Avrupa’da bulunan, tüm politikasını nefret ve ötekileştirme üzerine oturtan bağnaz neofaşist partilerin en büyüklerinden olan Almanya için Alternatif (AfD) adlı parti hızla oy kaybediyor.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in mültecilere kapıları açtığı 2015 yılından bu yana engellenemez bir şekilde büyüyen ırkçı/neofaşist AfD’nin oylarında, son anketlere göre 5 puana yakın bir erime yaşandığı görülüyor.

Peki, girdiği her seçimden oyunu artırarak çıkan faşist parti niçin kan kaybetmeye başladı? Sebeplerden biri, AfD’nin çok sevdiği “düşmanı”, puan kazanmak için mülteciler üzerinden epeyce hırpaladığı Angela Merkel’in CDU Genel Başkanlığı’ndan çekilmesi. Merkel, her ağzını açtığında “ülkeye mülteci doldurdun” diye bağıran AfD’liler, şu anda kime muhalefet yapacaklarını bilemez durumdalar. Genel Başkan değişikliğinin ardından, Hristiyan Birlik’i oluşturan CDU ve CSU arasında başlayan mülteci kavgası da sona ermiş görünüyor. Birliği, aralarındaki kavganın faşist partiyi büyüttüğünü gören liderler yönetiyor. Birlik partilerinin yöneticileri her platformda, aralarında geliştirdikleri yeni uyumu anlatıyorlar. Öyle ki önceki anketlerde oy oranı yüzde 25 seviyesinde seyreden Hristiyan Birlik’in, son anketlerde yüzde 30’a kadar tırmandığını görüyoruz. Görülen o ki birlik, kavga döneminde faşist partiye kaptırdığı seçmenlerini geri alıyor.

Bir diğer neden ve bence en önemlisi mülteciler artık ülkede baskın tema değil. Kısıtlayıcı önlemler oldukça etkili oldu ve ülkede mülteci sayısı azalmaya başlarken, yenileri de gelmiyor. Bununla birlikte, Almanlar geçen yıl Chemnitz kentinde yaşanan ırkçı ayaklanma ile birlikte bir diğer gerçekle yüz yüze geldiler. Ayaklanma sırasında, Neonazilerin sokaklarda göçmenlere düzenledikleri saldırıların görüntülerinin yer aldığı videolar, sosyal medya hesaplarından paylaşılınca işin rengi bir hayli değişti. Almanlar, torun Neonazilerin, 30’larda yaşayan Nazi dedelerinden vahşilikte ve faşistlikte aşağı kalır bir yanlarının olmadığını gördüler. Sanırım, faşist partiye sırf mültecilerle duyduğu tepki nedeniyle oy veren Almanlar, yaptıkları hatanın büyüklüğünü fark ettiler.

Dünyaya plütokrasi dayatan neoliberalizm ile sorunlu demokrasilerin gayrimeşru çocuğu olan neofaşist partiler, insanlığın medeniyet adına bugüne kadar biriktirdiği ne varsa yok etmek üzere dizayn edildiler. Faşist partiler, neoliberalist ideolojiyi, yüksek sermaye birikimi sağlamak adına üretim sürecinde emeğin en vahşi yöntemlerle sömürülmesi hedefine ulaştırabilecek önemli politik enstrümanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Gelinen süreçte yükselen faşist dalgaya teslim olan sosyal demokratların boşalttığı alanları yine faşist partilerin dolduruyor ve emekçilerden oy alıyor olması kuvvetli bir kriz olarak kendini gösteriyor. İşçilerin, çalışma yaşamında ortaya çıkan tıkanıklıkları emek düşmanı faşist partilerin aşabileceğine inanmaları ise başlı başına bir problem olarak beliriyor. Marksist sosyal kuramcı David Harvey, “Bütün baskı girişimlerine rağmen, insanlar sadece neoliberalizmde değil aynı zamanda kapitalizm ile ilgili de yanlış bir şeyler olduğunu görüyorlar” diyor. İşte faşist partiler bu yanlış şeylerin en başında yer alıyor. İnsanların artık neoliberalizmin kendilerine dincilik ve faşizm dayatmasına izin vermemesi gerekiyor. Ne diyor büyük devrimci Che Guevara, “Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir.”

Başarılı entegrasyon uygulamaları

Tüm bunların yanı sıra, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), göçmenlerin Almanya’ya uyumunda önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladı. Berlin’de tanıtılan ilgili raporda, göçmenlerin eğitimi ve çalışma hayatına kazandırılmasında sağlanan ilerlemeye dikkat çekildi. Ayrıca, dil okulları ya da sosyal yardım merkezleri önündeki mülteci kaynaklı yığılmalar da sona erdi. Tüm bu göstergeleri dikkate alan Alman idareciler, bana göre büyük bir sabır ve özenle uygulanan, “entegrasyon programı”nın başarıya ulaşmak üzere olduğunu söylüyorlar.

Topluma sadece nefret enjekte ederek ayakta kalmaya çalışan, Almanya’nın aslında bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğini perdelemek isteyen faşist parti AfD’nin bu süreçte politikasızlık kıskacı içerisinde eridiğini görüyoruz. Parti, yüzde 15’ten yüzde 10’a düşen oy oranıyla birlikte marjinal bir siyasi fenomen olma yolunda hızla ilerliyor.

Bununla birlikte, Alman demokrasisi için gelişen bu olumlu süreçte, literalist ve püriten İslam’a dönüş çağrısı yapan, terör eğilimli kriminalize fundamentalist İslamcı gruplara da dikkat edilmesi önemli. Aşırı sağcılar ve radikal İslamcıların birbirlerinin varlıklarından beslendikleri unutulmamalı. Alman devletinin, terör eğilimli fundamentalist İslamcılara yönelik çalışmalarını da titizlikle sürdürmesi gerekiyor.