Türkiye mart ayından bu yana dolardaki hızlı değer artışının yarattığı tedirginlik içerisinde. Son olarak dolar/tl kurunun 5.55’i görmesiyle beraber Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama da gündeme bomba gibi düştü. Manşete taşınan sözleriyle diyor ki,
“onların dolarları varsa bizim halkımız, hakkımız, Allahı’mız var”

Türkiye bir çok ekonomik kriz yaşadığı gibi bu krizlerden öyle ya da böyle çıkmasını da bildi. 1958 krizinden tutun da 70 devalüasyonuna, 94 krizinden tutun da 1999-2001 krizine kadar hiç bir krizde Türkiye küresel ekonomik sisteme sırtını dönerek çıkmadı. Başka bir ifade ile 1946 ile başlayan Türkiye’nin emperyalizmle kurduğu sömürgeci-sömürge ilişkisi krizlerin üstesinden gelmesinde aparat rolü üstlendi.

– 1958 krizi çok ciddi bir devalüasyon ve ardından moratoryum getirdi. 1961’de IMF ile ilk stand by anlaşması imzalandı.
– 94 krizi 5 nisan kararlarını, IMF reformlarını ve özelleştirmeleri getirdi.
– 1999 krizi 17. stand-by anlaşmasını ve Enflasyonu düşürme programını getirdi.
– 2001 krizi ise Kemal Derviş’i ve Güçlü ekonomiye geçiş programını getirdi.

Öte yandan 1974 Kıbrıs Harekatı ardından ABD ile yaşanan ambargo geriliminde dahi Türkiye resmen yaptırım uygulanan bir ülke olmadığı gibi IMF anlaşmalarını ve Batı Bloğunun gerektirdiklerini devam ettirdi.

Bu tarihsel süreç aynen devam ettirildiğinde ve AKP’nin emperyalizm ile kurduğu pragmatist ilişki de düşünüldüğünde AKP’nin de (artık Erdoğan desek yeterlidir) yaklaşan bir finansal krizin çözümünde IMF ile masaya oturacağını öngörmek hiç de zor olmasa gerek. Dahası küresel ekonomik sistem içinde kalarak muhtemel bir finansal krizden kurtulmanın IMF programı dışında bir alternatifi de bulunmuyor. Zira kur artışı yüzünden batan şirketlerin bankalara olan borcunun ödenememesi bankacılık sektörüne sıçrayabilecek bir risk yaratıyor. Böylesi bir finansal krizin önüne geçmek içinse IMF desteği bankacılık sektörü için elzem hale geliyor.

Ancak Erdoğan’ın açıklamaları düşündürücü…

Her ne kadar önceki krizlerden küresel ekonomik sistemin içinde kalarak çıkmış olsak da önceki krizlerin hiç birinde kendisine kurucu iktidar rolü biçen bir iktidar tarafından yönetilmiyorduk. AKP ve Erdoğan Türkiye’nin önüne çıkan tüm krizleri kendi iktidarını pekiştirmek adına ustaca kullandı. İktidarını pekiştirdikçe rejimi değiştirmek için daha da güç kazandı. Gezi eylemleri, 17-25 aralık süreci, 15 Temmuz darbe girişimi gibi ciddi politik krizlerin hepsinde Erdoğan’ın temel taktiği zerre kadar taviz vermeden bu krizleri fırsata çevirmek oldu. Bu süreç sonundaki güç birikmesi ise AKP’yi bir restorasyon partisi yapmanın da ötesine geçirerek bir kurucu iktidar yörüngesine soktu. Muhtemel finansal kriz neden bu yörüngeden bir sapma yaşatsın?

Erdoğan’ın dolardaki sert yükselmeye ilk elden “onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” açıklaması meseleyi ekonomik sorun olarak değil de bir milli güvenlik sorunu olarak gördüğünü kanıtlıyor. Türkiye’nin geçmişte yaşadığı her kriz, ekonomik temelli düşünülmüş ve ekonomik tedbirlerle bertaraf edilmişti. Ancak olası 2018-2019 finansal krizi devletin en tepesi tarafından bir güvenlik sorunu olarak görülüyor. Üstelik bu güvenlik sorununun uluslararası mali sistemden kaynaklandığı düşünülüyor.

Geçmişteki krizlerden farklı olarak önümüzdeki muhtemel finansal kriz yalnızca Erdoğan tarafından değil Erdoğan’ın tabanı tarafından da bir güvenlik sorunu olarak kodlanıyor. Metropoll Araştırmanın Mayıs 2018’de yaptığı bir araştırmada dolardaki artışın sebebi soruluyor ve deneklerin %42,1’i sebebin “dış güçlerin Türkiye üzerindeki oyunları” olduğunu söylüyor. 1 Kasımda AKP’ye oy veren seçmenler arasında bu oran %58.5… Rahip Brunson Vakası düşünüldüğünde bu oranın arttığını tahmin etmek zor olmaz.

Finansal kriz bir güvenlik sorunu olarak kodlanırsa, ekonomik tedbirlerin hepsi en radikal biçimde bir milli güvenlik meselesine dönüşür ki, bu açık faşizme geçiştir…

Sermaye kontrollerinin doğrudan iktidar eliyle dizayn edildiği, sektörel tekeller yaratılarak piyasaya bu tekellerin dayatıldığı, rekabet kurallarının hiçe sayıldığı, enflasyon ve işsizlik baskısı altındaki yoksullara devletin zor aygıtının gösterildiği, yoksul halk kitlelerinin devlet için yaşatıldığı, muhalefetin tümden ezildiği, bu esnada rejimin tüm ilerici unsurlarının tasfiye edildiği kısaca kapitalizmin halka zorla dayatıldığı bir rejim…

Erdoğan’ın kamu yönetimindeki, yasama ve yargıdaki bununla beraber medya tekelleri üzerindeki gücü düşünüldüğünde böyle bir seçenek opsiyoneldir. Yani Erdoğan’ın bu seçeneği tercih edip etmeme meselesidir.

Sosyalistlerin demokratik siyasette bir özne olamadığı, sosyal demokratların kendi iç krizleriyle uğraştığı, merkez sağın tasfiye olduğu, kısacası muhalefetin olmadığı bir konjonktürde bu seçeneğin tüm nesnel koşulları oluşmuştur…

Yani IMF dışında, bir ihtimal daha var…