Baskın sınıflar, boyun eğenlerin de izniyle rıza mekanizmasını örgütlerken çeşitli üst normlar belirliyorlar. Bu “üst normallerin” bir araya gelerek oluşturduğu makro sonuca Hegemonya diyelim. Hegemonya sermaye sınıfının lehine sonuçlar doğuruyorsa ortaya kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu bir toplumsal sonuç çıkıyor. O halde sosyalistler açısından her ne olursa olsun son tahlilde kapitalist hegemonya, karşı çıkılması gereken bir heyuladır. Bu önerme yerli yerinde dursun fakat kapitalist hegemonyalar da kendi içlerinde ayrışmıyorlar mı? Asıl ve kritik soru; sosyalistler kapitalist olan her hegemonyaya eşit mesafede mi dururlar? Soruyu Türkiye’ye has bir tartışma konusu ile güncelleyelim. Erdoğan ile Mustafa Kemal arasında kalan bir sosyalist eğilim tarafsız mı kalmalıdır? Bu soruya verdiğimiz cevap 2018’deki seçim tavrını da belirliyor. Devam edelim…

Hegemonya sahibi olmanın belli gerekleri bulunuyor. Bunun başında halkın rızasını tesis etmek için gereken zor aygıtı (asker-polis-istihbarat), zor aygıtına ihtiyaç duyulmamasını sağlayan ideolojik aygıtlar (aile, kültür sanat, spor, medya, din vb…) ve tüm bu ideolojilerin toplumsallaşmasını ve normalleşmesini sağlayan organik aydınlar geliyor. Zor aygıtının, ideolojik aygıtların ve organik aydınların konumlanışı hegemonyaya ilişkin fikir veriyor. modern ideolojilerin ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana gelirken Türkiye’de 2 tip ideolojinin hegemonya denecek kadar büyüyebildiğini gördük.

Bunlardan ilki; Jön Türkler ile ana rahmine düşen ve 1908 devrimi ile hegemonyasını tesis eden aydınlanmacı hegemonya. Aygıtlarını mutlak monarşinin ve dinsel dogmatizm karşısına koyan ancak paranın tahakkümüne karşı pozisyon almayan cumhuriyetin kurulmasıyla beraber gücünü tahkim etmiş bir hegemonya.

Bunlardan bir diğeri ise, aydınlanmacı hegemonyanın karşısında konumlanan 2. Abdülhamit ile gücünü tesis eden ancak 1908 devrimi ile beraber komaya giren paranın tahakkümüne karşı çıkmadığı gibi mutlak monarşinin veya dinin tahakkümüne karşı da herhangi bir pozisyon almayan İslamcı hegemonya… (100 yıllık reklam arasını buradan okumak gerekir.)

İslamcı ve aydınlanmacı hegemonya birbirinden kalın çizgiler ile ayrılır. Bu ikili ayrımda gri alanlar belirsizleşir. Düzenin özneleri açısından merkezde durmak bir hayalden ibarettir.

Peki sosyalistler? Şimdi bu iki hegemonya’ya da sermaye sınıfının lehine sonuçlar doğuruyor diye aynı uzaklıkta mı duracaklar? Elbette hayır! Bunun da ötesinde bu hegemonyanın haricinde oldukları yalanını reddedecekler, bilimin söylediğini yapacaklar ve aydınlanmacı hegemonyanın bir öznesi olduklarını kabul edecekler. Çünkü sosyalizm fikri nereden tutarsanız tutun aydınlanmacı modern (post modern olmayan) bir fikirdir. Bir farkla ; Aydınlanmacı kapitalistlerin aksine sosyalistler paranın tahakkümüne de karşı çıkarlar. Ayrıca paranın tahakkümüne karşı çıkmak için gereken tohum ancak mutlak monarşinin ve dinin tahakkümünün olmadığı bir tarlada yetişecektir.

Bu tarlada yeşerdiğimiz çoğaldığımız günlerde filizlerimizin söylediklerine bakalım;

– 1. THKO davası’ndan

“Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren ve onu dize getiren ülkedir. Bütün ezilen uluslara ışık tutan ve Kurtuluş Bayrağını dalgalandıran Türkiye Halkı, bundan 50 yıl önce görevini yapmıştır… Ulusumuz, Amerikan emperyalizminin sömürüsü altında ezilmektedir. Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüz binlerin onurları ve cesetleri üzerinde yabancı pençesi cirit atmaktadır…. Kurtuluş savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun…”

– THKP- C davası’nda Mahir Çayan

“Dünyanın ilk zaferle biten Halk Savaşını sürdüren Kuvayi Milliye’nin yönetici kadrosu sosyalist değildi, ama sapına kadar devrimciydi.”

Mahir’in savunmasının devamı bugünlere ders niteliğinde ve acı…

“Hayat bunun tersinin de geçerli olduğunu söylemektedir. 20. yüzyıl devrimci pratiği, sosyalist olmayan devrimcileri kaydettiği gibi, tüzük ve programlarında Marksist-Leninist yazan pek çok örgütün ve de mensuplarının devrimci olmadıklarını da belirtmektedir.”

– Yine Mahir Çayan toplu yazılardan…

“Kemalizm, emperyalizmin boyunduruğu altındaki bir ülkede doğu halklarının milli kurtuluş bayraklarını yükselten, emperyalizmi yenerek milli kurtuluş savaşlarını açan bir küçük- burjuva milliyetçiliğidir” devamında onlarca argüman bulabilmek mümkün. Ama dert hasıl olmuştur diye ümit ediyorum. Pek tabii sosyalistler Kemalist değildir. Ancak Mustafa Kemal ile Erdoğan arasında ya da Aydınlanmacı hegemonya ile İslamcı hegemonya arasında tarafsız kalacak kadar apolitik de değildir. (ya da olmamalıdır)

Meselemizin normalini bu şekilde beyan etmiş olduk. Sosyalist konumlanışın nerenin yanında durduğu nerenin karşısında durduğu açıktır. Yoksa kendine Marksist-Leninist demek ile devrimci olmak arasında fark olduğunu Mahir de söylüyor.

Şimdi bu genel durumun konum alan öznelerine odaklanalım…

Bir tarafta İslamcı hegemonya ve onun özneleri AKP-MHP-BBP ittifakı var. Bir tarafta ise bu hegemonyanın karşısında duran iktidar olma iddiası taşıyan CHP- İYİP – DP- SP ittifakı ile iktidar olma iddiası olmamakla birlikte bölgesel bir güç olan HDP* var.

Burada sosyalist sol açısından bir strateji ve taktik tartışması devreye giriyor. Bu tartışma için cevaplanması gereken temel soru “Sosyalistlerin ülke çapında iktidar perspektifinin bulunması gerekiyor mu?”

Cevap tabii ki evet. O halde ülke çapında iktidar olma alternatifi olmayan Kürt hareketi ile kurduğu temasta bağımsız bir özne gibi davranması şart. Yani Türkiye’yi yönetme iddiası olanlar Kürt halkının taleplerini ciddiye almalıdır. Bu kadar. Nokta… Bu ilişkiye daha fazla anlam yüklemenin sosyalistleri getirdiği durum daha fazla irdelenmeye değmeyecek kadar açıktır.

Soruyu yenileyelim; “Sosyalistlerin ülke çapında iktidar perspektifinin bulunması gerekiyor mu?”

Cevap tabii ki evet. Peki bulunuyor mu? Cevap tabii ki hayır. Bu durum sosyalist solu apolitikleştiriyor, kadro yapısının ciddiyetini bozuyor ve gücünü tüketiyor. O halde bu yazdıklarımızın ışığında bir hat çizmemiz gerekiyor.

Stratejik hedefimiz Türkiye’de aydınlanmacı hegemonya’nın yeniden tesis edilmesidir. Bizim tohumlarımız bu tarlada filizlenebilir. Bu stratejik hedefin gerçekleşmesi için İslamcı hegemonyanın ve onun özneleri Erdoğan liderliğindeki AKP-MHP-BBP ittifakının geriletilmesi şart. Bu hattın geriletilmesi için bu hattın karşısında bu hegemonik güç ile derdi olan tüm özneler tercih edilebilir. Yani mevcut özneler içinde Erdoğan’ın karşısında 2. turda oy verilmeyecek bir tercih yoktur. Çünkü Erdoğan ve etrafındaki mevcut güç konsolidasyonu geri dönüşü onlarca yıl alacak bir hegemonya tesisinin arifesindedir. Durdurulması elzemdir.
Tam da burada CHP ile sosyalistlerin ilişkisi üzerine kısaca durmakta fayda var. CHP güncel krizlerini bir tarafa koymakla beraber aydınlanmacı hegemonyanın Türkiye’deki yegane öznesi olarak sosyalist kadroların tecrübesine ve birikimine ihtiyaç duymaktadır. Sosyalistler bu ihtiyaca cevap vermeyerek kendi sokaklarındaki girdaplarla oyalanmaya devam ederse kaybeden sadece sosyalistler değil, mücadelemiz olacaktır.

Askerlik kanunu karşıdan gelen taarruzda cephenizin aldığı yaraya eşdeğer bir geri çekilme zorunludur der. Aksi halde cepheniz ikiye ayrılarak bozguna uğrarsınız. Günümüzün devrimci görevi önce mevzimizi korumak ve gelecekteki taarruzumuz için güç biriktirmektir. Bu sebeple CHP’ye dışarıdan bir ağızla akıl vermeye kalkmak, örneğin CHP şunu yapmalıydı ama yapmadı işte görüyor musunuz demek, CHP’yi bir özne olarak kabul ederken bir yandan da kendini bir nesne olarak tanımlamaktan öte bir anlam ifade etmez. CHP salt bir burjuva partisi ve siz de bu partinin dışında bu partinin fikirleriyle mücadele eden öznelerseniz CHP’nin neden sizin işinize yarayan hamleler yapmasını bekliyorsunuz. Yok CHP bir düzen partisi olmakla beraber işbirliği yapılması gereken günlerden geçiyorsak, CHP’nin yapmadığı ne yapıyorsunuz?

Doğrudan ve hızlıca tespitimize devam edelim…

Sosyalist solun bu topraklardaki yaklaşık 100 yıllık birikimi yeni bir safhayı çağırıyor. Daha önce bu 100 yıllık birikimde çok keskin kopuşlara şahit olduk. Nasıl ki 1920 ile 1960 lar arasındaki “gizli TKP” dönemi 60’larda FKF-Dev Genç’e kırıldıysa, bugün de benzer bir kırılmanın eşiğinde değil miyiz? 1960’lar ile ana rahmine düşen bu yeni veya genç sosyalist kardeşimiz günümüzde toprağa verilmeyi bekliyor. Acı olan o ki tabuta son çiviyi çakıp bu cenazeyi kaldırma iradesi henüz oluşmadı.

Önceki dönemler birbirinden hem solun hareket ediş biçimi (eylem, aksiyon vb…) hem de örgütlenme deneyimleri ile düşünüldüğünde yapısal olarak ayrılıyordu. 1920-60 arası sokak deneyimi olmayan bir kadro hareketi 1960’lar ile sokağa, mahallelere kentlere nüfuz etmişti. Bu durumun sebepleri ile ilgili bir çok makale mevcut. Ancak konumuz farklı. Konumuz bu boyutta bir farklılaşmanın bugün de gerçekleşmek zorunda olduğu… Nasıl sorusunu sorup cevaplarını tartışmak bizleri ileriye taşır.

Hepimize kolay gelsin…

* (Burada HDP pozisyonu diğerlerinin tümünden ayrılarak bir bölgesel hegemonya iddiasında. Merkez gücünü Ortadoğu’da mevzileyen ancak Türkiye çapında hegemonya olma iddiası dahi olmayan ancak Türkiye’deki bu iki temel hegemonyaya karşı talepleri olan “bölgesel” bir hegemonya… Dolayısıyla aydınlanmacı ve İslamcı hegemonya çatışmasında bir özneden ziyade işlevsel bir nesneden öte değil. Taktiksel olarak parlamentoda barajı geçmeleri veya Demirtaş’ın yüksek oy alması gerektiğinden bağımsız olarak Kürt Hareketi’nin talepleri veya konumlanışı sosyalistlerin bir hegemonya olma iddiası taşımadığı günümüzde belirleyici değildir. Eğer Türkiye çapında makro düzeyde bir hegemonya kurma iddiasında olan ancak bu hedefe henüz uzakta olan sosyalistler kısa vadeli hedeflerini Kürt Hareketi üzerinden konumlamaya devam ederlerse geçmiş 15 yılda olduğu gibi apolitikleşmeye devam edecek ve tabutuna son çivinin çakılması hız kazanacaktır. Bu konu uzunca ve başka bir yazının konusu olabilir.)