Cumhurbaşkanınız bize Nazi diyordu. Gördün mü Nazi’nin kim olduğunu’ deyince gerçekten çok üzüldüm” diye konuştu.

Bu tip sıkıntıların giderek atacağına dair şüphe yok. Almanya zaten gündelik ırkçılığın haddinden fazla yaşandığı bir ülke haline geldi. Daha geçen gün açıklanan iç istihbarat raporları Neonazi kaynaklı ırkçı saldırılarda patlama yaşandığını ortaya koydu. Özellikle Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin, ülkedeki iç politika hamlelerinin ardından giderek artan bir şekilde “açık hedef” haline gelmeleri korkuyu büyütüyor ve en kötüsü de bu politik hamlelerin neofaşistlerin göçmen kökenlilere yönelik saldırılarının, Alman toplumunun zihinlerinde meşrulaşmasında etkili olduğu görülüyor.

Ezcümle dünyanın bu derece globalize olduğu, bir “tık”la ekvatorun çevresinde tur atabildiğiniz bir dönemde iç politikanın hâlâ “iç” olduğuna inanmak mıdır en büyük hata acaba?